Fatih Terim’in ustalık günleri...

21 Ağustos 2013

İstanbul Büyükşehir Belediye takımını çalıştırırken Abdullah Avcı “genç ve istikrarlı” bir teknik direktör olarak eşitlerinin arasından sivrildi...Milli Takım’a taze bir kan, genç bir aşı, yenilenmek için fırsatı vereceği düşünüldü...Az buz bir zaman değil Abdullah Avcı yönetimindeki Milli Takım’ın silkinemediği iki yıllık süre...Takımlarda istikrar önemli...Fakat iki yıl bir Hoca için, az buz bir zaman değil...Doğru düzgün hiçbir kıpırtı görülmüyor Milli Takım’da...Futbolun iki önemli özelliği var...Hiçbir teknik direktör ya da futbolcuyla ilgili önyargı yapmayacaksın...İyi yönetebileceğine ya da oynayabileceğine inanıyorsan karar verirken çok mütereddit davranmayacaksın...Abdullah Avcı olayında da, “genç yetenekli ve istikrarlı” olduğu için Avcı‘dan yana oy kullandım...***Futbolun ikinci bir gerçeği daha var...Olmayan bir işte de “takıntı” yapmayacaksın...Başka zamana bırakacaksın...Bir dahaki sefer, şartlar farklı olduğunda durum da farklı olur diyeceksin...Burak Yıldırım Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta istendiği gibi olmadı...Bugün Avrupa’nın en pahalı futbolcularından biri...- “Fatih Terim hem Galatasaray’ın hem de Milli Takım’ın Hocası olsun” sesleri son günlerde arttı...Terim, Abdullah Avcı’yla yollar ayrılırsa Takım Teknik Direktörlüğü teklifini kabul edecektir...Bu iki görevi layıkıyla bir arada yürütebileceğine inanıyor Fatih Terim...Terim’e bu görevi vermeyi istemek doğru bir karar...***Bunu görebilmek için Fatih Terim’le Galatasaray’ın yollarının üçüncü kez birleşmesini iyi analiz etmek gerek...Fatih Terim Galatasaray’a ilk geldiğinde “çok zeki ve çok hırslı” bir teknik direktördü...Terim ikinci kez Galatasaray’a döndüğünde ise “hırsları törpülenmiş, buna karşı yenilgiye uğradığını düşündüğü için demoralize olmuş bir ruh hali içerisindeydi...”Milan’da yaşadıklarını kolay kolay hazmedemediği belliydi...Onca başarıdan sonra gelen ani düşüş, kişiliğinde üstesinden kolay gelemeyeceği hasarlar bırakmıştı...***Ancak Fatih Terim’in Milli Takım Hoca’lığını bir kez daha yaptıktan sonra, geldiği üçüncü ve son Galatasaray macerası artık Hoca’nın “ustalık ve olgunluk” döneminin kesin izlerini taşıyor...Büyük futbolcularla, kaprisi bol olması beklenen kramponlarla, tek başına star olma özelliğine sahip yıldızlarla uyum içinde çalışıyor Terim...İstim üzerinde bir kadroyu futbolcunun adına ve ağırlığına bakmadan sürüyor sahaya...Sneijder’dan Burak Yılmaz’a, Drogba‘dan Melo‘ya, Selçuk İnan’dan Muslera‘ya uzanan bir futbolcu zincirini yönetmek tecrübe ve olgunluk isteyen bir mesele...Son dönemde Fatih Terim’de bu özellikler açıkça görülüyor...***Bu kadro üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde kendisinin direkt çalışmaları ve çabalarıyla kuruldu...Üç yıl önce Galatasaray futbol takımı ligde klasmana oynayan, UEFA Avrupa Ligi’ne bile gitme başarısı gösteremeyen bir takım hüviyetindeydi...O takımdan, Şampiyonlar Ligi finalini amaçlayan, uluslararası yıldızlarla dolu uyumlu bir takım yaratmak usta işi bir teknik direktörlük becerisidir...Milli Takım dünya standartlarını yeniden yakalamak istiyorsa, dünya standartlarında bir teknik direktör olduğu tartışmasız kabul gören Fatih Terim’le yolunun kesişmesi zaruridir...Galatasaray’ın başında olduğu için zaten Türkiye’deki futbolun içinde, hatta tam göbeğinde...Bu ülke, Rus Milli Takımı’nı çalıştırırken bir yandan da Türk Milli Takmı’nı hazırlayan Hiddink’leri gördü...Fatih Terim tercihinde tartışılacak hiçbir nokta yok...Galatasaray’ın da buna “hayır” demesi beklenmeyecek...Öyleyse “daha iyi günler göreceğiz çocuklar galiba...”DOSTLUK...Hayatımın en zor günlerinde hep “varlığından güç aldığım” sayılı dostlarımdan birisiydi İpek (Durkal)...İnsanın en temel ihtiyacı, “birileri tarafından anlaşılmak ve bu evrende yalnız olmadığını” bilmek...Birileri bazen sadece tek bir kişi bile bizi anladığında ruhumuzda güller açıyor...Bu dünyada yalnız olmadığımızı hissediyoruz...Başımıza gelen belaları bela olarak addetmiyoruz...Hayatı paylaşarak ve dayanışarak karşılıyoruz...***Bu gerçeği yıllar sonra başıma gelen onca olaydan sonra fark ettim...Ben bir tek çocuğum...Çocukluk ve gençlik yıllarım, “hayatın baş etmekte güçlük çektiğim sorunlarıyla karşı karşıya geldiğimde, kendime dönüp, kendi ruhumun derinliklerinden ilham aramakla geçti...”Kendime dönerim ben...Kimselerle fazla bir şeyler paylaşmam...Kimselerin söylediklerinin peşinden gitmem...Öyle anlarda “her kafadan çıkan değişik bir sesin, hayatımı iyice içinden çıkılmaz girdaplara sürükleyeceğini” bilirim...***Fazla oralı olmam...Kendi sesimi dinlemeye, onunla haşır neşir olmaya çalışırım...Ancak yalnız olmanın “ağır bir bedeli” vardır...İnsan her zaman kendisiyle çok sağlıklı bir iletişim kuramaz...Özellikle “bunalım” zamanları, insanın iç sesiyle konuşmasını “obsesif duyguların etkisine sokabiliyor...”Öyle anlarda, yakınınızda dost olarak bildiğiniz bir ses her şeyi huzura erdiriyor...İpek (Durkal) öyle birisi benim için...Dün sabah babasını kaybettiğini öğrendim...Birkaç hafta önce de Celal (Kazdağlı) babasını kaybetmişti...Böyle anlarda “sadece yalnız olmadıklarını bilmeleri” için çaba harcıyorum...Dün kalktım İstanbul’a geldim...İki satır görebileyim, konuşabileyim arkadaşımla diye...Hayat bize, hep bir şeyleri öğretmekle meşgul...Ruhlarımızı eğitmekle, en katlanılmaz denilen acılara katlanabileceğimizi göstermekle...Bir yaz sonu, bir acılı haberin sınadığı dostluklardan geçiyoruz...Sevgiyle, paylaşmayla ve dayanışmayla...

Devamını Oku

CHP’de Mehmet Haberal rüzgarları...

