Faruk Bayhan’ın yeni çıkan kitabı; “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...”

Haberin Devamı

Vücudunun üst kısmının her tarafının rol aldığı muhteşem bir kahkahası vardı...

- “Heh, heh, heh...” diye başlar, gözleri de kendisiyle birlikte gülerdi...

Gülerken iri gövdesini hafifçe arkaya yaslar, gülmenin ve hayatın keyfini çıkartırdı...

- “Heh, heh, heh...”

Televizyon dünyasında kendisi hakkında espriyle karışık anlatılan inanılmaz bir öykü vardı...

Yıllar önce SHOW’da çalışırken, her yıl yabancı film paketi almak için gittiği Cannes’da nasıl olup da, en yüksek ratingi alan filmleri satın aldığını merak etmişti yapımcılar...

Onu kendi filmlerini almak için stand’larına davet etmişlerdi...

***


Yapımcıların gözleri faltaşı gibi açılmıştı Türk televizyoncuyu gördüklerinde... En iyi rating alan yabancı filmleri satın alan televizyoncu, filmleri oturup izlemiyordu...

Bir başından, bir ortasından, bir de sonundan toplam beş dakika izliyor; “Bu film olur... Bu film olmaz...” deyip filmleri seçiyordu...

Yabancı dili iyi değildi...

Ancak yabancı dili iyi olmadığı halde, seçtiği bütün yabancı filmler iş yapıyor, yüksek rating alıyor, “işe yaramaz” dedikleri de, gerçekten televizyon ratinglerinde hiçbir işe yaramıyordu...

***


Sivas doğumlu, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunu televizyoncunun sırrını merak etmişti, yabancı televizyoncular...

- “Filmleri izlemez misiniz siz?..” diye sormuşlardı...

- “Yeterince izliyorum...” cevabını vermişti...

Anlamışlardı ki, “televizyoncu” “göz kararı ve sezgileriyle” iş yapıyordu...

Sezgisiyle yaptığı seçimler onu yanıltmıyor, çalıştığı televizyon kanalını zirveye taşıyordu...

***


TRT’den, SHOW televizyonu kurulunca SHOW’a transfer oldu...

Bir süre sonra SHOW’da yükseldi ve Genel Müdürlük görevine geçti...

Yıllarca SHOW’u en fazla izlenen televizyon kanalı haline getirdi...

Sonra Kanal D’ye Genel Müdür olarak transfer oldu...

Kanal D’yi AB grubunda birinci kanal haline getirdi...

Büyük transferle, Kanal D’den Star Televizyonu’na geçti...

Türkiye’nin dört büyükleriydi; Kanal D, Show, ATV ve Star...

Bu televizyonlardan arka arkaya üçünün Genel Müdürlüğü’nü yaptı on beş yıldan fazla bir süre...

Türk televizyonlarının gerçek efsane ismidir Faruk Bayhan...

***


Doğal olarak bütün televizyon starları elinden geçti...

Beyaz’ı, Okan’ı, Fatma Girik’i, Uğur Dündar’ı ve yüzden fazla televizyon starını kendi odalarında değil, Faruk Bayhan’ın odasında tanıdım...

Acun’un zaten o günlerde odası yoktu...

Faruk Bayhan’ın Kanal D’deki odasının olduğu koridorda gezerdi...

***


O efsane televizyoncu; “Televizyon dünyasındaki hayatını anlatan bir kitap çıkartmış...”

Dün gördüm...

Kitabın başlıklarından bir derleme yapmış arkadaşlar:

Şöyle diyor kitabında Faruk Bayhan;

- “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...”

Çifte anlam taşıyan bir söz...

Önce ilk anlamı akla geliyor doğal olarak...

Genel Müdürlüğü’mü yaptığı için, “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...” deyince, insanın aklına esas, “Beni yönetmekte zorlandığı” geliyor...

Oysa öyle değil...

Daha doğrusu beni yönetmesi kolay olmasa da, Faruk Bayhan’ın esas kastettiği “Benimle rakip televizyonda, birbirimizin rakibiyken baş etmenin zor olduğu”nu anlatmak istemesi sanıyorum...

Davet ettiği televizyon programında öyle söylemişti çünkü...

***


Böylesine efsane olan bir televizyoncunun yazdığı renkli televizyon anılarının yer aldığı kitabı hemen alıp okuyacağım bugünlerde...

- “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...” şeklindeki iltifatı ise beni gururlandırıyor açıkça...

Ona şöyle söyleyeyim;

- “Kendisi televizyoncu olduğu için fair-play çerçevesinde televizyoncu olarak benimle rekabetin zor olduğunu düşünmüş, büyük usta...”

Oysa benim televizyonculuğumla baş etmek, sonraki yıllarda bazı çevreler için o kadar da zor bir uğraş olmadı...

Önce bulunduğum grubun bankalarına el konuldu...

