UEFA’nın şike kararının çok önemli bir sonucu var... Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, yöneticileri Şekip Mosturoğlu, İlhan Ekşioğlu Fenerbahçe’de Başkan ve yönetici olarak artık kalamayacaklar...Beşiktaş’ta Serdal Adalı için de aynı durum geçerli, fakat o zaten seçimi kazanamadığından pratikte bu sonucun ona bir etkisi yok...***UEFA’nın şike kararının anlamı, 15 yıldır süren Aziz Yıldırım döneminin Fenerbahçe’de sona gelmiş olmasıdır...Bir süredir beklenen bir gelişmeye bu... Fenerbahçe’deki etkin tüm isimler, gardlarını ve pozisyonlarını yeni duruma göre aldılar... Aziz Yıldırım’ın yerine ilk aşamada geçebilecek potansiyel adaylar şunlar;***1) Ali Koç; Fenerbahçe’de bir çevreyle göre adı ilk akla gelen ve düşünülen isim...Ali Koç’un ekonomik gücü; Fenerbahçe’liliği, şike olayları esnasında taviz vermez duruşu, onun avantajları...Siyasi açıdan varolan dezavantajı ise son günlerde iyice ortaya çıktı...Koç Grubu son olaylarda “Divan Oteli” merkezli tartışmaların çok fazla içinde yer aldı...İsteyerek veya istemeyerek...Bu olaylarla ilgili yapılacağı belirlenen soruşturmalar, Ali Koç’u Fenerbahçe Başkanlığı’na adaylığını koymaktan vazgeçirebilir...Çok hassas bir yerde duruyor ailesi ve kendisi açısından Ali Koç...***2) Ferit Şahenk; Son aylara kadar, ismi Fenerbahçe’de Ali Koç’tan hemen sonra telaffuz edilen ikinci isimdi...Fenerbahçe’ye yaptığı transferlerde harcadığı milyon dolarlar, ekonomik olarak son yılların en hızla yükselen işadamı portresi, Şahenk’i güçlü kılıyordu...Gezi Parkı olaylarında; protestocuların ona ait restoranlara, mekanlara, medya kuruluşlarına ve bankalara yönelmesi Şahenk’i, mutsuz etti, Fenerbahçe Başkanlığı’nı kolay seslendiremez hale getirdi...***3) Murat Ülker; Fenerbahçe’de ismi her daim duyulan, çok güçlü bir grubun patronu...Her zaman Başkan olabilecek bir potansiyel işadamı olması avantajı...Dezavantajı ise, diğer isimler kadar Fenerbahçe’nin işlerinin içinde görülmemesi...Fenerbahçe’nin daha fazla içinde olmuş olan bir bir isim aranmakta şu anda...***4) Nihat Özdemir; En sona, en iddiasız görünen ancak en hakeden ve en şanslı olanı yazdım...Nihat Özdemir, “hoşgörülü, esnek, uzlaşmacı” bir karakter...15 yıldır Aziz Yıldırım’ın yanında ve İkinci Başkanı...Ekonomik olarak, Türkiye’nin en büyük projesi olan İstanbul 3. havalimanı projesini kazanan konsorsiyumun ortağı milyar dolarlık işadamlarından birisi... Herkesle iyi ilişkiler içinde ve kavgalı değil...***Sonuç: Fenerbahçe’nin iç işleyişini, camianın durumunu, taleplerini, sorunlarını en iyi bilen Aziz Yıldırım’dan sonraki ilk isim...Şike sürecinde bunca yöneticinin ismi yer alırken, olayların İkinci Başkan’a teğet bile geçmemesi artısı...Nihat Özdemir ya da Nihat Abi formülü Fenerbahçe’nin en yakın olduğu formül...ALMANYA, TÜRKİYE’DEKİ ORTAKLARINI KORUMAK İÇİN BU İŞLERİ YAPIYOR!..Televizyonlarda, “uyanık bir bilincin attığı kurnaz bir mesaj, bütün mediokr ve vasatlar tarafından papağan gibi tekrarlanıyor...”Tedavüle sokulan son kurnazlık; Alman Başbakanı Merkel’in Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini dondurma nedeninin; Almanya’daki seçimler olduğunu söylemek...Güya Merkel, “Türkiye’deki olaylara sessiz kalırsa, Almanya’da yapılacak genel seçimlerde kendi sağ seçmeninde antipati toplarmış...Bunun için bunca çabayı harcıyor, Ekim ayına kadar Türkiye’nin fasıllarını askıya aldırıyormuş...Seçimler geçtikten sonra duruma göre askıya aldırma politikasını kaldırabilirmiş...”Siz bunun böyle olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?..