20 Ağustos 2013

Bir hafta kadar önce bir dostum; “Mehmet Haberal cenahında bir hareketlenme var... Haberal’a yakın çevreler İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığı için nabız yokluyorlar...” diyor... İstanbul’da CHP Belediye Başkanı adayı tam bir muammaya dönüşmüş durumda...Mustafa Sarıgül İstanbul Belediye Başkanlığı için adı en fazla ön plana çıkan aday...Ancak Sarıgül konusunda KemalKılıçdaroğlu henüz tam ikna edilmiş değil... Deniz Baykal da Mustafa Sarıgül’ün CHP’ye geri dönüşüne sıcak bakmıyor...Eski genel başkan parti içinde halen etkili...***CHP İstanbul Belediye Başkan adayı, sadece CHP’de değil, AKP zirvelerinde de çok yakından takip ediliyor...İstanbul’da CHP’den çıkacak aday, AKP ile CHP adasındaki makasın kapanıp kapanmayacağını da gösterecek...Hafta sonu belediye seçimlerinin İstanbul ayağında bulunan güvenilir bir dostuma rastlıyorum...- “Mehmet Haberal’ın yakın çevresinin İstanbul Belediye Başkanlığı için nabız yokladığını” söylüyor bana...Haberal ismi İstanbul’da ikinci kez geçiyor...Kulak kabartıyorum fakat bir ihtimali de gözden uzak tutmadan...Bu tip haberler “zamanından önce, ortaya atılan isim yıpransın ve şansı kalmasın diye rakipler tarafından, özellikle sızdırılır... Erken öten horoz misali, yıpratılmak istenen adaylar seçimler öncesi piyasaya sürülür...”***Ergenekon davasında karar açıklanmasıyla, tahliye olan, Mehmet Haberal’ın siyasi durumunu çok güvendiğim deneyimli bir politikacıya soruyorum...- “Sizce” diyorum;- “Mehmet Haberal İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığından başlayarak yeni bir zirve çıkışına geçebilir mi?..Haberal’la ilgili bilgiler, CHP milletvekilinin İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinden sonra, CHP zirvelerine doğru bir yeni bir zirve yolculuğuna hazırlandığını söylüyor...”İsmini veremeyeceğim deneyimli politikacı şöyle cevaplıyor bu sorumu;- “Mehmet Haberal’ın cezaevinden çıktıktan sonra, ekranlara yansıyan vücut dili, liderliğe doğru bir yolu denemeye başladığını gösteriyor... Mehmet Haberal politikada daha aktif olmak istiyor... Tutuklu olduğu için mağdur oyları ve kitleleri etkilediğini düşünüyor...”***- “Şansı nedir?..” diye soruyorumdeneyimli politikacı dostuma;- “Haberal’ı CHP’ye sokan güç Süleyman Demirel’dir...” diyor...- “AKP’ye karşı; Haberal’la birlikte merkez sağ ve sol seçmen üzerinde etkili olacak bir CHP yaratılmaya çalışılıyor... Başarılı olur mu şimdiden söylemek zor... Mağdurlar üzerinden yapılacak bir politika bugün etkili olur mu, pek bilinmez... Gezi Parkı ruhu, mağdur politikaların çok uzağındaydı... Yine de merkez sağ-sol oluşumları bir araya getirme çabası gözlemleniyor... Süleyman Demirel’in bunda etkili olduğunu tahmin etmek güç değil...”***Mehmet Haberal, Ergenekon tutukluları içinde, başından itibaren özel bir yere sahip bir tutukluydu...Uluslararası üne sahip, çok güçlü enternasyonal bağlantıları olan bir doktordu...Bu özellikleri Haberal’ı başından beri farklı bir konumda tuttu...Süleyman Demirel bizzat yolcu etti cezaevine...Tutuklu kaldığı süre boyunca, uluslararası ilginin odağında oldu...Tutukluyken, “sosyal demokrat tandanslı bir kişi olarak bilinmemesine karşın” Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili seçilebildi...***CHP’de, salt merkez sol oylarla AKP iktidarını düşürmenin imkansızlığına vurgu yapılıyor sık sık...Bunu bilen Tayyip Erdoğan’ın potansiyel merkez sağ liderleri teker teker tasfiye ettiği veya partisine kattığı söyleniyor...Süleyman Demirel destekli Mehmet Haberal’ın “Merkez sağ oylarla CHP’nin oylarını birleştirerek, İstanbul’da AKP’yi geçeceği varsayılıyor...”Doğrusu çok karmaşık ve gerçekleşmesi pek kolay olmayan bir hesap bu...Mustafa Sarıgül aportta bekliyor...Mustafa Sarıgül’ün durumu, Kadir Topbaş’ın kaderini de belirleyecek...Nasıl mı onu da anlatayım...KADİR TOPBAŞ-MUSTAFA SARIGÜL KADER ORTAKLARI...CHP’de Mustafa Sarıgül bilmecesi, Kadir Topbaş’ın durumunu da muğlakta bırakıyor...Kadir Topbaş’ın İstanbul’da belirgin bir oy potansiyeli var...Topbaş aday olduğunda İstanbul’da güçlü olan AKP aradaki farkı korumakta güçlük çekmiyor...Ancak Kadir Topbaş’ın bir handikabı var...Gezi Parkı olaylarında Başbakan onun olayları iyi yönetemediğini düşündü...Yurt dışına giderken, vermiş olduğu direktiflerin tam uygulanmadığı kanısında...Bunu bilen siyasi rakipler, Topbaş’ın yerine başka adayları öneriyorlar...***Tayyip Erdoğan İstanbul konusunda halen bir karar vermiş değil...Ancak Mustafa Sarıgül gibi Şişli Belediye Başkanlığı’ndan gelecek İstanbul popülaritesi yüksek bir aday karşısında başka bir adayla şansı zorlamayabilir...Kadir Topbaş, Sarıgül de aday olsa, İstanbul’da kaybetmesi zor bir başkan adayı...İlginç bir kader ortaklıkları oluşuyor Kadir Topbaş ile Mustafa Sarıgül’ün...Biri aday olursa, öteki de aday olacak...Anakentle, Şişli karşı karşıya gelecek...Sırrı Süreyya Önder ise BDP’den çıkabilir... Sürpriz aday olarak!..MISIR İLE GEZİ PARKI KARŞILAŞTIRMASI...Gezi Parkı olayları iki aşamalı... Birinci aşamada gençlerin tepkileri, parkta çadır kurmaları, protestoları ve tepkileri var... Bu tepkiler esnasında Türkiye’deki medya uyudu...Bir süre sonra bir uyandı, pir uyandı...Olaylar bir müddet sonra, gençlerin doğal protesto eylemi olmaktan uzaklaştı..,. Mesele Gezi Parkı’nda olanları protesto etmekten çıktı...Başka bir mecraya sürüklendi...Bu mecrada, her gece belirli bir saatten sonra polisle çatışanlar, gece boyu devam eden şiddet vardı...Olaylar artık Gezi Parkı olayı değildi...Ne ağaç kesilmesi vardı gündemde, ne de Topçu Kışlası yapılması...Ancak çatışmalar devam ediyordu...Bu arada polis orantısız şiddet kullandı...Ölümler ve yaralanmalar oldu...Bu esnada medya, uluslararası medyanın da tetiklemesiyle, “sokaklardan ve meydanlardan canlı yayına geçti...”Olayların ilk doğal protestolar bölümünde uyuyan medya, ikinci bölümde canlı yayın araçlarıyla maç anlatımına girdi...***Mısır’da “darbe” oldu...Hükümet devrildi...Cumhurbaşkanı içeri alındı...Sivil ve sandıktan çıkmış hükümeti destekleyen kitleler, “ordunun elinde kalan Cumhurbaşkan’larının iade edilmesini istediler...”Darbeciler Cumhurbaşkanı’nı geri vermediler...Onu devirmekle kalmadılar, gizli bir yerde tutuklu olduğunu bildirdiler...Protestolar, seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın darbe yoluyla devrilmesine ve tutuklanmasına karşıydı...Yüz binlerce kişi, liderini geri isterken, üzerlerine ateş açıldı ve binden fazla kişinin öldüğü katliam gerçekleşti...***Olayların birinde darbe var...Katliam var...Ötekinde ölümler var...Orantısız şiddet kullanımı var...Fakat birinde protestoya neden olan Gezi Parkı’nda istenen elde edildi...Buna rağmen olaylar devam etti...Ayrıca orantısız şiddet kullanımına karşın, seçilmiş sivil hükümet işbaşındaydı...Ötekinde bir darbe oldu ve Cumhurbaşkanı rehin tutuldu...Şiddet her yerde şiddet...Fakat olayların niteliği aynı değil...Bunları aynı göstermek, Gezi Parkı’nda protesto yapan gençlere büyük ayıp...Gezi Parkı’nda amaçlanan gerçekleştiği halde, oyunu rezil bir şekilde devam ettirmek isteyenleri gizlemeye matuf...Mısır’da ölen insanlara karşı günah...Riyakarlık yapmasın kimse!..

Devamını Oku

Üç çocuk meselesinin şifresi...

