Ahmet ve Abdullah... Şüpheli ölümler...

Haberin Devamı

Ahmet‘in görüntülerini izliyorum...

Protestolarını, taşkınlıklarını, polisle karşı karşıya geldiği meydandaki kızgın ve nahif anlarını...

Sonra o, muzip gülümsemenin verildiği duvar fotoğrafı geliyor bilgisayar ekranına...

- “Ne oldu lan...

Büyük adam olamadıysak...

Hayallerimizi de satmadık ya...”

Duvar yazısının önünde çektirdiği ‘bilgece gülümseyen’ o fotoğrafı...

Ahmet’in “çatıdan düşerek” ölümü içimde derin şüpheler yaratan bir ölüm...

78’lerde bu ölümlerin nicesinden gelen birisiyim ben...

“Kuşkuya yer bırakmayacak derecede şüpheli bir ölüm...” olduğunun farkındayım Ahmet‘in ölümünün, daha doğrusu öldürülmesinin...

***


On “görgü tanığı” çıkıyor ortaya...

Hepsi “polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesiyle“ öldüğünü söylüyorlar...

Bir süre sonra kamera kayıtlarından Ahmet‘in çatıdan düşerek veya düşürülerek öldüğü ortaya çıkıyor...

Ahmet’in çatıda ne işi var?..

Çatıdaki 50 santimlik duvardan dengesini kaybedip nasıl düşüyor?..

Çatıdan düşerek ölümler, trafik kazaları gibidir...

Cinayeti kamufle etme amaçlı olması çok muhtemel...

Ne ilginç bir tesadüf oluyor ki; bir süre önce yine Hatay’da ölen Abdullah Cömert de arkasından aldığı darbeyle yüksek bir yerden düşerek ölüyor...

İki gencin ikisi de Alevi...

Hatay gibi provokasyona en açık olan ilde, arka arkaya iki Alevi genci, polisle birebir çatışma esnasında değil de, yükseklerden bir yerlerden aldıkları darbeyle dengelerini kaybederek düşüp ölüyorlar...

***


Hayat, gösterilmek istendiği biçimiyle değil, gerçekte olduğu şekliyle okumaya çalışılacak bir olgu...

Böyle okumaya çalışmak, birilerini aklamaya çalışmak değil...

Tersine kör noktalarda kuşkulu bir durum varsa bunun “kamu görevlilerinden bir kısmının desteği olmadan yapılamayacağını” da biliyorum...

Bu ölümler “çok şüpheli ölümler...”

Ahmet’i çatıdan itmesi muhtemel olanlar üniformalı mıydı üniformasız mı bilmiyorum ama bu çok önemli değil...

Önemli olan “Ahmet’in ölümüyle neyin amaçlandığı” ve ne yapılmaya çalışıldığı?..

***


Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü o uğursuz Şubat akşamını hatırlıyorum...

Hiç birimizin aklının ucundan geçmiyordu; 12 Eylül tezgahına doğru gitmekte olduğumuz...

“Katil sağcı mı solcu mu?..” onun tartışmasını yapıyor, o tartışmadan da yeni bölünmeler çıkarıyorduk...

Oysa katilin sağcı mı solcu mu olduğu önemli değildi ki...

Katilin esas sol ve sağ kisvesi altında amaçladığı şey önemliydi...

Nitekim sağcı görünen Mehmet Ali Ağca, bir süre sonra yakalandı ve Bayrampaşa cezaevinden “mucizevi bir operasyonla kaçırıldı...”

Gitti Vatikan Meydanı’nın ortasında Papa’yı vurdu...

***


Abdullah ve Ahmet...

İkisi de Hataylı...

İkisi de Alevi...

İlginç benzerlikleri, ikisi de bire bir polisle yaşanan bir çatışmanın ortasında öldürülmüyorlar...

Yukarılardan bir yerlerden, set üstünden veya çatıdan düşüyor ya da düşürttürülüyorlar...

Tam da bu zamanda...

En ufak bir kıvılcımın, alev topu haline gelip bütün toplumu sarmaladığı anlarda...

Ahmet’in ölümü de Abdullah’ta olduğu gibi, yüreklerimizi tarifsiz acılara boğuyor...

Doğal tepkilerimiz bizi bir yerlerden hesap sormaya götürüyor...

Sokak kendi “vahşi ve derin gündemini” bize dayatıyor...

O gündem, bizim ya da devletin bilinen güçlerinin kontrolünde değil...

Başkalarının elinde...