***Hadi uyanık bir bilinç kurnazca bir manevrayla yutturmaya çalışıyor, bu ipsiz, sapsız, hiçbir geçerliliği olmayan analizi...Acaba kendini “siyasi analist”ten sayan bunca, fiyakalı entelektüel! hiç mi düşünmez, “Arkadaş, Almanya’da seçmen ülkenin sorunlarını bıraktı da, Alman Başbakanı’nın Türkiye’deki uygulamalara yönelik tavrını mı büyüteç altına aldı?..” diye...Almanya’daki Türkler zaten bu ülkenin, Türkiye’yi dışlayan tutumunu arzulamaz...Öyleyse nedir Merkel’i, “Türkiye’de illa ki bir şeyler olmalı” psikozuna sokan meret?...***Söyleyeyim;Alman establihsment’ının, bankalarının, medyasının Türkiye’de iş yaptığı güçlü ortakları ve partnerleri var...Globalleşen dünyada, Almanya da Türkiye’de sağlam ve güçlü bağlantılarla ticari, ekonomik ve siyasi etkisini yürütebiliyor...Alman büyük sermayesinin, Alman devletini direkt etkileyen ticari ve siyasi lobilerin, Alman Başbakanı ve Bakanları üzerinde etkili kimlik ve kişiliklerin, “Türkiye’deki partnerleri açısından, çok ciddi sorunlar yarattığını” düşünüyorlar...***Başbakan, Devlet Bahçeli’yle son siyasi polemiklerinden birinde; “Görelim bakalım kamuyu zarara uğratan milyarlarca dolar ne zaman ve nasıl gitti geçmişte, hangi bankalarca kimin hükümeti döneminde?..” şeklinde bir çıkış yaptı...Bu sözleri çoğu kişi duydu geçti...Önemsemedi bile, herhangi bir siyasi polemik saydı, üzerinde durmadı...Oysa bu sözler, Türkiye’deki ana sermayenin atardamarlarına yönelik ağır bir ekonomik operasyonun ve soruşturmanın gelmekte olduğunun işaret fişeğiydi...Bu sözlere, 28 Şubat soruşturmalarının, sivil ve sermaye ayağına yöneleceği belirtilen gelişmeleri de eklediğinizde, “Türkiye’deki merkez sermaye” kendisini çıkmazda hissetmeye başladı...Ne yapıp edip, gelmekte olduğu gün gibi aşikar olan operasyonları durdurma çabasına girişti...***Burada sadece Almanya’nın partnerleri yok... Amerika’nın geçmiş dönem en önemli partnerleri ve uluslararası sermayenin Türkiye’deki en güçlü partnerleri de bulunuyor...AKP iktidarı, Türkiye’de sermaye yapısında gerçek bir değişikliğe gitmeden, “iktidarını sürdüremeyeceğini” hissediyor...İktidara göre, “merkez ana akım sermaye, AKP iktidarında ne olanak sağlanırsa sağlansın, hükümeti yıkmaya yönelik potansiyel bir tehdit daima...” Tayyip Erdoğan’a “bunların geçmiş hukuk dışı davranışlarının hesabını sormazsanız, onlar size hareket sahası tanımazlar...” diye sürekli telkinde bulunan bir çevre var... Bu çevre Erdoğan’ı “merkez sermayenin, operasyonel gücünü kırmaya yönelik hukuki bir atağı” başlatmak için uzun zamandır etkilemeye çalışıyor...