18 Ağustos 2013

Bülent Arınç lafa girip, üç çocuk konusunda Tayyip Erdoğan’ın tam tersi laflar etmeseydi; doğrusu bu konuya pek el atmayı düşünmüyordum...Şifreleri var çünkü bu konunun...Hassas ve derin bir konu bu üç çocuk meselesi...Tayyip Erdoğan’ın herkesten üç çocuk yapma isteği kendi otokrasisiyle ilintili bir durum değil çünkü...“Devlet politika”larıyla ilgili bir durum var perdenin arkasında...***Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” sözleri, bir yaşam tarzının empozesi, herkeslere neler yapacağını söyleyen bir “ayar verme hevesi”, kişilik haklarına müdahale ya da ailenin içine elini uzatma arzusu olarak “algılattırılmaya” çalışılıyor...Meselenin şifrelerini bilenler bunun böyle olmadığını ilk anda idrak ederler...Ancak elbette politika bir “algı yönetme sanatı...”Tayyip Erdoğan da bir politikacı...Zaman zaman rakiplerine karşı uyguladığı taktikler, onu da gün gelip vurabiliyorlar...***Bu hassas konunun bu şekilde tartışılması uzun zamandır vicdanımı rahatsız ediyordu...Yine de bu konuya dalmayı uygun görmüyordum...Ancak Bülent Arınç gibi usta ve tecrübeli bir politikacı, “Ben Başbakanımızın üç çocuk tavsiyelerine katılmıyorum... Çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamayan çiftler var... Ben sadece hayırlısı olsun diyorum...” deyince derin bilgileri vermenin elzem olduğunu fark ettim...Politika bir demagoji sanatı bir yandan da...Ancak “hayatın bilinmesi gereken bazı önemli gerçekleri” de var...“Demagojiyle yalan yanlış yaratılan kör bilinçler” karanlık dehlizleri aydınlatmıyorlar...***“Üç çocuk yapın” tavsiyesi, bir yaşam biçimi zorlaması, dini kökleri olan bir empoze çabası, aile işlerine el atma arzusu, insanlara ayar verme kaygısı taşımıyor...Söylendiği ya da algılatılmak istendiği şekilde...Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” söylemi, “Türkiye’nin demografik yapısının değişmesini engellemeye yönelik bir realite...”Türkiye’de Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Rum, Ermeni, Musevi kökenli 76 milyon insan yaşıyor...Tüm bu alt etnisiteler, Türkiye vatandaşlığı kimliğiyle taçlanıyorlar...***Son olarak Kürt kimliğinin daha gerçek bir tanımlamaya kavuşturulduğu “demokratik açılımların yaşandığı” günlerden geçiyoruz...Yıllardır yok farz edilen “Kürt kimliğinin tanınması, yaşamın daha eşit, adil ve insan haklarına uygun kurulmaya“ çalışılması mutluluk verici gelişmeler...Fakat; bir yandan da, Türkiye Cumhuriyeti’nin demografisinin dayandığı bir nüfus yapısı var...Bu nüfus oranlarının halihazırdaki varlığı, bir devlet politikası olarak korunmak zorunda...İnsanlar arasında kardeşliği, barışı, yurttaş eşitliğini ve özgür birey olma niteliklerini değiştirmeden, devlet nüfus yapısını da sürdürebilir kılmak mecburiyetinde...“Devlet sistemi ve derin gerçeği” Başbakan’lara, Bakan’lara varolan demografik yapıyı koruma ve sürdürme görevini veriyor...***Sovyetler Birliği’nin dağılması süreci, Rus nüfusun yakın gelecekte diğer etnisitelerin sayıca altında kalacağı gerçeğinden hareketle başlayan bir süreçti...Ülkelerin “demografik yapılarını koruma ve sürdürme” görevleri var...Bu bir “hükümet ya da siyasi parti empozesi değil devlet görevi...”Tayyip Erdoğan’ın “Üç çocuk yapın” önerisi, Türkiye’nin batı bölgelerinde gittikçe artış oranı düşen nüfusunun, diğer bölgelerle aynı oranda artmasını sağlamaya yönelik bir nüfus politikası...Bu nüfus politikası “bir devlet politikası; Tayyip Erdoğan’ın kişisel ya da dini nedenlerle içinde yarattığı bir arzu değil...”Bunu günlük politika demagojilerinin arasında “boğma”, “gölgeleme”, “karartma”, çok can yakan bir taktik olsa gerek...***Muhalefet bu konuda siyasi bir manevra yapabilir...Tayyip Erdoğan’ın da onlara çokça yaptığı gibi, “bu devlet politikasını”, Erdoğan’ın “özel hayat dayatması, kişisel yaşam empozesi, aileye elini uzatan didaktik bir davranış çabası, hayata ayar veren otokratik bir kişilik arzusu” olarak gösterebilir...Bu anlaşılabilir...Ancak Başbakan Yardımcısı olarak bunca tecrübeden ve ustalıktan geçmiş bir Bülent Arınç’ın “Ben Başbakan gibi düşünmüyorum... Üç çocuk konusunda ısrar etmiyorum... Çok istemelerine rağmen hiç çocuğu olmayan aileler var... Hayırlısı olsun diyorum...” sözleri anlaşılmaz bir çıkıştır...***Herkes biliyor ki, “üç çocuk yapın” sözleri, “bir temennidir” aslında...Altında devletin nüfus politikasının yattığı bir temenni...Bu temenninin çocuğu olmayan ailelerle bir ilgisi yok...Temenni nüfus politikasının, demografik yapının değişmemesini arzulayan bir uzantısı...Sanki bu otokratik bir kişiliğin yansımasıymışcasına; Başbakan Yardımcısı’nın buna karşı çıkması anlaşılır gibi değil...Bülent Arınç’ın bu gerçeği bilmemesi mümkün değil...O zaman bu farklı çıkış neyin nesi?..Tayyip Erdoğan’ın son zamanlarda, yakın çevresinden de kaynaklanan “bir yalnızlaştırma politikasına maruz kaldığını” söylediğimizde, acayip bir saldırı başlamıştı...Sanki bir damarı ortaya çıkarmışız gibi...Neler oluyor dersiniz bu ülkede?..HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM...Seni anlatabilmek seni.İyi çocuklara kahramanlara.Seni anlatabilmek seni.Namusuza, halden bilmezeKahpe yalanaArt arda kaç zemheriKurt uyur, kuş uyur, zindan uyurduDışarıda gürül gürül akan bir dünya...Bir ben uyumadım kaç leylim bahar,Hasretinden prangalar eskittim.Saçlarına kan gülleri takayım,Bir o yanaBir bu yanaSeni bağırabilsem seniDipsiz kuyularaAkan yıldıza.Bir kibrit çöpüne varanaOkyanusun en ıssız dalgasınaDüşmüş bir kibrit çöpüne...Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerinYitirmiş öpücükleriPayı yok apansız inen akşamlardan,Bir kadeh bir cigara dalıp gidene.Seni anlatabilsem seni.Yokluğun Cehennemin öbür adıdır.Üşüyorum kapama gözlerini...Ahmet Arif’in bu şiirini ünlü yazar Leyla Erbil için yazdığı ortaya çıktı birkaç gün önce...Hüzünlendim...Hem şiiri okurken o aşkı bilmemiş olduğuma, hem de yaşanmış aşkın kahramanlarının ebediyete intikal etmiş olmasına...Bizleri yaşanmış aşkların derin girdaplarından, sonsuz acılara, romantizmin büyülü rüzgarından, öksüz kalmış yalnızlıklara sürükleyen, bu şiirlerin kahramanları ortaya çıkınca; yarım kalmış aşkların yaşanmış bir hüzünleri kaplıyor içimi... ***Kendi hüzünlerim; o hüzünlere, o hüzünler benim hüzünlerime karışıyor, yaş olup akıyor...Ünlü şair Yahya Kemal’in, Sessiz Gemi şiirini yıllar önce ada vapuruyla İstanbul’a giden Nazım Hikmet’in güzel annesinden esinlenerek yazmış olduğunu bulduğumda aynı duyguya kapılmıştım...Sanki vapur benim sevgilimi alıp da götürmüştü Marmara’daki o adadan...Sanki ben yalnız kalmıştım şair gibi bir adada bir başıma...Sessiz Gemi ya da Hasretinden Prangalar Eskittim...Ne fark eder ki;Cahterine Deneuve’in dediği gibi;“Konu aşk olduğunda; Geçmiş tecrübeler hiçbir işe yaramıyorlar...”

Devamını Oku

Batı’ya katliam soruları!..

