Erken yaşta babalarını kaybeden kardeşlerin hikayesi...

Haberin Devamı

Ölümünden dört yıl önce; annelerinden ayrıldığı için, evine gitmedikleri dışarıda buluştukları babasını protesto etmekte haklı mıydı Can?..

- “Babam gibi birini görmedim” dediği kız kardeşi şöyle cevap veriyordu bu soruya;

- “Her hafta sonu arabasıyla Eskişehir’den İstanbul’a gelip, beni ve abimi okuldan çıkartır gezdirirdi...

İstanbul’un en lüks lokantalarına, operalara, tiyatrolara götürürdü... Ne istiyorsak alırdı... Okula eliyle bırakırdı... İnanılmaz bir sevgi yumağıydı...”

***


Pişmanlık Can’da da vardı...

Ölümünden duyduğu üzüntüden daha fazla üzüntü duyacak kadar... Babası öldüğünde; henüz 23 yaşındaydı...

Öldüğü gün, annesine, ablasına, kız kardeşine ve annesini kaybetmiş kuzeni Ayşe’ye;

- “Babam yok... Artık ben varım...” dedi...

Berlin’de üniversiteyi bitirmek için önünde iki yılı daha vardı... Böyle olmasına rağmen, bu gerçeği o sırada seslendirmekte sakınca görmemişti...

***


Sonraki yıllarda kız kardeşinin her şeyiyle yakından ilgilendi... En büyük arzusu çok sevdiği kız kardeşinin, İngiltere’ye gidip yüksek lisans okumasıydı...

Babalarının da vasiyeti okumaları yönündeydi...

Ancak Almanya’dan döndüğü günlerden birinde kız kardeşi, Mehmet isimli bir gençle karşılayacaktı onu...

Kız kardeşi, Mehmet’ten bahsetmişti kendisine, fakat Can’ın aklında kız kardeşinin “okuması gerekliliği yönündeki istikbali” vardı...

Mehmet’e bir mektup yazdı...

- “Bu kız çok iyi bir kızdır... Senden tek isteğim onun okumasıdır... Çünkü yaşı daha çok küçük...”

***


Bu mektubu yazdığı Mehmet’in bir süre sonra kayınbiraderi olacağını bilmiyordu...

Hayatının da en yakınında geçeceğini...

En fazla güveneceği insanlardan biri olacağını...

Mehmet ise; Cumhuriyet gazetesine girdiği gün tanıştığı kız kardeşi olan genç kıza hemen ertesi günü evlenme teklif etmişti...

Can’ın mektubunu dikkate aldılar, genç kızın üniversiteyi bitirmesini beklediler...

Kız kardeş üniversiteyi bitirdiği yıl evlendiler...

Can da mutluydu artık...

***


Ben “Can” isimli genci gazetelerde, dergilerde, değişik neviden mevkutede adını defalarca gördükten, hakkında onlarca yazı okuduktan sonra tanıyabildim...

Ben tanıdığımda yaşını başını almış, kerli ferli dedikleri türden, durmuş oturmuş bir adamdı...

Çok sevdiği, ona babaları öldüğü 23 yaşındayken ‘baba olacağına’ söz verdiği kız kardeşinin evinde tanıdım onu...

Kız kardeşi; “Abim benim babam gibidir” demişti bana;

- “Hayatta baba nasıl kızına her durumda sahip çıkarsa, o da bana öyle sahip çıkar... Çok genç yaşta kaybettiğim babamın yerine abim var hayatımda... Onsuz yapamam...”

***


Şaşırmıştım...

Değişik bir adamdı...

Zekiydi, akıllıydı ve iyi eğitimliydi...

Bunlar belli olan özellikleriydi...

Ancak nahif bir tarafı vardı...

Bu tarafı hemen kendini belli etmiyordu...

İngilizler’in straight (doğru, düz) dediği türden bir adamdı...

Muhatabının nasıl söylediğine, vücut diline değil, ne söylediğine bakıyordu...

Sözler önemliydi onun için...

Nasıl söylendiği ve hangi amaca hizmet etmek için söylendiği değil...

***


O zamana kadar, tam da hatırlayamadığım bir sürü şey okumuştum hakkında...

Uluslararası finans çevreleriyle içli dışlı ilişkileri!..

Siyasetler ve iktidarlar üzerinde etkin ve yönlendirici konumlamaları...

Falan filan...

Halbuki hiç öyle biri gibi durmuyordu...

Medyanın hakkında yarattığı algıyla karşımda duran adamın üzerimde bıraktığı gerçek izlenim arasında dağlar kadar fark vardı...

