On beş gün kadar önce, tweeter hesabımda yirmi otuz kişilik bir azalma meydana geldi...
Anlayan arkadaşlara sordum “Beni tweeter’da izleyenler mi azalıyor?..” diye...
- “Hayır” dediler...
- “Tweeter merkezinde sahte tweeter hesaplarını kaldırıyorlar... Yüz binlerce sahte tweeter hesabı kaldırıldı... Bir milyon izleyici kaybetmiş görünenler var... Sahte izleyiciler onlar... Sende 2O-30 kişilik azalma bu sahte tweet hesaplarının kaldırılmasıyla ilgili... İzleyici sayın falan düşmüyor... Merak etme...”
- “İyi...” dedim, “bilgilendim rahatladım...”
Hayatın hiçbir alanında üçkağıdı sevmediğimden, sahte tweet gibi işlerle alakam olmuyor doğal olarak...
Benim olmuyor ama benim üzerimde “iğrenç suçlar işleyen” tweet hesapları öylece duruyorlar...
Kim olduğunu tahmin ettiğim “derin psikolojik savaş merkezlerine mensup” birileri, “Reha Muhtar Atina” diye bir tweeter hesabı almışlar...
Hesapta şöyle yazıyor;
- “Ben gerçek Reha Muhtar değilim... Bana küfretmeyin...”
Adınızı girdiğinizde kendi hesabınızla birlikte bu hesap görünüyor...
Akılları sıra, “tweet atanların
aklına Reha Muhtar’a küfür etmeyi sokacaklar...”
- “Bana küfür etmeyin ben gerçek Reha Muhtar değilim...” diyerek...
Böylesine pis ve iğrenç yöntemlerle, akılları sıra psikolojik savaş yapıyorlar...
Mafyanın belaltı yöntemleri, soğuk savaş taktikleriyle, muhataplarını itibarsızlaştırma çabasındalar...
Reha Muhtar Atina hesabını alan suç şebekesinin çalışması, sadece bundan ibaret değil...
Çocuklarımdan ayrı kaldığım, o berbat günlerde, bu tweeter hesabı inanılmaz bir tesadüfle!!! sahte hesaptan, benim SHOW TV ve Akşam gazetelerinin o günkü patronu Mehmet Emin Karamehmet’e küfür eden tweetler attığım intibaını yarattı...
Bu hesap, aniden benim adıma; Mehmet Emin Karamehmet’e saydırmaya başladı...
O günlerde SKY Türk’e ve Akşam gazetesine çöreklenmiş “derin işlerle uğraşan” bir klik vardı...
Bir yandan; Reha Muhtar Atina tweeti Mehmet Emin Karamehmet’e ben yazıyormuşum gibi saydırıyor!!, diğer yandan Akşam gazetesinde ilginç bir şekilde aleyhime haberler çıkıyordu...
Ben “Mehmet Emin Karamehmet için, berbat şeyler söylemiş gibi gösteriliyordum...”
- “Akşam gazetesindeki bu haberler neyin nesidir?..” diye sorulursa, “o da eski patronuna saydırıyor” cevabı veriliyordu...
Bunun adına “basın özgürlüğü” deniyordu...
Durumu belgeyle tespit ettirdim...
Grubun o günkü CEO’su Serdar Çalaoğlu’na haber verdim...
Burası Türkiye’ydi elbette...
İlginç bir ülkeydi...
İşlenen suçlar “basın özgürlüğü”-ne, suçları işleyenler de kafalar karıştırılarak “gazeteci” sıfatına layık görülürdü...
“Gazetecilik adı altında öyle suçlar işlenirdi ki” siz gerçek gazeteciliğe yönelik baskıları protesto edebilmek, gerçek gazetecilerin özgürlüğünü savunabilmek için atla karayı seçerdiniz...
Güç ve iktidar sahipleri, “psikolojik savaş yöntemleriyle, sosyal medyada sahte tweet hesaplarından yönetilen pislik saldırılarla, ayyuka çıkmış suç unsurlarını” gösterip, “biz gazetecilere bir şey yapmıyoruz ki” derlerdi...
At iziyle it izinin birbirine karıştığı yerlerde, “Atları da vurmak” adettendi...
Bugün Türkiye’ye getirmek için bütün kulüplerin yarıştığı Mircea Lucescu isimli dünya çapındaki futbol adamı zamanında bu ülkeyi niye terk etmek zorunda kalmıştı bilir misiniz?...
Bir Romen atasözünü söylediği için...
O atasözünü söyledi diye, o günlerde Futbol Federasyonu, Mircea Lucescu’nun Türkiye’de aylarca ceza alacağını söyledi...