17 Ağustos 2013

Mısır’da Kahire’de dün devam eden ve yüzlerce ölümün üzerine yeni ölümler eklenen, katliamda hiç “sorumluluğunuzun olduğunu” düşünüyor musunuz?..Yoksa bu konuda “bizim ne gibi bir sorumluluğumuz olabilir ki?.. Biz taraflara itidal tavsiye etmiştik” mi diyorsunuz?..***Siz de bazı kurnaz yazarlar gibi “durumu tersyüz edecek binbir türlü mavra ve manevrayla ‘Sorumlu Batı değil... Birbirini boğazlayan Müslümanlar... Hırsızın hiç mi suçu yok” türü gevezelikleri ve zevzeklikleri seslendirmekte misiniz?..***Mısır’da “darbe yapanları niye desteklediniz?..”En önemli soru bu...Siz onları desteklemeseydiniz, onlar bu işi yapmaya soyunabilirler miydi?..Onları izole etseydiniz, yalnız bıraksaydınız, yardım yapmayacağınızı söyleseydiniz, sizce yine darbe ve katliam olur muydu?..***Masum hissediyor musunuz gerçekten kendinizi?..Gece yatağa yattığınızda akan bunca kanda, hiç sorumluluğunuz olmadığını düşünebiliyor musunuz yoksa?..***Bir Reha Muhtar repliğiyle bitirelim isterseniz bugünkü soru faslını:- “Başınız sağolsun!..”MİLYON DOLARLIK TEKLİFLERİ KABUL ETMEYE BAŞLADIM...İlkokul ve ortaokuldayken en sevdiğim şey, babamın büyük tomarlar halinde getirdiği sınav kağıtlarına verdiği notları toplamaktı...İki üç sayfalık sınav kağıtlarından oluşmuş büyük tomarlar gelirdi eve...Babam o cevap kağıtlarına bölüm bölüm notlar verirdi...20, 30, 10 gibi...Sınav notlarını yüz üstünden verirdi...Babamın yuvarlak içine alarak verdiği puanları büyük bir dikkatle toplar, öğrencinin o yılki final puanını yazardım...Hata yapmamak için iki kez toplardım puanları...Babama sorardım;- “Öğrencinin sınav kağıdından çıkan puanların toplamı 45 olursa ne olacak?..”- “Kağıda yeniden bakarım... Kala da bilir, geçe de bilir...” derdi...- “Amma kıt notlu Hoca’ymışsın...” derdim;- “Bizde Hoca’lar dört buçukları beş yapıyorlar...”***Babam öğretim üyesiydi üniversitede...Annem ise ara ara edebiyat öğretmenliği yapan bir edebiyat mezunu...Aile genlerim buydu benim...Bütün çocukluğum, gençliğim, kapımıza gelen “öğrencilerin not yalvarışlarıyla geçti...”- “Baba geçiriver şunu; çok ağlıyor koskoca adam...” derdim...- “Sen onlara bakma...” derdi;- “Daha bütünlemesi var bu işin... İkmale kaldığını görünce oturur çalışır geçer...”Bazen de babamın dersinden çakarsa okuldan atılacağı kesinleşecek bir öğrenci gelir kapıya dayanırdı...Bir türlü gitmezdi...Günlerce kapıya gelip kapıda önce mahsun, sonra ısrarlı beklerdi...- “Baba geçir şu adamı... Bak üniversiteden atılacak... Yazık adama...”- “Onu geçirirsem, örnek olur... Başkaları da gelirler...” derdi...Bir seferinde yaşlı başlı bir öğrenci gelmiş, kapıyı çalmıştı...Açmıştım...Babamı sormuştu...- “Yok...” demiştim...- “Bilmenizi istiyorum...” demişti;- “Bu sınavdan geçemiyorsam, intihar edeceğim...”İlkokuldaydım...Afallayıp kalmıştım...Babama koşmuş;- “Baba adam kendini öldürecekmiş, geçir şunu...” demiştim... ***“Hoca’nın çocuğuydu” adım...Çok iyi kalpli, fakat Hoca’lık konusunda tavizsiz bir adamdı babam...Notları hiç bol sayılmazdı...Çaktırdı mı çaktırırdı adamı sınıfta...Yine de elli yılda binlerce öğrencisinden, tek bir kötü laf duymadım hakkında...Hep Hoca’nın oğluydum o öğrenciler için...Bir zamanlar bakanlar kurulu açıklanırken toto oynardık evde...- “Bakalım bu sefer kaç öğrencisi bakan olmuş babamın?..” diye...***Dün sabah acayip bir şey oldu...Astrolog Susan Miller’ın astroloji sitesini okurken, “Farklı bir iş olanağı çıkacak, sizin için” türünden bir şeyler okudum...İçimden;- “Farklı ne iş çıkacak ki bana?..” diye geçirdim...- “33 yıldır aynı işi yapıyorum sonuçta...”Öğlene doğru bir söyleşi için gittiğim Yeditepe Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden bir Hoca’nın telefonla beni aramış olduğunu gördüm...Hoca’ya geri döndüm...Hoca “Nasılsınız”, dedikten sonra hemen konuya girdi...- “Reha Bey, önümüzdeki yılın ders programını yapıyorum... Bu yıl okulumuzda ders vermek ister misiniz?.. Gazetecilik bölümü son sınıf öğrencilerine...”***Hayatta bazı anlar vardır...Değiştirdiğiniz yaşam şeklinin, sürpriz doğal sonucunu yaşarsınız...Nasıl olduğunu anlamazsınız...Fakat hayat, değiştirdiğiniz makasın önünüze koyduğu yeni alternatifi hiçbir şey olmamış gibi karşınıza çıkarıverir...Öyle anlardan birisiydi yaşadığım; farkındaydım...Hiç düşünmedim...- “Veririm Hocam...” dedim...Bana teklifi yapan Hoca Hanım şaşırmıştı...Bu kadar kolay bir “evet” beklemiyordu...Bir açıklama yapmam gerekiyordu...- “Hocam...” dedim;- “Benim baba mesleğim üniversite hocalığı...Üstelik annem de öğretmen... Genetik bir durum bu... Bu teklife ‘hayır’ diyemem...”Şaşırmıştı...Bir saat kadar sonra, durumu bir arkadaşıma anlatıyordum...- “Ben senin böyle davranacağını bilmiyordum...” dedi...- “Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi dekanı çok kızar şimdi bana... Ona haber vermem lazım, böyle bir teklifi kabul ettiğini... Mutlaka bir iki ders de olsa kendi fakültesinde ders vermeni isteyecek...”- “Ne oluyoruz?..” demeye kalmadı...Telefonu kapattı, beş dakika içinde tekrar aradı...- “Bekliyorlar seni... ‘Hayır’ diyemezsin... Çok kırılırlar...” ***Otuz üç yıl önceydi...Babamlar Siyasal’daki Hoca’larımı eve davet etmişti...Hoca’larımın bazıları babamın öğrencisiydi...Bazıları ise annemin fakülte arkadaşlarının kocaları...Hep birlikte üzerimde bir baskı oluşturmuşlardı...- “Oğlum sakın gazetecilik yapayım deme... Bu işte para yok... Sefil olursun... Hayatları inişli çıkışlı gazetecilerin... Gündüzü yok gecesi yok... Aile hayatın olmaz... Süfli bir hayat içinde debelenir durursun... Derslerini iyi tut... Biz seni üniversiteye yanımıza asistan olarak alacağız... Öğretim üyesi olursun, düzgün bir hayatın olur; baban gibi yaşarsın...”***Cat Stevens’ın “Father and Son” hit’ini dinlediğim yıllardı...O parçada baba ve oğulun karşılıklı konuşmaları vardı...Baba önce oğluna tavsiyelerde bulunurdu...Şöyle yap böyle yap türü bir konuşmaydı babanın konuşması...Sonra oğul konuşmaya başlardı...- “Ağzımdan laf çıkmaya başladığı andan itibaren, dinlemem emrediliyor...” derdi oğlu...Sonra da devam ederdi;- “Biliyorum ki tek yol var önümde artık... Gitmem lazım... Buralardan uzaklara gitmem lazım...”O parçayı mırıldanmıştım o gün içimden, bütün Hoca’larımın önünden basıp giderken...- “Ben gazeteci olacağım...” demiştim...- “Hoca’lık sizlere kalsın...”***Bunu dediğim gün, sabahtan gece yarılarına kadar çalışma karşılığında tek kuruş para almıyordum çalıştığım haber ajansından...Masraflarımı cebimden ödüyordum...Sonraki dört yıl boyunca sigortasız çalıştırılacağımı da bilmiyordum... Bunlar geçti aklımdan bir anda...Söylemedim elbet, bana “Yeditepe ve Marmara Üniversitelerinde ders vermemi teklif eden Hoca’lara bu maziyi...”Yazdığım yazılardan “anlam” çıkarmaya çalışan hastalıklı mailler geldi bir ara aklıma;- “Reha Bey... Bu yazılarınız acaba yeni dönemde milyon dolarlık bir iş kapma amacını mı taşıyor?..” gibi hastalıklı mailler atardı arada bir birileri...Güler geçerdim...Onların sözlerinin aslında kendi “amaçları ve niyetleri” olduğunu bilirdim...Söylerken kendilerini ele verirlerdi...***Öğrencilere vereceğim “gazetecilik” derslerinin hayata sağlayacağı mütevazı katkıları düşündüm...Para sormaya utandım elbette...Kabul ettim gitti...Babam gözümün önüne geldi...Hafif bir duygusallaştım sanki...

Devamını Oku

Yaşasın Mısır!... Yaşasın Mursi!..