Bir kez daha yaratılan medya algısının kurbanı oluyordum...

Tanıştığımızda bana;

- “Sen hiç basında yer alan adama benzemiyorsun...” demişti...

Belli belirsiz gülümsemiştim...

İçimden;

- “Siz de medyada hakkınızda yaratılmış imaja hiç benzemiyorsunuz...” diye geçirmiş, ama söylememiştim...

***


Medya algısıyla yönetilen bir dünyada yaşıyorduk...

Medyanın yarattığı algı üzerinden birbirini ilgisi alakası olmayan imajlar ve görüntülerle tanımak zorunda kalan iki insandık...

Hayat bizi birbirimizle fiziksel olarak karşılaştırmasa, böyle tanımaya devam edecektik...

Sonra kız kardeşinin hayatında ne kadar önemli olduğunu anlattı bana...

Babasını ne kadar çok sevdiklerini...

Annesinden sonra bir başka kadınla evlenmesini içlerine bir türlü sindiremediklerini...

Babalarının onlar için nasıl her türlü fedakarlığı yaptığını...

Gençlik günlerindeki belli belirsiz tepkilerinin üzerlerinde yarattığı pişmanlığı...

Bir hayatın acı, tatlı ve gerçek duygularla örtüşmüş dramasını dinlemekteydim...

Etten, kemikten yapılma insana has şeylerdi dinlediklerim...

Duygulanmış Ege denizinin maviliklerinde dalıp gitmiştim bir süre...

***


Şimdi onun anlattıklarının kitabı var elimde...

Yazı boyunca anlattığım, 23 yaşında Almanya’da üniversitede okurken babasını kaybeden ve ailesi için “baba” olma gö- revini üslenen kişi, Can Paker...

“Geriye Bakmak Yok...” onun yeni çıkan kitabı...

Çok sevdiği hayat boyu kol kanat gerdiği ve ona ‘baba’ eksikliğini hissettirmediği kız kardeşi ise Canan Barlas...

Kız kardeşinin gazetede işe başladığı gün tanışıp bir gün sonra evlilik teklifi aldığı Mehmet isimli genç de Mehmet Barlas...

Kitapta, bütün bir tarih var aslında...

Oysa ben, aileyi ve insanı anlatan sayfalarını okudum görür görmez...

Hayatı “medyanın aksettirdiği sanal algılar üzerinden değil”, kalemin gerçek durduğu yerden okursanız, karşınıza duygu dolu bambaşka bir hayat hikayesi çıkıverir...

Can Paker’in, Canan ve Mehmet Barlas’la öyküsü de böyle bir hayat hikayesi işte...

(Geriye Bakmak Yok... Fatih Vural... Bir Can Paker kitabı... Alfa Yayınları...)

GAZETECİLİK VE ÇİFTE STANDART...

Gazetecilere yapılan hiçbir haksızlığı doğru bulmuyorum...

Hayatta benim işimden olmamın müsebbibi olan gazetecilerin, meslektaşların mağdur olmamaları için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum...

Birçok gazeteci arkadaşım bu dönemde değişik nedenlerle işlerinden ayrılıyor...

Allah’tan geçmişe göre, çok önemli bir fark var gazetecilerin işlerinden ayrılmalarında....

***


Geçmişte işten ayrılmalarda, kendinizi ifade edecek hiçbir mecra bulamazdınız...

Bütün kapılar yüzünüze kapanırdı aniden... Haksızlığa isyan edecek bir gazete sayfası değil, bir kesekağıdı bile bulamazdınız...

33 yıl içinde en az dört beş kez “iktidarlar, siyasi erkler, derin ulusal ve uluslararası lobiler”in etkisiyle gazetecilik mesleğine ara vermek zorunda kaldığımda, telefonlarımı kapatırdım...

Kimselerin sesini duymak istemezdim... Neden sonra bakar ve anlardım ki; “zaten kimsecikler aramadılar...”

***


O günlerin herhangi birinde “tantanalı destek bir yana, bir mütevazı geçmiş olsun”u bile çok gördü nice meslektaşım bana ve bizlere...

Ben öyle olmamaya çalışıyorum... Mutluyum ki, artık gazeteciler için her daim devam eden bir medya mecrası var...

Herkes her şekilde görüşünü, düşüncesini aktarıyor, anlatıyor, paylaşıyor...

Gazetecilerin hiçbir şekilde susmaları, susturulmaları mümkün değil artık... Keşke bazı dostlar ve meslektaşlar bir zamanlar sesi hiç çıkamayacak durumda olanlardan, bir dost selamını esirgemeselerdi...

DİĞER YENİ YAZILAR