Ağır mahkumiyetler geldi dün...
Ergenekon örgütünün var olduğuna inanmayanlar, kararları bütün güçleriyle protesto ediyorlar...
Ergenekon örgütünün varlığı ihtimalini baştan ciddiye alanlar, uzun yargı sürecindeki “hataların” oluşturduğu mağduriyetlerden sonra şimdi şaşkın vaziyetteler...
Bu kadar büyük cezaların haklı olup olmadığı konusunda müteredditler...
Mahkumiyetlere sempatiyle yaklaşmıyorlar...
Üçüncü kesim;
Ergenekon davasını baştan itibaren destekleyen, varlığına ve hükümete yönelik darbe girişimine inanan kesim ise; mahkemenin mahkumiyet kararlarını tartışmıyor... Onlar ‘Ergenekon terör örgütü’ kavramının mahkemece tescil edilmesini önemsiyor...
- “Böyle bir örgütün varlığının mahkemece kabul edilmesi, örgütün geçmişe ve geleceğe yönelik eylemlerini de tescil eder...” diyorlar;
- “Onu bundan böyle övmek terör
örgütünü övmek anlamında suç kapsamına girer... Örgütün varlığı mahkemece kabul edilince, soruşturma açısından polis ve yargı nefes alır...”
Ergenekon kelimesini, gazetelerde 2007 Haziran ayındaki “evde patlayıcılar bulundu” haberinde görmüştüm ilk kez...
Sonraki 6 yılımıza egemen olacağını o sırada bilmiyordum elbette...
Bir sürü gazeteci, asker, siyasetçi gözaltına alındı ve tutuklandı...
AKP’nin iktidara geldiği 2002-2007 arasında ilk beş yılda, siyasi niteliği olan böylesi büyük davalar gündeme gelmemişti...
Böyle davaların gelmesi pek de beklenmiyordu...
Sistemin böyle bir makas değiştireceğini, tahmin etmiyorduk, bilmiyorduk...
Oysa Ergenekon, Balyoz ve sonrasında 28 Şubat ile Özal’ın zehirlenmesi gibi davalar arka arkaya açılmaya başlandı bu süreçte... Hepsinin tarihi 2007 sonrasıdır...
İlk beş yılda görünmeyen bu davaların AKP’nin ikinci iktidar döneminde açılmaya başlaması, önemli şeylere işaret eder...
Türkiye’de bir türlü kurulmayan
“demokratik, sivil, barışçıl bir düzen ve anayasa” olmayınca, rejim ağır mahkumiyetlerle “toplumsal asayişi” sağlama uğraşına giriyor...
Davanın sonunda çıkan mahkumiyetler, “Bayram’ın huzur ve barış getirmesini bekleyen” kesimler için bir hayal kırıklığıdır...
Barış için önümüzde daha uzun ve çetrefilli bir yol var...
Bazı tespitleri bıkmadan usanmadan yapmak lazım...
Gezi Parkı eyleminin hemen akabinde, “radikal” bir mecraya sürüklenen olaylar, Türkiye’yi yeniden ve hızla kutuplaştırıyor... Elbette bu kutuplaşmada 28 Şubat soruşturmalarının yeni dalgalarının geleceği haberleri de tetikleyici bir rol oynadı ilk günlerde...
Ağır mahkumiyetler çıkan Ergenekon davasının psikolojik alt yapısı ve açık gerekçesi “darbe yoluyla hükümetin düşürülmesi iddiası” değil midir?..
Bunca olaydan ve bunca davadan sonra, Gezi Parkı eylemlerinin altında da aynı gerekçenin olduğu varsayılmıyor mu, iktidar çevrelerinde?..
Duyguların yeni olaylarla katmerlenmesi, davaların psikolojik zemini ve kaderini de belirliyor...
İlk gençlik yıllarımda ezberimize aldığımız bir söz yeniden geçerli oluyor:
- “Aksiyon reaksiyonu doğuruyor...”
Uğraşıyorum ki; “Birbirimizi bel altı yöntemlerle düşürmeye ve yok etmeye çalışmadan bir toplumsal uzlaşı sisteminde demokratik sistemde anlaşalım” diye... Heyhat!..
Kimse burnundan kıl aldırmıyor...
Barışın egemen olduğu bir atmosferde yaşamak isteyenlerin; sesi gün geçtikçe duyulmaz hale geliyor...
Hep bir hesap sorma, daha fazla hesap sonra, daha çok hesap sorma!..
Oysa dünkü mahkumiyetler, bir çok evde dünyaları kararttı...
Umutsuz günlere gebe bıraktı eşleri, çocukları, anneleri, babaları...
Mahkumlar en yakınlarının hüznüyle, iki kez mahkum oldular haklarındaki cezaları dinlerken...
Yakınların duyguları katmerli etki bırakıyor insanda...
Ateş düştüğü yeri yakıyor çünkü...
ANA MUHALEFET VE DEVLETE KARŞI SUÇLARDA AF...