16 Ağustos 2013

Sabah kahvaltısında yanımdaki masaya oturanların sohbetine, zorunlu olarak kulak misafiri oluyorum...Geniş masada aile içi samimi bir sohbet bu...Konu elbette Mısır’daki olaylar...Gazeteler okunuyor; orta yaşın biraz üzerindeki ailenin başı şöyle diyor çevresindekilere:- “Müslüman Kardeşler diye bir siyasi parti mi olurmuş?..”Mısır katliamına yol açan olayların “tüm dünyada yanlış algılanan şifrelerinin tam düğümlendiği şifre” bu sözlerde yatıyor...Almanya’da Hristiyan-Demokrat Parti oluyor, fakat Mısır’da Müslüman Kardeşler diye bir parti olamıyor?..İsrail’de “Musevi dininin temel felsefi direkleri üzerine demokrasi inşa edilmesi, eleştiri konusu yapılmıyor, darbelere neden olmuyor”, fakat Mısır’da Müslüman Kardeşler isminde bir parti olması “sakil ve darbeye zemin hazırlayan bir neden olarak” görünüyor?..***Batı ülkelerindeki demokrasi tanımı benim ait olduğum bütün sosyolojik grupların, kendimize kıble bellediği, referans aldığı bir demokrasi standartı...Liseyi bitirene kadar öyle şekilleniyorum Kolej’de...Üniversitede Siyasal Bilgiler’de böyle öğreniyorum...Cambridge’de, Hyde Park’ta yeşil parkların özgür ortamında bu ideolojinin rüzgarından esinleniyorum...Paris’in geniş bulvarlarında, bu demokrasinin özgür havasını soluyorum...Berlin’in merkez kilisesinin tam karşısında “o demokrasi anlayışının gazetecilik tarifini” okuyorum...Gazetecilik-yazarlık, yurttaşlık aidiyetlerimin hepsinin üzerinde bu üst kimlik bulunuyor...Kendimi “batılı bir demokrasinin standartlarında” gördüm ve görüyorum...***Ancak bir süredir; Batı’nın Mısır olaylarındaki demokrasi standartından, tatbikatından, suskunluğundan, katliama davetiye çıkartan desteğinden, halinden ve tavrından utanç duyuyorum...Zamanında “öteki” medeniyetlere karşı mezalimle kurulan bir demokrasi ve medeniyet anlayışı; kendi içinde demokratik standartlar benimsemiş gözükse de, “öteki” gördüğüne yapılan mezalime ses çıkarmamaya, onu adamdan ve insandan saymamaya devam ediyor...***Batı demokrasisi, kendi insanı için öngördüğü ve benimsediği standartları;Müslüman dünyalara...Şaman coğrafyalara...Tibet’in barışçıl insanlarına, sevgi dolu Budistlere...Siyahlara...Kızılderililere...Çekik gözlülere...Eğer kendi ülkelerinin vatandaşı değillerse, kendinden olmayan her coğrafyaya ve ırka karşı “ötekileştiren” ve insan hayatını hiçe sayan bir politika izliyor...Mezalimlerin ve katliamların zeminini hazırlıyor...***Mısır’da yüzlerce insan “silah zoruyla iktidarı ele geçirenlerin” açtığı ateş sonucu ölüyor...Böyle bir olayın milyonda biri Paris’te yaşanabilir mi?..Böyle bir katliama Fransız medyası, politikacısı, sanatçısı, işadamı, polisi, yargısı, onları geçtik metroda sidik kokusu altında sabahlayan berduşu izin verir mi?..Bu vahşet, New York caddelerinde Times Square’de yaşanabilir mi?..Londra’da Knightsbridge’de yaşanabileceği akla getirilebilir mi?..Fakat Kahire’de olabilir değil mi bu vahşet ve katliam?..***Şu korkunç tabloyu görebiliyor musunuz?..Bu vahşete; dünya medeniyetlerinin ve demokrasilerinin beşiği sayılan ülkelerden gele gele taraflara “itidal” tavsiyesi geliyor... Dün bir dostuma şöyle diyorum;- “Ben Batı oryantasyonunu yüzde yüz benimsemiş bir adamım... Ancak artık dünyadaki her olayda onların bana hayatı kendi standartlarıyla tanımlamasından bıkmış durumdayım...Artık onların tanımlamasıyla hayatı ve insanları anlamlandıramıyorum...Onlar söz gelimi İdi Amin’e diktatör ve cellat dediği için İdi Amin’e bile cellat ve diktatör demeyeceğim...Önce kendi kaynaklarıma, objektif olabilecek pencerelerden bakacağım, araştıracağım...Sonra tutum belirleyeceğim...Yarattıkları bu dünya düzeni ve bu algı yönetimi adil ve dürüst değil...”***İtiraf etmeli ve sorgulamalı herkes kendi bilinçaltını ve düşünce dünyasını...Bu coğrafyaların insanlarını “demokrasiyi hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek, hiçbir zaman doğru düzgün medenileşemeyecek ötekiler olarak” görüyor Beyaz Türkler’in, Beyaz İngilizler’in, Beyaz Fransızlar’ın, Beyaz Almanlar’ın, Beyaz Avrupalılar’ın büyük çoğunluğu...***Evreni tanımlarken yanlış tanımlıyorlar, insanları sakat bırakıyorlar...Spastik bir düzen kuruyorlar...Kendileri dışında yaşayan milyarları demokrasiye layık görmüyorlar!..Kimse Hristiyan Demokrat bir siyasi partiyi tartışmayı aklının ucundan geçirmiyor...Kimse Musevi dininin ruhani ilkeleri üzerine kurulmuş bir devletin standartlarının, demokratik olup olamayacağını tartışmıyor...Ancak aynı kafa, “Müslüman Kardeşler isminde bir siyasi parti olabilir mi?..” sorusunu sormakta bir beis görmüyor...Niye?..Çünkü laik demokrasilerde din olmaz...Doğru olmaz...Fakat olmayan; laiklikte devletin insanlara bakışında dini değerlerin etkisinin olmaması ve herkese her dine eşit uzaklıkta olmasıdır...Devlet bir kurum ve yönetim anlayışı olarak, her düşünceye ve inanca eşit uzaklıkta olur...Laik olan devlettir burada...İnsanların ise dini inançlarının, yaşam biçimlerine ve hayatlarına olduğu gibi yürüttükleri politikalara da etkili olması doğaldır...Musevi, Müslüman, Hristiyan fark etmez dindar bir adam, “dindar olma özelliğinden vazgeçerek mi” politikaya atılmak zorunda?..Böyle bir şey olamaz.***Bugünkü dünyanın reel-politik’i bu mu?..Çifte standarta, ötekileştirilen milyarlara, raşist ve faşist nüveli siyasallara karnım tok...Çekik gözlülerin, Müslümanlar’ın, siyahların, Tibetliler’in, Şamanların, Budistlerin, Kara Afrika’nın, Batı coğrafyasına sığınmadan yaşayabileceği bir düzenin demokrasi olmasını istemek, evrensel değerlerle bütünleşmiş insanlığın ortak hülyasıdır...Geçsinler “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın gözünden” bana demokrasiyi öğretmeyi...Gün gelecek Mısır’da, Müslüman Kardeşler de daha özgür ve demokratik bir geleneğe kavuşacak...O güne kadar “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın” didaktik emperyal empozelerine inat:Yaşasın Mısır... Yaşasın Mursi!..HERKES DEŞİFRE OLUYOR...Kuantum dünyalarında “2012 yılında” birçok olayın deşifre olacağını söyleniyordu... O günlerde kendi kendime “Yahu anlaşılmadık ne kaldı ki?.. Her şey birer birer ortaya çıkıyor zaten...” demiştim...Oysa şimdi bakıyorum...Son bir buçuk yılda ortaya çıkan gerçekler, kimin ne olduğunun, ne olmadığının deşifreleri mucizevi sonuçlara yol açıyor...***Örneğin Türk medyasında ben kimin ne oluğunu, daha doğrusu ne olmadığını 30 yıl sonra yeni yeni öğreniyorum...Hayır siyasi görüş olarak değil...Siyasi görüşler önemli değil çünkü...Siyasi görüş denilen şey bir kamuflaj aslında...Mesele kimin neyi niye söylediği?..Hangi merkezlerin etkisinde söylemiş olduğu?..Hangi odaklarla içli dışlı ilişkiler ağı kurulmuş olduğu?..Söylemlerin gerisinde yatan kodlar...Bunlar teker teker deşifre olmaktalar...***Önceki gece birkaç meslektaş kendi aralarında konuşurken kulaklarımı çınlatmışlar...Onlar da aynı görüşte birleşmişler...İtiraf ediyorum...Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir güçle ilintili, bağlantılı, kodlu grupsal ve kurumsal bir ilişkinin içinde olmadım...Ne söylediysem, ne yazdıysam, neyin haberini yaptıysam, kalbimin ve ruhumun sezgileriyle, doğru bildiğim yönleri ve özellikleriyle yaptım, savundum...Maalesef!!! birçok meslektaşım gibi “derin ve gizli kodlarım” yok... Bunun üzerimdeki “gizemi”i azalttığı ve beni “gizli meraklardan uzak tuttuğu” bu yönüyle mesleki cazibemi azalttığı bir gerçek...İlaveten, her türlü derin odağın “kolay hedefi” olmak gibi berbat bir yansıması da var...***Fakat ne yapayım ki, ben gazeteciliğin bağımsız ve bağlantısız bir meslek olduğunu düşünerek bu mesleğe girdim...Bu mesleği yürütenlerin önemli bir kısmının söylediklerimle uzaktan yakından ilgilerinin olmadığının şimdi farkındayım...Değişik kodlarla, değişik merkezler tarafından yönlendiriliyorlar... O merkezlerin bir “unsuru” onlar bağımsız gazetecilikten uzaklar...Hepsinin farkına varıyorum yavaş yavaş...Bu sorun, bütün hayatımın mesleki şifrelerini altüst eden bir mesele halini alıyor...Ya benim bildiğim türden bir gazetecilik zaten vaki değildi...Ya da gazetecilik bunların yaptığı “kamuflaj faaliyetinin” bir toplamı!..Bu durumda ben gazeteci değilim...Birinden biri...