***Merkel’in; Türkiye’de bazı papağanların Almanya’daki seçimlere bağladığı “Ekim ayına kadar Türkiye’ye verilen süre” kararına gelecek olursak...Elbette, Gezi Parkı’ndaki masum gençlik hareketinin, nahif ağaç kesimini protesto savunmasının, hesapsız; Topçu Kışlası ve AVM yapılmaması mücadelesinin sonucunu beklemiyor Merkel ve arkadaşları...Partnerlerine ne olacak?..Alman sermaye devi şirketlerin ortaklarına, Alman establihsment’ının doğal müttefiki etkin güçlere, kısaca Almanya’nın Türkiye’deki ekonomik, ticari ve siyasi ayağının başına ne gelecek?..Merkel’in merak ettiği ve Ekim ayına kadar bekleme kararı verdiği süre bunu “bu mukadderatın ne olacağı sorusuna cevap” arıyor...***Gezi Parkı gençliği mi?..Onların hesapsız kitapsız isteklerini ve taleplerini ben desteklemeye devam ediyorum...Yaşasın gençlik...Yaşasın özgürlük...
Hayatıma ilk şekil veren yıllar siyasi protestolar, mücadeleler ve sokaklarda geçti...Daha önceden de yazdığım gibi “sokakları severim” ben...Sokak özgürlüktür...Protesto bir tür demokrasidir...Direniş onurdur...Rezistansiyalizm kutsal, egzistansiyalizm karizmatiktir...Gezi Parkı gösterileri de böyledir...Gençlik özgürlük, demokrasi ve farklılık arzu etmektedir...Buna sempati duymamam, kendimi inkar etmek demektir...***Ne ki buna sempati duyarken, “Bitmek bilmeden süren, bir krize dönüştürülmeye çalışılan eylemlerin neden ve kimler tarafından hangi amaçla sürdürüldüğünü anlamamak” ise aptallıktır... Almanya; “Türkiye’nin, Avrupa Birliği’yle görüşme fasıllarının açılmamasını istiyor...Türkiye’nin kınanmasını, ilişkilerin birkaç ay süreyle dondurulmasını arzuluyor...”- “Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olamaz... İmtiyazlı ortak da olamaz...” diye buyuruyor...Berlin, Gezi Parkı’ndaki masum gençleri düşünerek, acılarını ta içlerinde derinden hissederek, bağrına taş basarak bu “acımasız” kararları almıyor...***Almanya barış süreci başladığından beri, Kuzey Irak’taki petrollerin kontrollerinin başka ellere geçeceğinden endişeli...PKK’yla savaşı bitiren Türkiye’nin Kuzey Irak’ta etkinleşmesinin, petrol üstündeki geçiş kontrolünün, Kerkük ve Musul’daki dolaylı varlığının yaratacağı etkiden çok rahatsız...Barış sürecinin devam edecek olması, savaşın sonlanma ihtimali, Almanya ve Avrupa devletlerinin bazılarını ürkütüyor... Açıkça söyleyelim...Avrupa bir dönem Türkiye’ye el altından, “Güneydoğu’yu bırakma karşılığında, Türkiye’nin Batı’sının Avrupa Birliği’ne tam üye olmasından” bahsediyordu...Plan buydu...O günlerde bazı ünlü ve kamuoyunu etkileyen gazeteci yazarların “neden federasyon olmasın ki” sorusunu sormalarının altında yatan ince hesap da buydu...***Türkiye Obama’nın çevresinin de desteğiyle, bu formüle ‘Evet’ demeyip, PKK’yla savaşı bitirmeye ve bu yolla Kuzey Irak’taki Kürt bölgesi üzerinde de etkili olmayı seçince, hesaplar altüst oldu...Kuzey Irak’taki petrol bölgesini dolaylı kontrol eden, Güneydoğu’suyla barışmış bir Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemiyorlar...Böyle bir Türkiye’den korkuyorlar...Planları da buna engellemeye yönelik...