Belli oldu ki, arka arkaya açılan büyük davalar devam edecek... Sırada 28
Şubat, daha sonra Özal’ın zehirlenmesi davaları var...
Mahkumiyetler arka arkaya gelir ve yeni davalar açılırken, siyasi partilerin
iktidar ve muhalefet olarak yeni sivil arayışlara ve formüllere yönelmesi beklenir...
Bu davalar ve mahkumiyetler, hangi
siyasi partiye yeni oy ve rant sağlar bilmem... İktidar partisi mi güçlenir bu polarizasyondan?..
Yoksa muhalefet mi “mağdur” durumdan yeni oylara yönelir?...
Kimse bu soruya tam cevap veremez...
Fakat bir konuya açık cevap verilebilir;
- “Bu ağır süreç Türkiye’yi genel olarak rahatlatmaz, sıkıntıya sokar...”
Siyasi partiler, iktidarda ve muhalefette alacakları oylar kadar, toplumu rahatlatmayı da düşünmeliler...
Tayyip Erdoğan geçtiğimiz dönemde değişik konuşmalarında “İnsanlara karşı değil, ancak devlete karşı işlenen suçlarda affın olabileceğini” içeren konuşmalar yaptı... Bu konuşmaların geçerli olabilmesi için, yeni ve sivil bir anayasanın yapılması şart...
AKP anayasa konusunda çok ısrarlı...
Muhalefet “anayasa konusunda daha geniş kapsamlı bir uzlaşı için el verirse”
yeni anayasanın kabulüyle, yeni anayasal sistem “Devlete karşı işlenen suçlarda” affı da gündeme alabilir...
Hayatı kolaylaştırmak, rahatlatmak, blokajları kaldırmak, birbirinden sürekli hesap sormakla olmaz...
Hatta hesap sormaktan ziyade, herkesi rahatlatacak formülleri bulup, çıkartmak ve uzlaşmayla mümkün olur...
Muhalefet anayasa konusunda inisiyatif alırsa, iktidarla yeni bir anayasa üzerinde daha geniş kapsamlı bir uzlaşının kapısını açar... Yeni ve sivil bir anayasadaki uzlaşı, iktidar ve muhalefeti genel bir af konusunda daha rahat uzlaşmaya götürür...
Yoksa...
Herkes yolunda berdevam...
Hesap sormaya!!! devam...
İNAL BATU VE FENERBAHÇE...
Valide hanım gençliğinde okumak için gittiği yurt dışında sefaretleri ve orada görev yapan diplomatları görüp, özenmiş “diplomatlığa...”
Siyasal Bilgiler Fakültesi civarlarında dolaşmaya başlayınca, “propaganda mekanizmasını çalıştırıvermişti hemen...”
- “Oğlum sen diplomat olsan... Sana da ne yakışırdı diplomatlık...”
O kadar çok boza pişirdi kafamda, bir ara “Acaba diplomat mı olsam” diye aklımdan geçirmeye başlamıştım...
Gazetecilik yapıyordum...
Meslekteki şefler beni “diplomasi” muhabirliğine uygun görmüşlerdi...
- “Kolej’lisin... Bu ukala diplomatların dilinden sen anlarsın...” diye...
Değişik bir kültürdü diplomatlar...
Havalıydılar...
Tepeden bakarlardı çevredekilere...
Yurt dışında görev yaptıklarından, incelmiş ve süzülmüş zevklerin imbiğinden geçtiklerinin farkındaydılar...
Bu durumda olmayanlarla aralarına kırmızı
çizgiler çekerdiler...
İnal Batu’yu o günlerde tanıdım...
Kaliteli, tavırları ölçülü, Batılı, bildiğimiz türden ağırbaşlı bir diplomattı...
Ancak İnal Batu’nun başka diplomatlarda fazlaca görülmeyen “çok yerli bir tavrı” vardı...
İnal Batu hasta derecede bir futbol takımının taraftarıydı...
Ölçülü, dengeci, uzlaşmacı ve duygularını belli etmeyen Türk diplomatlarına inat, hasta derecede fanı olduğu Fenerbahçe’den söz eder, sarı lacivert kıyafetler giyer, bir diplomatın snobluğunun çok uzaklarında kalan bir tavırla ve keyifle, bildiğimiz taraftar portresi çizerdi...
Bu haliyle gazetecilerle arasında “olağandışı” bir dostluk oluşturmuştu...
Fenerbahçeli’si de, Beşiktaşlı’sı da, Galatasaraylı’sı da onunla sohbet ederdi...
Diğer diplomatlarla kurulmayan bir iletişim kurmuştu gazetecilerle...
Dışişleri sözcülüğü yaptı, Roma’da, İslamabad’da, Birleşmiş Milletler’de büyükelçilikler...
Dün vefat ettiğini duydum...
Onu gördüğümde, hep annemin “Oğlum diplomat ol... Sana da ne çok yakışır...” dediğini hatırlardım...
Sadece bir diplomat değil, Fenerbahçeli bir diplomat olarak hatırlanmak isterdi o...
Öyle hatırlanmalı...