Devamını Oku

“Bana da mı Lolo?..” Darya Aslamova?..

15 Ağustos 2013

Takvim gazetesine konuşuyor Darya Aslamova isimli güzel Rus kadın...- “Ben ajan değilim...” diyor “Zaten ajan olsam da söylemezdim...”Elbette söylemezdin...Bire bir ajan mısın, kullanılan bir aracı mı, yoksa aklınca ‘kafana estiğini’ söyletmeye çalışan bir güzel hanımdan mı ibaretsin bilmiyorum...Ancak; röportajda “Ters sorular sorarım... Bu gazetecilik açısından bana çok yarar getirir...” türünden bir şeyler mırıldanmışsın...***Tereciye tere satmasan diyorum...Hani bana “ters sorular” sormaktan bahsetmek, “Bana da mı Lolo demeye” benzer diye korkarım...Bak güzel kadın;Ters soruları; “BBC’de Hard Talk tipi bir programı yapıyorsan” sorarsın muhatabına...Adamlar orada devlet başkanlarını, başbakanları, etkili ve yetkili kimseleri on the record ve live (canlı yayında) ağırlıyorlar...O düzeydeki adamların edeceği sözler ertesi günü gazetelere manşet olur... Programın da amacı odur zaten...***Sen haber ve analiz yapacağın bir yabancı ülkeye muhabir olarak gidiyor ve coverage story (toparlama haber ve analiz) yapıyorsun...Bu haberleri yaparken, Türkiye’deki ünlü ya da etkili gazetecilerle görüşüp, olayları birinci elden öğrenmeye çalışıyorsun...Olayları öğrenmek ve coverage story yapmak üzere gelen bir gazeteci muhatabına hayli iddialı ve ne tarafa çekileceği belli olmayan bir soruyu sorup, istediği gibi cevap alamayınca, kameraya karşı ‘yoksa sizFethullahçı mısınız?..’ diye soru sormaz...***Polis sorgusunda böyle bir soru sorulsa sanığın avukatı ayağa kalkar...Seni soru sorarken gayet yakından takip ettim...Amacın Türkiye’de olanları, birinci elden gazetecilerden öğrenmek, ona göre bir haber-röportaj hazırlamak ve bir coverage story yapmak değildi...O gün de sana dediğim gibi 33 yıllık gazeteciye gazetecilik öğretmeye kalkma...Ters sorularmış!..Ben televizyoncu, ya da gazeteci olarak sorulan ters sorularla, başka derin bir amaç için sorulan ters soruları ayırt ederim merak etme...Sen bana mesleki açıdan niye ters soru soracaksın ki?..Ben senin canlı yayında köşeye sıkıştırmaya çalıştığın bir figür değilim ki...Sen benimle “Türkiye’deki durumu, Gezi Parkı olaylarını öğrenmek ve analizlerine yardımcı olmak için röportaj yapıyorsun...”Böyle röportaj yaptığın birisine “mini kamera eşliğinde, sen öyle misin böyle misin diye sormanın haberine bir etkisi olmayacağına göre, hangi dosyaya etkisi var acaba?..”***Sevgili Darya...Tereciye tere satma...Bana da lolo yapmaya kalkma...Senin dediğin ters soruları Türkiye’de canlı yayında kim sorarmış, git bir araştır öğren...Güzel kadınsın lafım yok...Fazlaca bir şey söyleyip gönlünü kırmayayım en iyisi...Sen yoluna ben yoluma...Ben gazeteciliğimle, sense derin güzelliğinle devam edelim kendi bildiğimiz işlere...MISIR KATLİAMI VE MÜSLÜMAN COĞRAFYADA DEMOKRASİ...Çok ince ve kurnazca bir algı yanılsaması yapılıyor Türkiye’de...İnce ve bilinçli bir şekilde yapılan bu algı yönetimi, bir demokraside ne meşrudur ne değildir sorusunu iyice muğlaklaştırıyor...Demokraside muhalefet etme serbest ve özgür bir eylemdir...Daha doğrusu serbest ve özgür bir eylem olmalıdır...Türkiye’de iktidarı eleştirmek;“Ülkenin muhafazakarlaştığını” söylemek... Güneydoğu’daki ‘barış’ projesine karşı çıkmak...Taksim’e Topçu Parkı’nın yapılmasını yanlış bulmak...Alkollü içeceklerin rahat ve serbestçe içilebilmesini savunmak...Kapalı alanda sigara içilmesinden yana olmak...Ergenekon ve diğer büyük davaların siyasi niteliklerinin, hukuki niteliğinin önüne geçtiğini söylemek...Yargının muhalifleri cezalandırmaya yönelik bir silaha doğru gitmekte olduğu kuşkusunu dile getirmek...Dört artı dört artı dört’ün laik eğitim sistemini bozduğunu söylemek...Bunlar doğru ya da yanlış, muhalefet etme hakkı ve özgürlüğünün sonuna kadar savunulması gereken alanlar...***Mesele bunları savunmak, bunlara muhalefet etmek, bunlarla ilgili uygulamaları eleştirmek değil...Mesele, bu noktalarda kendi isteklerimizin gerçekleşmemesi halinde, “bu isteklerin olması yolunda, empoze edilecek bir zor kullanma ve seçilmiş sivil yöneticileri düşürme” yoluna gitmemek...Müslüman coğrafyanın demokrasisinin önünde duran engellerden biri bu anlayıştır...12 Eylül’ün, 12 Mart’ın 28 Şubat’ın, 60 Demokrat Parti vakıasının ve Menderes‘in asılmasının altında yatan temel demokratik makas budur...***Algı yönetimlerinde yapılan “ince kurnazlık”lar, kimin haklı kimin haksız olduğu noktasını muğlaklaştırıyor... Mısır’da yüzde 51’le seçiliyor Cumhurbaşkanı Mursi...Bu seçimden sadece bir yıl sonra “ülkeyi yeterince demokratik yönetmediği” gerekçesiyle bir darbeye maruz kalıyor...Bugün Mursi yanlıları, bir yıl öncesinin demokrasiyle seçilmiş iktidar yanlısı kitleleri, meydanlarda “tutsak alınmış liderlerini” geri verilmesini istiyorlar...Darbeyi yapanlar, “seçilmiş lideri geri vermiyor, göstericilerin dağılmasını istiyor...”Dağılmayan on binlerce göstericiye ateş açıp, 170 kişinin ölümüne 7000 kişinin yaralanmasına neden oluyor ve bir katliama imza atıyorlar...***Olağanüstü hal ilan edip, sokağa çıkmayı yasaklayacaklar...Evlerde operasyon yapıp, silah zoruyla muhalifleri alıp götürmeyi planlıyorlar...Bu demokrasi değil...Hiçbir tarafı değil...Mursi’nin Mısır’da yaptıklarına karşı çıkmak, sesini yükseltmek demokratik bir hak...Mursi’nin, antidemokratik politikalarını deşifre etmek, mücadele etmek hepsi demokrasinin gerekleri ve ödevleri...Fakat Mursi’yi bir sene içerisinde askeri darbeyle devirip, tutsak alıp, liderlerini isteyen yüz binlere ateş açmak, 170 kişiyi öldürüp 7000 kişiyi yaraladıktan sonra, olağanüstü hal ilan etmek demokrasi değil, bir katliam...Avrupa Birliği, “itidal” tavsiye ediyor Mısır’da...Ne itidali?..Kime itidal tavsiye ediyorsunuz?..Tersi olsaydı yine itidal tavsiye edecek miydiniz?..Beyaz Saray, durumun vahametini kavrayıp, olağanüstü halin uygulanmasına şiddetle karşı çıktığını açıklıyor...***Müslüman bir coğrafyada, demokrasi “Müslümanlığı yok farz ederek” kurulmuyor...Hayat bu gerçeği bize gösteriyor...Dini inanışların, toplumun üzerinde “zorunlu bir yaşam baskısı yaratması” demek değil bu durum...Dini inanç bazlı bir yaşamın herkes için zorunlu olmasına karşı çıkmak bir demokrasi ve özgürlük meselesi...Burası kesin...Bu gerçek Mısır’da veya Türkiye’de muhafazakar kesimin, bilmesi ve içselleştirmesi gereken bir mesele...Vardar Ovası türküsünde “Kazanamadım rakı parası” tekerlemesine karşı çıkmayacak, o kültürü bir çeşitlilik ve zenginlik olarak benimseyecek en azından onu yok farz etmeyecek muhafazakar içselleştirme bu dediğim...***Ancak “Müslüman coğrafya bunu böyle söylediler diye, askeri hotzotla demokrasinin geleceği bir coğrafya hiç değil...”Mursi için meydanlarda toplanan ve ölen insanlar, Müslüman coğrafyaya gerçek ve dört başı mamur bir demokrasinin gelmesi için yapılan nihai mücadelenin kan döken şehitleridir...Bunu Avrupa Birliği anlar mı bilmem...Ancak bu coğrafyada Avrupa Birliği değil biz yaşıyoruz...Önce bizim anlamamız gerekiyor...Biz anlayacağız ki Avrupa Birliği gelirse onlar da öğrenecekler...Müslüman coğrafyada demokrasinin nasıl işleyeceğini...