Gencecik insanlar, yürekleri kanatan bir biçimde ölüyor ve öldürülüyorlar...

Ölümler infiale yol açıyor...

İnfialle birlikte ölümlere “görünen nedenler” monteleniyor...

Görünen nedenlerden gürül gürül akan tepkiler, nehir olup taşıyor...

Akıntıya kapılmış hızla gitmekteyiz... Nehir zaman zaman sanki bir şelaleye çıkacakmış hissi uyandırıyor...

***


İlerde bir gün mutlaka birileri bugünlerin objektif bir belgeselini yapacak...

Bu ölümler ve olaylar için “Vay anasına böyle mi olmuştu gerçekten” diyeceğimizi biliyorum...

Bütün amacım, o sözü bugünden diyebilmek, dedirtebilmek...

Belgesel yapıldığında hem çok dramatik, hem de vakit çok geç oluyor çünkü!..

BAŞBAKAN’I YEDİRMEYEN CHP’LİLER!..

CHP’den iki emekli büyükelçi milletvekili Faruk Loğoğlu ile Osman Korutürk Mısır’a gidiyorlar...

Mısır’da yeni yapılmış bir askeri darbe sonucu kurulan hükümetin temsilcileri ile görüşüyorlar...

Mısır’da darbeyle gelen hükümetin temsilcileri, Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında “olur olmaz laflar söylüyor, ifadeler kullanıyorlar...”

İki diplomat milletvekili, “Türkiye’nin Başbakanı’na bu sözleri söyletmeyiz... Bizim önümüzde bu sözleri söyleyemezsiniz...” yolunda laflar ediyor, tavır koyuyorlar...

Belli ki çok gururlandıkları bu tavırlarını geziye katılan gazeteci arkadaşlara da aktarıyorlar...

Meslektaşlarımız da bunu haberleştirip yazıyorlar...

***


Eminim ki muhalefet milletvekili olmalarına karşın; Mısır’ın bizimle diplomatik ilişkisi kesilen hükümetinin önünde Türkiye Başbakanı’yla ilgili kötü bir söz söylettirmemiş olmaktan ötürü kendileriyle gurur duyuyorlar...

Bu tavrın mazrufa değil, zarfa bakan, içeriğe değil, biçime önem veren tipik bir diplomat tavrı olduğunu söylemeliyim...

Ben muhalefet milletvekilinden Tayyip Erdoğan’a laf söylettirip söylettirmemeyi değil, ilkeli davranmayı beklerim...

Mısır’daki hükümet askeri bir darbe sonucu iktidara geldi...

Üstelik bu olay yeni oldu...

CHP’nin sosyal demokrat milletvekilleri mal bulmuş mağribi gibi, başkaca bir işleri yokmuşçasına darbeyle gelmiş bir iktidara, acilen meşruiyet sağlamayı niye görev edinirler?..

Bu onların misyonu mu?..

Bu görevi edinmeleri yetmiyor gibi, bir de siyasi rakibi olan Başbakan hakkında laf ettirmemekle övünüyorlar...

***


Bence tam tersini yapmalıydılar...

Darbeyle gelmiş bir hükümeti hemen ziyaret edip, onu meşrulaştırmayacaklardı...

Buna karşın, demokrasi mücadelesi veren uluslararası siyasetçiler Başbakan hakkında laf ederlerse, terbiye sınırlarını aşmıyorsa hiç karışmayacaklardı...

Demokrasiyi içselleştirmiş sosyalist bir partinin politikacısı böyle davranır...

Demokrasi dışı güçleri acilen meşrulaştırıp, “Ama Başbakan’a laf söylettirmedim” demek, şık bir ilkeli duruş değil. Beni Başbakan’a söylenen laflara CHP’lilerin ne cevap verdiği değil; CHP’lilerin demokrasiyle ilgili durumlara ne cevap verdiği ilgilendiriyor...



TARİHTEN HAYATA DAİR BİR DERS!..

Emevi devletinin yıkılışı ile Abbasi devletinin kuruluşunda önemli roller üslenen Ebu Müslim Horasani’ye, Emevi Devleti’nin niye yıkıldığını sordular;

- “Emeviler...” dedi, Ebu Müslim Horasani;

- “Zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için, dostlarını kendilerinden uzak tuttular...

Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar...

Yakınlaştırılan düşman dost olmadı...

Düşmanı yakına almak için uzaklaştırılan dost ise düşman oldu...

Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu...”

DİĞER YENİ YAZILAR