Gazetecilikte yazdıkça bilgi gelir, bu iş böyledir... O kadar uzun zamandır gerçek gazetecilik yapılmıyor ki Türk basınında; millet “haber”in ne olduğunu unuttu gitti...
Haber diye önümüze konulan şeyler “bilinçli olarak sızdırılıp, tüketime sokulan mamuller...”
İyi bir gazeteci; “Sızdırılan gündemlerin peşinde koşmaz... Kendi önemsediği gündemin gizli gerçeklerini bulup haberleştirmeye çalışır...”
Zamanında haber merkezinde en yüksek maaşları “iyi haber getiren muhabir ile en farklı görüntüleri getiren kameramanlara” öderdim...
Gazetelerde editörlükten gelenler gönül koyarlardı bana:
- “Reha Bey, sizin sisteminiz gazetelerle hiç uyumlu değil... Gazetelerde editörler, müdürler; muhabirlerden çok daha fazla maaş alırlar... Siz muhabirleri ve kameramanları kayırıyorsunuz...”
Çalıştığım televizyon kanalının insan kaynakları müdiresini de “ayarlamıştı” bazı uyanıklar;
Müdire zaman zaman gelip bana sorardı;
- “Reha Bey... Bizim kanaldaki sistemimizde, düz muhabirlikten editörlüğe, müdürlüğe çıktıkça maaşlar artıyor... Sizin haber merkezinde bir sürü düz muhabir; editör ve müdürden daha çok maaş alıyor... Burada bir sakat yok mu?..”
- “Hayır yok...” derdim...
- “O editörlerden bazılarını her yerde bulabilirim... Ama o düz muhabir dediğin bazılarını, kırk yıl arasam bulamam... Onların getirdiği tek bir haber, tek bir görüntü, bütün bir haber bültenini kurtarır... Bazen bir ayı... Bazen de haber merkezinin prestijini... Haber bülteni demek haber demektir... Haber demek ise, özel haber ve görüntü...
Sen televizyonun insan kaynaklarını yönetmeye devam et...
Haber merkezinin insan kaynakları ezberle olmaz...
‘Gazetecilik’ esastır...”
Anlar mıydı bu sözlerimi bilmiyorum...
Pek heyecanlanmazdı sözlerimden...
Muhtemeldir ki; “bazı elemanlara torpil geçtiğimi” zannederdi...
Oysa yıllar sonra Can Dündar biraz da kinayeli bir ifadeyle benim durumumu anlatmıştı;
- “Konu haberse bir arkadaşımız babası gelse tanımayacağını söylerdi...” demişti benim için...
Serzenişte bulunurcasına; kendisinin böyle olmadığını müjdelercesine! söyleyivermişti bu sözleri...
Can’ın serzenişte bulunup, aksini kendisi için müjdelediği konu, benim hayatımın en önemli gurur vesilesiydi...
Bir habercinin eğer konu haberse “babasını bile tanımayacağını” öğretmişlerdi bana...
O yıllarda bu gazetecilik onuru saydığım yöntemle gazetecilik yapıyordum...
Haber önemliydi!..
Kamuoyu esasen “haber”i merak ederdi...
Üzerine kesilen “ahkam”ı değil...
Gazeteler ve televizyonlar haber vermekten çok ahkam kesmeyi çıkarlarına daha uygun görürlerdi...
Kamuoyunun “algı”sını bu yolla daha iyi yönettiklerini bildiklerinden “haber“i küçümserlerdi...
“Bilinçli algı yönetimini” benimserlerdi...
Türkiye’de her dönem “salt habercilik” değil, salt kamuoyu algısı yönetme hastalığı sarmalamıştır gazetecileri...
“Habercilik” küçümsenir, muhabir, kameraman sıradan elemandan sayılır...
Amaç “belirlenmiş gündemin, planlı sızdırılmış haberleriyle algıyı etkilemek” ve böylece kamuoyunu yönetmektir...
Son günlerde yaşanan Fatih Terim, Milli Takım ve Galatasaray haberinde de tıpkısının aynısı oldu...
Önemli bir kesim gazeteci-yazar, Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ve yakın çevresinin suflelerinden beslendiğinden olayın “haber” boyutunu görmediler...
“Fatih Terim’in aynı anda hem Milli Takım’ı hem de Galatasaray’ı çalıştırmasının mümkün olamayacağını, bunun Galatasaray’a ağır zarar vereceğini” söylediler...