Devamını Oku

Abdurrahim Albayrak’ın kartal pençesi yapan torunu...

14 Ağustos 2013

Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal geliyor Bayram’da Bodrum’da benim de kaldığım Palmalife’a...Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki Süper Kupa finalini, Galatasaraylı çocukluk arkadaşım Arda, kızı, İsmail Ünal ve eşiyle birlikte izliyoruz...Arda ve kızı kırmızı renkli tişörtleriyle maçı izliyorlar...Otelde Fenerbahçe ve Galatasaray formalılar hep birlikte maçı seyrediyoruz...Galatasaray’ın on kişi kalan Fenerbahçe’ye baskı kurduğu dakikalarda Arda ve kızı, benim küçük kızımMina’ya telkine başlıyorlar;- “Galatasaray’ı tut sen de Minacığım... Kırmızıları tut...” diyorlar...***Bir iki...Derken Mina da “Kırmızı kazansın... Galatasaray kazansın...” demeye başlıyor...Büyük kızım Ayşe Nazlı’yı zaten bir süre önce Galatasaray’a kaptırmış gözüküyorum...Bir süre önce annesi;- “Bu konuyu babana söyledin mi?..” diye uyardıktan sonra bana gelmişti...Utana sıkıla;- “Baba ben bir yıldır, Galatasaray’ı tutuyorum...” demişti...Önce bir acayip olmuş, sonra çabuk toparlamıştım...Hayat Fenerbahçeli annemle babama benim Beşiktaşlı olarak yaptığım hareketin aynısını kızım üzerindenbana gösteriyordu...- “Sen benim kızımsın...” demiştim;- “Nereyi istersen hangi takımı tutmak istersen onu tutarsın...”Ben biraz burulmuş, o ise rahatlamıştı...Sonraki günlerde Bülent Tulunbeni gördüğünde;- “Anlaşılan kızını transfer ettikGalatasaray’a...” diye takılmıştı...*** Küçük kızım Mina da “Lacivertler kazanmasın kırmızılar kazansın...” demeye başlayınca, içimden ikinci kızımı da Galatasaray’a kaptırıyorum duygusu geçiyor...Arda’yla kızına “Aman” diyorum, “Siz Fenerbahçe’yle uğraşın isterseniz bu gece... Müsadenizle bu kızım da bana kalsın...”Yanımda oturan İsmail Ünal konuya balıklama atlıyor...- “Reha dikkat et... Oğlunun bakıcısı Galatasaraylı... Çocuğu Galatasaraylı yapabilir...”Rahmi Koç’un Mustafa Koç ile Ali Koç’u şoförlerine emanet edişini anlatıyor...Bir süre sonra şoförün onları Beşiktaş maçları yerine Fenerbahçe maçlarına götürüşünü ve çocukların fanatik Fenerbahçeli çıktığını anımsatıyor... *** Bu arada bir Galatasaraylı hanım arkadaş İsmail Ünal’a cevap yetiştirmeye çalışıyor:- “Çocukların Galatasaraylı olmasında ne var?.. Doğruyu bulmuş olur çocuklar...”İsmail Ünal cevap veriyor:- “Ben babaları açısından söyledim...”Espri, sohbet, iğneleme devam ediyor...İsmail Ünal bana dönüyor;- “Sen bizim Abdurrahim’in (Albayrak) torununun kartal pençesi yapan hasta Beşiktaşlı olduğunu biliyor musun?..”- “Nasıl yani?..” diyorum...Abdurrahim Albayrak, fanatiklikten Galatasaray maçlarını bile izleyemeyen, en az on kez fenalık geçiren bir yönetici...Albayrak’ın torununun kartal pençesi yapan bir Beşiktaşlı olması inanılır gibi değil...***- “Gel göstereyim sana...” diyor;Cep telefonundaki resimlere bakıyorum...İsmail Ünal’la torun Batuhan Bostancı kartal işareti yapmaktalar...- “Abdurrahim Albayrak’ın kızı İlknur, Asil Bostancı’yla evli... Damat karakartal... Dolayısıyla torun Batuhan da kartal pençesi yapan bir yavru kartal...”Gözümün önüne sevgili Abdurrahim Albayrak geliyor...Deli Galatasaraylılığı...Maçları izlerken kendini yere atan, tutamayıp başkalarının üzerine düşen halleri, kalp spazmı geçiren nöbetleri...Hayatın karşınıza getirdiği tesadüf gibi görünen olaylara bakın...Bunların arkasında hepimizinçıkartacağı dersler var...- “Ne kadar fanatik olursanız olun, evren size öyle bir oyun oynar ki, kendi fanatikliğiniz çocuklarınız ya da torunlarınızda ters teper...”Aziz Yıldırım’ın kızı hasta derecede fanatik bir Galatasaraylı’yla evli...Benim büyük kızım Galatasaraylı oldu gibi...Abdurrahim Albayrak’ın torunu “Kartal pençesi yapan Beşiktaşlı bir yavru kartal...”***Demek istiyor ki hayat; “Deli gibi aşık olduğunuz takımlarınızın dışındaki takımlara ve renklere aynı saygıyı duyun... Zaten ya çocuklarınız ya da torunlarınız o takımların fanatik taraftarı olacak... Siz en iyisi her takıma saygı ve sevgide kusur etmeyin... Çünkü bütün takımlar aslında sizin bir parçanız... Sizin parçalarınız da o takımların...”Ben bu ibret dersini alıyorum almasına da, yine de bir kurt içimi kemiriyor...- “Beni annemle babamın Fenerbahçe’sinden, Beşiktaş çocukken transfer etti... Kontenjan dolmuş mudur acaba?..”Umarım yeni bir transfer daha olmaz bu kez de benden Fenerbahçe’ye..:))GAZETE YAZARLIĞINA HOŞ GELDİN ALEN...Ben Sabah gazetesinde yazarken, bizim Çarşı’nın tribünü lideri Alen Pas Fotomaç’ta yazıyordu...Sonra ayrıldı oradan...Alen bir yengeç burcu...Kaleminden akan bir duygu seli var...Hayatı bilirim...Hakkınızdaki zaman içinde oluşmuş kimlikleri medya değiştirmeye yanaşmaz...Yirmi yıl önce, Atina’dan İstanbul’a dön-müştüm...Nokta dergisinde o günlerde yazı yazmaya başlayacaktım...Bülent Şemiler Nokta’nın patronuydu...Kıbrıslı milliyetçi bir işadamıydı ve benim Atina’dan yazdığım yazılarla, televizyon haberlerini yakından izlemişti...- “Artık bizde dış haberleri bir güzel harmanlarsın...” dedi...***İki tam sayfalık bir köşe verdiler bana...Altı yedi yazı yazıyordum, o iki tam sayfada...Sayfalarda her şey vardı, tek bir şey yoktu...Dış haberler ve Atina’da ne olup bittiğine dair bilgiler...Şaşırmıştı Bülent Şemiler;- “Yahu hiç dış haberler yazmıyorsun köşende...” dedi...- “İçimden gelmiyor... O işleri yıllarca yaptım... Şimdi başka işler yapmak istiyorum...” diye cevap verdim...“Reha Muhtar Atina’dan Bildiriyor” imajını, “Televizyon habercisi Reha Muhtar’a çevirene kadar” atla karayı seçmiştim...Sonra da televizyon haberciliğini, köşe yazarı Reha Muhtar’a çevirmek “deveye hendek atlatmaktan güç bir hale geldi...”***Durumu bildiğimden Alen’i tribün lideri olarak bilen medyanın bir türlü Alen’in güçlü kaleminin yaratacağı etkiyi fark edememesine hayıflanıyordum...Akşam gazetesi nihayet Alen’in hakkını teslim etti...Bugün ilk yazısı yayınlanıyor Akşam’da Alen’in o muhteşem kalemiyle...Hoş geldin sevgili kardeşim köşe yazarlığına ve gazete sayfalarına...

Devamını Oku

Cemaat yerel seçimlerde kime oy atacak?..