Sonra, grubun televizyonunun ana haberlerine... Zaten medya bir kartel şeklinde yönetildiğinden, gidilebilecek televizyon tekti...

O da başka nedenlerle, patronları tarafından terk edilince, televizyon kalmadı, kalanlar da tek bir merkezde toplandı...

***


Türkiye’nin tarihinin çok ilginç bir şekilde yazılacağı dönemdir o dönem...

Gerçeklerin ortaya çıkması istenmediği için, hala inanılmaz bir itibarsızlaştırma ve gerçekleri örtme kampanyası yürütülüyor...

Neyse yine de;

Tarihe, efsane bir duayen yayıncı tarafından “baş edilmesi zor bir televizyoncu” şeklinde lanse edilmek gerçekten gurur verici...

Gün gelecek, hangi sihirbazlıklarla, o televizyoncunun yok edildiği de anlatılacak elbet...

Hayat da böyle bir şey işte...

Teker teker her şey çıkacak ortaya...

Az sonra...

YAYINLARIN NEREDEN TETİKLENDİĞİNİ NASIL ANLARSINIZ?..

Hakkımda yazı yazdıkları zaman, önceleri “Allah Allah” derdim, “Benim bunu yazanlarla işim gücüm olmaz... Bunlar niye böyle yalan yanlış şeyler yazarlar?..”

Uzun zaman yazanlara cevap vermeyi, doğru bir gazetecilik tutumu olarak benimsedim...

***


Sonraları hayat kendisini deşifre etmeye başladı...

Medya tarafından itibarsızlaştırılan birçok kişi vardı... İtibarsızlaştırma yöntemleri, sonsuz ve sınırsız şekilde farklılık taşıyordu...

Fakat sonuç hep aynıydı;

“İtibarsızlaştırılmasına karar verilen kişi, karşı konulmaz bir psikolojik savaşın hedefi haline getiriliyor... Hakkında olur olmaz, hiçbir doğruluğu olmayan yüzlerce yayın yapılıyordu...”

Adamcağız ya da kadıncağızın sesi, “yaratılan gürültüden duyulmaz hale getiriliyordu...”

***


Bu linç kampanyalarının çok ilginç bir özelliği vardı...

Birbirinin tamamen zıttı gibi görünen, kişiler ve kalemler sizi aynı anda hedefe oturtuyorlardı...

Çok farklı medya organları aynı sesi çıkartıyorlardı... Bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyordunuz...

Aniden farklı çevrelerin hedefine oturtulan, siyasetçi, sanatçı, medya mensubu bir süre sonra kendi kendisine yabancılaşıyor ve kendinde bir sorun olduğunu düşünmeye başlıyordu...

Turgut Özal, Tansu Çiller ve bir dönem Bülent Ecevit hep bu ortak gelişen “medya infaz” sistemiyle infaz edilmişlerdi...

***


Farklı görüştekiler “ortak ses” çıkardıklarından, olayın muhatabı durumun şifresini bir türlü çözemiyordu...

Oysa bir yayının neden yapıldığının gerçek kodlarını öğrenmek istiyorsanız, o internet sitesinin ya da medya kuruluşunun reklam ve ilan sayfalarında gezinmeliydiniz...

Kim fazla reklam ve ilan veriyorsa, onun “itibarsızlaştırma yayınlarıyla” gizli bir irtibatı buluyor olabilirdi...

Medyada, para elden verilmiyordu... Para reklam ve ilan bütçesi adı altında aktarılıyordu...

Medyada kimin, kimlerin ilanını aldığına, ya da alamadığına bakmak gerekiyordu...

İlanlar boşuna dağıtılmıyordu...

Alınan ilanlar, yapılan yayınlarla direkt veya endirekt bağlantılı olabiliyordu...

SHOW’un haberlerini yaparken, İcra Kurulu’ndaki reklam yöneticisi;

- “Reklamveren bizim Haberler’e reklam vermek istemiyor... Ratingimiz kadar reklam alamamamızın sebebi bu...” derdi...

***


- “Ne biçim iş arkadaş bu?..” derdim...

- “Adam ürününü satmak istemiyor mu?.. Bu haberleri Türkiye’nin üçte ikisi izliyor... Adamın ürününün reklamının yayınlanacağı yer, televizyonun en fazla izleyiciyle buluştuğu yer olması gerekmez mi?.. Niye vermesin seyircinin en fazla olduğu yere reklamı bu adam?..”

Doğru düzgün cevap alamazdım...

Deliye dönerdim...

Şimdi “neden reklam verilmiyor gibi gözüktüğünü, neden bazılarının reklama boğulduğunu” anlıyorum...

Türkiye’nin sermaye yapısı Türkiye’yi sermayesi yoluyla yönetmeye çalışıyor...

Bir yayını anlamak istiyorsanız, reklam ve ilan sayfalarında dolaşmanız gerekiyor...

Orada kimsenin görmeyeceği şifreleri görüyorsunuz...

DİĞER YENİ YAZILAR