İstanbul Büyükşehir Belediye takımını çalıştırırken Abdullah Avcı “genç ve istikrarlı” bir teknik direktör olarak eşitlerinin arasından sivrildi...
Milli Takım’a taze bir kan, genç bir aşı, yenilenmek için fırsatı vereceği düşünüldü...
Az buz bir zaman değil Abdullah Avcı yönetimindeki Milli Takım’ın silkinemediği iki yıllık süre...
Takımlarda istikrar önemli...
Fakat iki yıl bir Hoca için, az buz bir zaman değil...
Doğru düzgün hiçbir kıpırtı görülmüyor Milli Takım’da...
Futbolun iki önemli özelliği var...
Hiçbir teknik direktör ya da futbolcuyla ilgili önyargı yapmayacaksın...
İyi yönetebileceğine ya da oynayabileceğine inanıyorsan karar verirken çok mütereddit davranmayacaksın...
Abdullah Avcı olayında da, “genç yetenekli ve istikrarlı” olduğu için Avcı‘dan yana oy kullandım...
Futbolun ikinci bir gerçeği daha var...
Olmayan bir işte de “takıntı” yapmayacaksın...
Başka zamana bırakacaksın...
Bir dahaki sefer, şartlar farklı olduğunda durum da farklı olur diyeceksin...
Burak Yıldırım Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta istendiği gibi olmadı...
Bugün Avrupa’nın en pahalı futbolcularından biri...
- “Fatih Terim hem Galatasaray’ın hem de Milli Takım’ın Hocası olsun” sesleri son günlerde arttı...
Terim, Abdullah Avcı’yla yollar ayrılırsa Takım Teknik Direktörlüğü teklifini kabul edecektir...
Bu iki görevi layıkıyla bir arada yürütebileceğine inanıyor Fatih Terim...
Terim’e bu görevi vermeyi istemek doğru bir karar...
Bunu görebilmek için Fatih Terim’le Galatasaray’ın yollarının üçüncü kez birleşmesini iyi analiz etmek gerek...
Fatih Terim Galatasaray’a ilk geldiğinde “çok zeki ve çok hırslı” bir teknik direktördü...
Terim ikinci kez Galatasaray’a döndüğünde ise “hırsları törpülenmiş, buna karşı yenilgiye uğradığını düşündüğü için demoralize olmuş bir ruh hali içerisindeydi...”
Milan’da yaşadıklarını kolay kolay hazmedemediği belliydi...
Onca başarıdan sonra gelen ani düşüş, kişiliğinde üstesinden kolay gelemeyeceği hasarlar bırakmıştı...
Ancak Fatih Terim’in Milli Takım Hoca’lığını bir kez daha yaptıktan sonra, geldiği üçüncü ve son Galatasaray macerası artık Hoca’nın “ustalık ve olgunluk” döneminin kesin izlerini taşıyor...
Büyük futbolcularla, kaprisi bol olması beklenen kramponlarla, tek başına star olma özelliğine sahip yıldızlarla uyum içinde çalışıyor Terim...
İstim üzerinde bir kadroyu futbolcunun adına ve ağırlığına bakmadan sürüyor sahaya...
Sneijder’dan Burak Yılmaz’a, Drogba‘dan Melo‘ya, Selçuk İnan’dan Muslera‘ya uzanan bir futbolcu zincirini yönetmek tecrübe ve olgunluk isteyen bir mesele...
Son dönemde Fatih Terim’de bu özellikler açıkça görülüyor...
Bu kadro üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde kendisinin direkt çalışmaları ve çabalarıyla kuruldu...
Üç yıl önce Galatasaray futbol takımı ligde klasmana oynayan, UEFA Avrupa Ligi’ne bile gitme başarısı gösteremeyen bir takım hüviyetindeydi...
O takımdan, Şampiyonlar Ligi finalini amaçlayan, uluslararası yıldızlarla dolu uyumlu bir takım yaratmak usta işi bir teknik direktörlük becerisidir...
Milli Takım dünya standartlarını yeniden yakalamak istiyorsa, dünya standartlarında bir teknik direktör olduğu tartışmasız kabul gören Fatih Terim’le yolunun kesişmesi zaruridir...
Galatasaray’ın başında olduğu için zaten Türkiye’deki futbolun içinde, hatta tam göbeğinde...
Bu ülke, Rus Milli Takımı’nı çalıştırırken bir yandan da Türk Milli Takmı’nı hazırlayan Hiddink’leri gördü...
Fatih Terim tercihinde tartışılacak hiçbir nokta yok...
Galatasaray’ın da buna “hayır” demesi beklenmeyecek...
Öyleyse “daha iyi günler göreceğiz çocuklar galiba...”
DOSTLUK...
Hayatımın en zor günlerinde hep “varlığından güç aldığım” sayılı dostlarımdan birisiydi İpek (Durkal)...
İnsanın en temel ihtiyacı, “birileri tarafından anlaşılmak ve bu evrende yalnız olmadığını” bilmek...
Birileri bazen sadece tek bir kişi bile bizi anladığında ruhumuzda güller açıyor...
Bu dünyada yalnız olmadığımızı hissediyoruz...
Başımıza gelen belaları bela olarak addetmiyoruz...
Hayatı paylaşarak ve dayanışarak karşılıyoruz...
Bu gerçeği yıllar sonra başıma gelen onca olaydan sonra fark ettim...
Ben bir tek çocuğum...
Çocukluk ve gençlik yıllarım, “hayatın baş etmekte güçlük çektiğim sorunlarıyla karşı karşıya geldiğimde, kendime dönüp, kendi ruhumun derinliklerinden ilham aramakla geçti...”
Kendime dönerim ben...
Kimselerle fazla bir şeyler paylaşmam...
Kimselerin söylediklerinin peşinden gitmem...
Öyle anlarda “her kafadan çıkan değişik bir sesin, hayatımı iyice içinden çıkılmaz girdaplara sürükleyeceğini” bilirim...
Fazla oralı olmam...
Kendi sesimi dinlemeye, onunla haşır neşir olmaya çalışırım...
Ancak yalnız olmanın “ağır bir bedeli” vardır...
İnsan her zaman kendisiyle çok sağlıklı bir iletişim kuramaz...
Özellikle “bunalım” zamanları, insanın iç sesiyle konuşmasını “obsesif duyguların etkisine sokabiliyor...”
Öyle anlarda, yakınınızda dost olarak bildiğiniz bir ses her şeyi huzura erdiriyor...
İpek (Durkal) öyle birisi benim için...
Dün sabah babasını kaybettiğini öğrendim...
Birkaç hafta önce de Celal (Kazdağlı) babasını kaybetmişti...
Böyle anlarda “sadece yalnız olmadıklarını bilmeleri” için çaba harcıyorum...
Dün kalktım İstanbul’a geldim...
İki satır görebileyim, konuşabileyim arkadaşımla diye...
Hayat bize, hep bir şeyleri öğretmekle meşgul...
Ruhlarımızı eğitmekle, en katlanılmaz denilen acılara katlanabileceğimizi göstermekle...
Bir yaz sonu, bir acılı haberin sınadığı dostluklardan geçiyoruz...
Sevgiyle, paylaşmayla ve dayanışmayla...