Oysa kulaklarına sufle verildiği gibi bağcı dövmek yerine üzüm yemeyi amaçlasalar ve habercilik yapmayı deneseler; ortada iki ayrı tez olmadığını göreceklerdi...
Haber şuydu;
Fatih Terim “gruptaki dört maçta ve sürpriz yapılarak geçilirse iki eleme maçında daha görev yapacaktı...”
Bu arada Milli Takım’ı yeniden yapılandıracaktı...
Buraya kadar bir sorun yok gözüküyordu...
Galatasaray ile zaten anlaşma sağlanmıştı...
Peki sorun neydi?..
Diyelim ki Terim bu dört maçı kazandı, elemeleri de geçerek, Milli Takım’ı Dünya Kupası’na götürdü...
- “Ne zaman oynanacaktı Brezilya’da Dünya Kupası?..”
- “Haziran’da...”
- “Haziran’da lig var mıydı?..”
- “Hayır yoktu...”
- “Terim diyelim ki başardı; Milli Takım’ı Dünya Kupası’na götürüp, orada oynattıktan sonra, Milli Takım görevini bırakırsa sorun olur muydu?..”
- “Hayır olmazdı...”
- “Bu durum Galatasaray için bir konsantrasyon sorunu yaratır mıydı?..”
- “Hayır yaratmazdı...”
O zaman neydi bir bardak suda kopartılan fırtına?..
Galatasaray veya Galatasaray’ın tepelerine iliştirilmiş gazeteciler niye;
“Terim Milli Takım’ı Dünya Kupası’na katılırsak da çalıştırsın... Sonra da Galatasaray’a dönsün... Kupa nasıl olsa Haziran’da... Bir sorun olmaz...” niye demediler...
Amaç Terim‘i çiğ çiğ yemek mi, yoksa yaratılan kargaşadan bir çıkar sağlamak mıydı?..
Bir lafım da kendini “haberci” zannedenlere;
- “Kulaklarınıza fısıldananlar üzerine ahkam kesmeyi gazetecilik sayıyorsunuz... Çok mu zordu bu formüldeki “makul”ü seslendirip haberleştirmek?..”
Ama biliyorum; bunun için gazeteci ve haberci olmalı insan;
Müsveddesi değil!..
BEŞİK GİBİ SALLANAN BOĞAZ KÖPRÜLERİ VE YAPILMAKTA OLAN ÜÇÜNCÜSÜ...
Dün onlarca harfiyat kamyonu Anadolu yakasında eylem yapıyor...
TEM bağlantı yolunda iki şeridi kapatarak Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne doğru ilerleyen kamyoncular yoğunluğa neden oluyorlar...
Hafriyat yüklü yüzlerce kamyonun köprüye girmesiyle, “köprünün beşik gibi sallandığı” görülüyor...
Geçmişte bu tür haberleri “abartılı” bulurdum...
Koskoca köprüleri yapan firmalar, müteahhitler, mühendisler “hiç hata yapacak kadar sorumsuz olurlar mı?..” derdim...
O köprülerin Allah korusun bir tanesinin yıkılmasının yaratacağı facianın tüyler ürperten görüntüsü bile caydırıcılık açısından “yeter artar” diye düşünürdüm...
Ne yazık ki; yeni alınan üçüncü köprü projesiyle ilgili kulağıma gelen “fısıltılar”, beni ciddi endişelere sevk etmiş durumda...
Köprünün beton kalitesinin çok iyi olması ve dünya standartlarının altına düşmemesi, köprünün ayaklarıyla aynı standartta yapılmasının zaruretinden söz ediliyor...
Şu an için pek bir şey söylemek istemiyorum, fakat “kulaklara fısıldanan haberler” köprüde çok iyi bir standart tutturacakmış gibi gözükmüyor...
Ben böyle felaket haberleri vermesini hiç sevmem...
Fakat bu haberleri yazmazsam; “ilerde önüne geçemeyeceğimiz bir felaketin kapımızı çalabileceği” tehlikesi belirdi içimde...
Çoluğumuzun, çocuğumuzun hayatı için, “bir felakete zemin hazırlayanlar varsa” onları şimdiden uyarayım dedim...
Bu olayı yakından takip edeceğim... Ne demek istediğimi anladılar...
Bu gerçeği bilerek davransınlar...