13 Ağustos 2013

AKP ile Fethullah Hoca Cemaati tartışması son günlerde yeniden gündeme oturuyor...Cemaatin önde gelen yazarlarıyla, AKP hükümetine destek veren ağır ve etkili kalemler arasında süren tartışmanın “görünmeyen bir ekseni” var...Türkiye önümüzdeki on yıldaki “kaderini belirleyecek” bir seçim yaşayacak...Bu sözüme;- “Yahu her seçim ülkenin kaderini belirler” gibi, vasat ve midiokr türden cevap verenleri şimdiden duyar gibiyim...Elbette her seçim ülkenin kaderini belirler...Fakat önümüzdeki Mart seçimi, yapılma amacının ötesinde bir anlam taşıyacak... Yerel seçim “ülkenin Belediye Başkanları’nı belirlemekten çok, Türkiye’nin yeni dönem iktidarını ve yeni Cumhurbaşkanı’nı” belirleyecek...***Bu seçimlerde “AKP’yi bitirmeye azmeden” muhalefet ve güçlü lobiler, “yerel seçim sonuçlarının geniş kitlelerde yaratacağı algı farklılığının“ üzerine bir politika inşa ediyorlar... Şöyle ki;AKP son genel seçimlerde yüzde 50 oy aldı...Muhalefet, bütün algı yönetimini AKP’nin yüzde 50’lik oy oranına göre yapıyor...İktidar yüzde 50’den ne kadar geriye düşerse, o kadar yıpranmış, oyları düşmüş, başarısız olmuş ve millette güvenini yitirmiş olacak...Oysa yerel seçimlerde AKP’nin yüzde 50’leri bulması mümkün değil...AKP son yerel seçimlerde sadece yüzde 38.8 aldı...Yerel seçimler baz alındığında yüzde 11’lik bir artış mümkündeğil...Konuyu açalım;AKP 2007 Temmuz’undaki genel seçimlerde yüzde 47 oy alıyor...Oylarında yüzde 36 olan bir önceki genel seçime göre inanılmaz bir yükseliş var...Bu seçimlerden iki yıl sonra ise, 2009’da yerel seçimler yapılıyor...Yerel seçim sonuçlarında, iki yıl önceki genel seçimlere göre büyük bir düşüş yaşanıyor...AKP Belediye seçimlerinde ancak yüzde 38.8 oy alabiliyor...YANLIŞ BİR HESAPBir anda yüzde 47’den yüzde 38.8’e düşen oy oranı, “AKP iktidarı için hezimet”, muhalefet için bir “zafer” olarak algılanıyor...Deniz Baykal bunun ertesinde CHP Genel Başkanlığı’ndan apar topar düşürülüp, yerine genel seçimleri kazanması için Kemal Kılıçdaroğlu geçiriliyor...İktidarı düşürmek isteyen lobilerde “AKP’nin biraz daha silkelenirse düşeceği” görüşü hakim oluyor...2011 genel seçimleri yaklaşırken, yerel seçimlerdeki bu düşüşün “iktidarı düşürecek bir genel seçimi hazırladığı” fikri dost sohbetlerinde ve yabancı büyükelçilerle yapılan görüşmelerde açıktan seslendiriliyor...***Yanlış bir hesap bu!..Yanlış olduğu genel seçimlerde ortaya çıkıyor...İki yıl önce yüzde 38.8’e düşmüş görünen AKP bir anda oylarını yüzde 50’ye çıkartıyor...Oysa AKP’nin oyları ‘yüzde 47 olan’ bir önceki genel seçime göre sadece yüzde 3 oranında artıyor...Yerel seçilerin özelliği farklı...Yerel adaylara direkt giden oylar, partilerin üzerinde bir karakter sergiliyor...MART SEÇİMLERİNDE AKP KAÇ OY ALACAK?..Şimdi Mart ayındaki seçimleri bekliyor Türkiye...Bu seçimlerde “AKP’nin başarılı görünmek için oy barajı yüzde 50 olarak gösterilecek...”Oysa AKP’ye göre;- “Yerel seçimlerle genel seçimler Belediye Başkan adayların kimliğine giden oylardan dolayı farklı sonuçlar çıkartıyor. Bu seçimlerde bir önceki yerel seçimlerde alınan yüzde 38.8’lik oy hesaba alınır... Yüzde 38-40 bandında alacağımız oy, AKP oylarının korunduğuna işaret eder...” ***Mart ayının sonundan itibaren “kamuoyu üzerinde büyük bir algı yönetme savaşı” başlayacak Türkiye’de...Muhalefet ve AKP’yle ten uyumu sağlamayan lobiler; “Yüzde 50’nin altında çıkacak her sonucu Gezi Parkı olaylarıyla yıpranan iktidarın bir sonucu gösterecekler...”İktidarı bu yolla “sallandırmanın” hesabını yapacaklar...Fethullah Hoca Cemaati ve son günlerde ortaya çıkan “tartışmanın kodları işte tam burada yatıyor...”Cemaat “yerel seçimlerde nasıl bir tavır alacak?..”Kime oy atacak?..Cemaat gibi örgütlenmelerin, “yerel seçimlerdeki etkisi genel seçimlere oranla daha yüksek...”***Belediye Başkan adaylarının kimlikleri oyları yönlendirdiğinden, “parti etkisi bu seçimlerde sınırlanıyor...”Cemaat seçimlerde nasıl davranacak?..AKP’li adaylara mı yönelecek?..“Muhalefet ve değişik lobilerin çizgisindeki adaylarla mı ittifaka girecek?..”Yoksa kendi desteklediği bağımsız adayları çıkartıp, AKP oylarının düşmesine dolaylı zemin mi hazırlayacak?..Cemaat AKP iktidarının artık kendisini dost ve müttefik görmediğini düşünüyor...İktidar ise Cemaat’in kendisini düşürmek isteyenlerle kol kola davranıp ve farklı ittifaklara yöneldiği kanısını taşıyor...TARTIŞMADAKİ FARKLILIKLAR...Ekrem Dumanlı’nın Zaman gazetesinde dünkü yazısı ve özellikle son bölümü çok ilginç noktalar taşıyor...Tartışmanın gizli kodları var o bölümde...Şöyle yazıyor Ekrem Dumanlı;- “Güya Cemaat içinde anket yapmışlar da büyük bir çoğunluk; ‘Kim ne derse desin oyum AK Parti’ye...’ demiş...Bunu uyduranların niyeti önde görünenleri itibarsızlaştırmak olmasa gülüp geçmek lazım...Bu tür uyduruk operasyonlar kitleyi kenetler...Anketçilerin ağır bir tokat yemesine sebebiyet verir...Hiç gerek yok böyle palavralara...Hem hiç endişe etmeyin...Zamanla sular durulur...Gerçek dostlar dönemsel şovalyelerden ayrışır...”Cemaat açısından çok önemli bir yazar Ekrem Dumanlı...Meali şu o sözlerinin;- “Bize karşı yürütülen kampanya, ters teper...Oysa savaşlar ve kampanyalar durulursa, Cemaat doğal olarak AKP’yi tercih eder seçimlerde... Endişe etmesin kimse...Kimin dost olduğu o zaman görünür...”***Madalyonun bir yüzü bu...AKP tarafında durum ise tersten aynı özellikleri taşıyor:Cemaatle girişilen “bu tartışmaların kendi tabanını birleştirdiğini ve tazelediğini” düşünüyor AKP’nin kurmay heyeti...“Muhatapları”nın, kendilerini iktidardan ne pahasına olursa olsun düşürmeye çalışan “yol arkadaşlarından” uzak durmalarını arzuluyor...Onlarla işbirliği halinde bulundukları kanısında...Tartışmanın kodları budur...Yerel seçim kampanyasında pozisyonlar netleşecek...Gelişmeleri bu zeminde okumakta yarar var...EVLİ BİR ADAMIN BARDAKİ GECESİ... Bir işadamı bara gitmişti...Bara oturdu ve kendisine bir duble martini sipariş etti...İçkisini bitirdikten sonra gömleğinin cebine bir göz attı...Ardından barmene dönüp bir duble martini daha istedi...Barmen bir duble martini daha hazırladı ve adama verdi...Adam bir süre sonra içkisini bitirdi ve boş bardağını barmene doğru sürerken, yine gömleğinin cebini açıp içine baktı...- “Bir duble martini daha verir misin?..” dedi...***Barmenin ilgisini çekmişti durum... Fakat ses etmedi... Üçüncü duble martiniyi işadamına uzattı...Adam üçüncü dubleyi de bitirdi ve ilk seferinde olduğu gibi, yine gömleğinin cebine bir göz atıp barmene döndü:- “Bana bir duble martini daha verir misin?..”Barmen artık meraktan ölecekti...- “Bana martini istemeden önce her seferinde gömleğinizin cebine niye baktığınızı söylemezseniz, size martini falan vermeyeceğim...” dedi...- “Karımın fotoğrafına bakıyordum...” diye cevap verdi adam;- “Ne zaman gözüme güzel görünecek gözüme... İşte o zaman eve gitme zamanı gelmiş olacak...”

Devamını Oku