Şu Yiğit Bulut meselesi...

Haberin Devamı

Sanki Türkiye’de “fikrinden, maneviyatından, duruşundan, düşüncesinden ve hissinden” dönen, dönüşen, farklı bir dünyaya ve tavra yelken açan tek kişi “Yiğit Bulut”tur...

Evet Yiğit Bulut; memleketimizde mebzul miktarda dönüşen, değişen arkadaşlarımızdan birisi...

Fakat nedir bu Yiğit Bulut meselesinin “böylesine bir toplumsal vakıa haline gelmesindeki” esrarengiz neden?.. Olayın bu efsaneleşmesinin arka planında yatan gerçek?..

***


Başbakan’ın otuz altı tane danışmanı var...

Yiğit Bulut otuz yedinci olmuş...

Ha olmuş ha olmamış, bir danışman eksik, bir danışman fazla “neyi ne kadar değiştirecek ki bu durum?..”

Niye bu mesele memleketin en değerli meselesi haline geldi ki?.. Bir acayip tetiklenme yaşadık ve hep beraber söylenmeye başladık:

- “Yiğit Bulutlaştırdıklarımızdan mısınız, Yiğit Bulutlaştıramadıklamızdan mısınız?..”

***


Yiğit Bulut’un maaşı 51 bin Törkiş Lira olarak çıktı internet sitelerinde...

Tam geyik, muhabbet 51 bin Törkiş Lira üzerinden gidiyordu ki; Yiğit Bulut açıklama yaptı:

- “Başbakan’ın maaşının 12 bin lira olduğu ülkede, başdanışmanının maaşı 51 bin lira olabilir mi?.. Takdirlerinize bırakıyorum...”

Mantıklı görünüyordu...

Adam 51 bin lira alamazdı...

İyi de Başbakan’ın maaşının epey altında bir paraya gideceğine göre, Yiğit Bulut hayatının bu “efsanevi” görevi için ne kadar maaş alacaktı acaba?..

***


Merakım gittikçe gıdıklıyordu beni...

Sordum soruşturdum...

- “Kardeşim ne kadar para alır bu başdanışman denilen yüksek zevat?..”

- “6 bin lira...” dediler...

- “Yani Yiğit Bulut 6 bin lira mı alıyor?..”

- “Evet öyle olması lazım... Çünkü başdanışman maaşları bu kadar...”

- “Yani bunca fırtına Yiğit Bulut’un 6 bin liralık maaşı için mi kopartılıyor?..”

- “Hayır...” dediler ve sordular;

- “Kim bu Yiğit Bulut?..”

- “Allah Allah... Kim olacak?.. Gazeteci, yazar, bir zamanlar ulusalcı ve milliyetçi kanattaydı... Sonra AKP’ye yaklaştı... Sonra da Başbakan’a...”

- “Hayır hayır, kim bu Yiğit Bulut, gelmişi geçmişi, kimliği, kişiliği yaşadığı, bulunduğu ve gelmekte olduğu muhiti?..”

“Dalga mı geçiyor benimle?..” diye baktım muhatabıma...

***


- “Arkadaş sen benle dalga mı geçiyorsun?..”

- “Niye dalga geçeyim ki?..” dedi muhatabım...

- “Kimin ailesinin damadı Yiğit Bulut bilmiyor musun yoksa?..”

- “Yahu bilmez olur muyum?.. Bizim Şule Zeybek’in eski kocası... Şule Zeybek de bizim Namık Kemal Zeybek’in kızı... Namık Kemal Zeybek de...” derken duruverdim...

Muhatabım devam etti:

- “Namık Kemal Zeybek, Aydın Doğan’ın bacanağı... Şule Zeybek; Aydın Doğan’ın eşinin öz yeğeni... Yiğit Bulut yeğeninin öz kızının babası... Doğan ailesinin eski damadı ve aralarında kan bağı var artık...”

***


Durumu anlamıştım da sessiz duruyordum, bakayım arkasından muhatabım ne söyleyecek diye?..

- “Aydın Doğan’ın son zamanlarda Başbakan’la arası pek iyi değil... Bu biliniyor... Doğan grubundan problemli ayrılan Yiğit Bulut’un, şimdi Başbakan’a başdanışman olması rahatsızlık veriyor...”

Muhatabım konuştukça anlamaya başlıyordum “Yiğit Bulut” meselesindeki “ince ayarların kodlarını...”

Baştan fark etmemiştim çünkü...

Ortalıkta ne kadar değişen, dönüşen dönekleşen, “dönme”lerin ideolojisini yapan, dönüşlere muhteşem değişim adını takan bunca zevat varken, neden “Yiğit Bulut dönekliği” aradan sıyrılıp efsane oluyordu?..

Vurulacaktı vurulmasına da...

Neden 6 bin lira maaşlı Yiğit Bulut bu memleketin en efsanevi döneği muamelesine tabi tutuluyordu?..

Bir türlü çıkaramamıştım...

Şimdi aydınlanıyordu gözümde mesele...

Muhatabım “İşte böyle” gibisinden durumun vahametini anlatırcasına bakıyordu yüzüme...