Kulübü çok istemesine rağmen, bu ceza karşısında teknik direktörüyle yola devam edemeyeceğini düşündü...
Neydi biliyor musunuz o söz;
- “Köpekler istedi diye atlar ölmez...”
Türkiye’de birileri o günlerde bu sözü hiç hazmedememişti...
ÇOCUĞUN OLDUĞU ZAMAN UYUŞTURUCU MESELESİ...
Kendi hayatımda, çocukluk yıllarının ve tecrübelerinin önemini bildiğimden, çocuklar konusunda oldum olası çok hassastım...
Ayşe Nazlı hayatıma girdikten sonra, hayatım daha da değişti...
Bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüğün onu “baş edemeyeceği tecrübeler”in altında ezmek olduğunu biliyordum...
Yarası bir ömür boyu sürerdi...
Önceki gece bir dost sofrasında sohbet ediyordum...
Kolej yıllarımdan beri New York hayatımın önemli duraklarından biriydi...
New York renkti...
New York çeşitti...
New York dünyanın ulaştığı medeniyetin düzeyiydi...
New York sanattı...
New York bilimdi...
New York özgürlüktü...
Sohbet devam ederken New York’ta iki çocuğunu büyütmek durumunda olan bir anne söz aldı:
- “New York mu?..” dedi...
- “Allah korusun... 13 yaşındaki çocuğumu uyuşturucu batağından kurtarabilmek için ne çektiğimi bir Allah bilir bir de ben... Bir arkadaşı eve oynamaya gelmişti... Onlar oynarken gizlice eşyalarını kontrol ettim misafir çocuğun... Uyuşturucu çıktı... O sinirle üzerlerine yürüdüm... Çocuğun babasını telefonla aradım, evine ziyarete gittim... İranlı Amerikalı zengin bir adamdı... Beni dinledi dinledi... ‘Siz ne karışıyorsunuz benim çocuğumun ne kullandığına’ dedi... O an sözün bittiği yerdi... ‘O zaman çocuğunuz benim çocuğumu bir daha görmeyecek...’ deyip evden kaçarcasına uzaklaştım... Böyle bir yer New York... Çocuk yetiştirilmez orada...”
Uyuşturucu haberleri çıktığında çok dikkatli ve hassas davranırdım televizyonda haber yaparken...
Erol Aksoy’un bir sözünü unutmam;
- “Sen...” derdi, “Bazı haberleri yaparken çok dikkatlisin... Bir de çocuğun olsa daha da farklı davranacaksın...”
Tam anlamazdım ne demek istediğini...
Şimdi uyuşturucuyla ilgili haber çıktı mı, olaya gazetecilik habercilik ve özgürlükler açısından değil, çocuklar açısından bakıyorum...
Ünlü sanatçıların “rol model” olduğu bir toplumda, uyuşturucu haberlerine dikkat kesiliyorum...
Konservatuvarda okumuş bir arkadaşım şöyle demişti;
- “Konservatuvarda yeniydik... Üst sınıflardan bir genç çocuk piyano çalıyordu... Ot içiyormuş o sırada sigara tütününe karıştırmış bir şekilde... Bizi gördüğünde sigarasını bize uzattı... ‘İster misiniz?’ diye... Hiç unutmam o görüntüyü... Bu kadar doğaldı...”
Onu dinlerken, “bu tip rol modellerin olduğu bir konservatuvara çocuğumu öğrenci olarak göndermek istemeyeceğimi” düşünmüştüm...
Bu işlere hiç bulaşmadım...
Fakat yeterince içki ve sigara tükettim...
Bunların yaratıcılığı tetiklediği, performansı güçlendirdiği ve sanat icra ederken doping etkisi yaptığı tamamen bir safsatadır...
Bana da öyle gelirdi...
Biraz içki, duyguları daha iyi çıkartır ve sanatçı performansını artırır diye düşünürdüm...
Hiç içki içmediğim son yıllarda, yaşam performansıma bakıyorum, aradaki fark, içki içmediğim yıllar lehine inanılmaz...
Kafamın ve belleğimin işleyiş biçimi bir mucize gibi...
Her şey taze...
Her şey yeni...
İçki, sigara veya uyuşturucunun yaratıcılığı artırdığı koskoca bir yalan...
Yalanlar üzerine kurdurulmuş hayat bize...
Yalanlardan kurtulurken, çocuklara yük bindirmemek için, ne yapılabilir onu düşünüyorum?..
Uyuşturucu kullanan ve rol model olanlar da bunu düşünseler iyi edecekler...