Ben ise “iyimser” bakmayı yeğledim olaya...

- “Belli olmaz...” dedim...

- “Bir de bakarsın, eski damat yeni başdanışman aradaki sorunları gideriverir... Olmaz olmaz deme her şey olabilir bu memlekette...”

Pek bir tepki vermedi...

Yürüdü ve gitti...

TEMMUZ ZAMANI...

Çektirdiğim resimlerimi bir yere koymam ki aradığımda hemen bulayım...

Hiçbir fotoğrafım “işte hatıralarım” diyeceğim bir yerde durmaz ki, “ihtiyacım olduğunda çıkartıp kullanayım...”

On yıl önce bugünkü gibi bir Temmuz zamanıydı...

Burnumun direğinin sızladığı günlerdi...

Sevgiliden ayrılışın nekahat günlerindeydim... Kendimi yeniliyor, hayatımı rayına koymaya çalışıyor, yeni başlayacak dönemin kapılarını aralamaya çalışıyordum...

Fakat ne yaparsam yapayım, “bir türlü huzuru bulamıyordum...”

İçim parçalanıyor, yüreğim sıkışıyor, vicdanım sızlıyordu...

***


Sevgiliden ayrılırken, üç yaşında olan minnacık kız çocuğu, arkamda kalmıştı...

Onu göremiyor, konuşamıyordum...

Ayrılırken, duygusal ağırlıklara, medyaya yapılacak açıklamaların yükü binmiş, bana “baba diyen minik manevi kızı”mı ne zaman görebileceğimi fırsat bulup da konuşamamıştım...

Vedanın ertesinde, annesiyle konuşma yapmak ise, dünyanın en ağır yükü geliyordu bana...

Hiçbir kadına “veda”dan sonra telefon edip; “Eee daha daha neler yapıyorsun?..” dememiştim...

“Yeniden beraber olalım” fikrini çağrıştıracak bir tarzı benimsememiştim...

Ayrılığın kırgınlığa bulaşık olduğu “herkes kendi kaderini yaşar” günlerinde, veda ettiğim sevgilileri aramaya gururum el vermemişti...

***


Bir ay ağır duygusal med cezirler içerisinde gittim geldim...

Arkamda kalan minik kızı görmem gerektiğini biliyor, fakat bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum...

Bir gün minik kızımla çekilmiş fotoğrafımızı büromda çalışırken aniden çekmecede görüverdim...

Minik esmer kızımla yan yana duruyorduk fotoğrafta...

Ufacıktı...

Minnacıktı...

Korumasızdı...

Korunaksızdı...

***


Şimşek gibi çaktı fikir beynimde...

Fotoğrafın arkasını çevirdim...

Biraz düşündükten sonra minik kızıma hitaben iki satırlık bir not yazdım...

- “Annenden izin al... Doğum günümüzü baba-kız birlikte kutlayalım...”

Mektubu kızıma yazmış olacaktım...

Böylece “veda ettiğim kadını arayarak” yanlış bir anlaşılmaya sebebiyet vermeyecektim...

Aynı anda; kızımla doğum gününü birlikte kutlama isteğimi belirterek, “fiili talebimi” iletmiş olacaktım...

Annesinden izin almasını isteyerek de, o yıkılmaz sandığım gururumdan feragat edecektim...

Kendim için kimselerden bir şey isteyemeyen ben, annesinden manevi kızımı görmek için iznini isteyecektim...

***


Gururumu ayaklar altına alırken, reddedilebileceğimi de hesaplıyordum...

Çocuğumla “doğum günümüzde” bir arada olmayı teklif ediyordum...

Kızımın üzerinden...

Annesinden izin isteyerek...

Zor bir durumdu...

Veda’dan bu yana manevi kızımı görmemiştim...

Burnumun direği sızlıyordu...

Kısa bir süre sonra annesinden izin geldi...

“Ayrılık kol gezse de” kızımla buluşmamızda bir sakınca olmayacaktı...

Doğum gününde...

Doğum günümüzde...

On yıl önce bugün...

Kızım için gururumu ayaklar altına aldığı o gün... Bir Temmuz Zamanı...

***


Sanırım kızıma ve dünyaya sonra gelen ikiz kardeşlerine yine bir Temmuz Zamanı şöyle diyeceğim;

- “Değerli olduğuna inandığınız şeyler ve en önemlisi suçsuz, günahsız ve korunmasız çocuklar için, gururunuzu ayaklar altına almaktan hiçbir zaman çekinmeyin... Çocuğunuzla vakit geçirebilmek için, emek ve mücadele vermeniz gerekebilir... Hayatta emek vermeden, uğruna mücadele etmeden, kendinizden bir şeyler katmadan, hiçbir değeri yaşamazsınız... Çocuklarımı, yani sizleri ve hayattaki her şeyi sonsuz emekler vererek kazanabildim... Emek vererek kazanmaya gayret edin hayatı... O zaman değerini anlarsınız... O zaman değerlerinizi kimselerin çiğnemesine izin vermezsiniz...”

Her “Temmuz Zamanı”, hayat yeniden filizlenecek...

Biz olsak da olmasak da...

DİĞER YENİ YAZILAR