***Geçmişim sokak gösterilerinden, direnişlerden, protestolardan gelir...Bunları demokratik, insani ve özgürlüklerden yana bulurum...Bu bağlamda Gezi Parkı gençlerine sempati duymamam mümkün değil...Ne ki;Bunca yıllık gazetecilikten, uluslararası muhabirlikten, siyasi müktesebattan sonra, bu uluslararası hesabı görmüyorsam, kendimi aptal hissederim...Aptal değilim ve birilerinin beni aptal yerine koymasından da acayip ifrit oluyorum...AŞURE MİDİR BEŞİKTAŞ!..TGRT’nin canlı yayın aracı evden canlı yayın yapacaktı... Yayına dakikalar vardı... Beşiktaş kulübünden, uzun zamandır görmediğim bir dostum aradı...- “Son zamanlarda Gezi Parkı olayları, protestolar derken ilgilenemedim...” dedim...- “Bu sezon Beşiktaş’ın hangi statta maçlarını yapacağına karar verildi mi?..”- “Kesin değil ama...” dedi...- “Yarısını Galatasaray Arena stadında, diğer yarısını da Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadında oynaması planlanıyor... Avrupa maçları ile Kupa maçları da Olimpiyat’ta oynanacak...”Önce benimle dalga geçtiğini sandım muhatabımın...Mütereddit kaldım bir an...- “Dalga geçme benle...” diyecektim tam ki, dostum devam etti konuşmaya;- “Yüzde yüz değil bu durum... Ama görünen öyle...”***Konuşmasının tonundan, sesin tınısından, dalga geçmediği ciddi konuştuğu apaçık ortadaydı... O dalga geçmiyordu da, muhtemelen birileri bizimle dalga geçiyordu...Sezon öncesi bir kamuoyu yoklaması sorusu hazırlasalar; - “Bu sezon Beşiktaş’ın toparlanmasını, şampiyon adayları arasına girmesini istemiyoruz...” deselerdi...- “Ligi bu yıl iki takımlı götürmek istiyoruz... Galatasaray ve Fenerbahçe ağırlığında dizayn edeceğiz... Beşiktaş’ın bu sezon stadı yeniden yapılıyor... Beşiktaş’ı ligin zirvesinden kopartmak için ne yapalım?..” deseniz kesin olarak şu cevabı şöyle olurdu;- “Beşiktaş’ın ve Beşiktaşlı’nın kendisini ait hissetmeyeceği en önemli üç stadı tespit edin...Bunlar Şükrü Saraçoğlu, Arena ve Olimpiyat statları olsun...Beşiktaş’ın maçlarını bu statlardan birine alın...Ne olduklarını şaşırsınlar...Ancak bu yetmez...Elinizden geliyorsa, maçları bu statlardan sadece birinde oynatmayın...Münavebeli, yani dönüşümlü oynatın...Statlardan birine sezon içinde alışmasınlar...Hiçbir maçta üç puan garanti olmasın...Onun için hiçbir stada alışamayacakları bir düzen kurun...Yani bir devre Galatasaray stadına, diğer devre Fenerbahçe stadına gönderin onları...Feleklerini şaşırsınlar...Yetmez, Kupa maçlarıyla Avrupa maçlarını da başka bir stada Olimpiyat’a alın ki; deplasmanlarla birlikte Beşiktaş kadrosu orta oyuncularına dönsün!..Böylece aşure olurlar...Siz de rahat edersiniz...”***Soru olarak “Beşiktaş’ı nasıl batırırız” diye sorsalar, böyle cevap verirdim...Şimdi bu formülün ciddi ciddi düşünülmekte olduğunu söylüyorlar yöneticiler...O gün bu haberi aldıktan sonra katıldığı canlı yayının akabindeki dakikalarda, birkaç arkadaşım aradı beni;- “Hayırdır...” dediler...- “Gergin ve sinirli bir halin vardı yayında... Bir şey mi oldu sana?..”- “Beşiktaş göçebeler gibi bütün bir sezon, her hafta başka bir stada ve şehre taşınacak...Bu harakiriyi de kimseler zorlamadan kendi elleriyle, kendi başına yapacak...”O kadar ki kararı, Beşiktaş’a stadını vermekten imtina eden Ünal Aysal bile onaylamıştı... Başka söze bile hacet yoktu...- “Allah Allah...” dedi arkadaşlar;- “Biz de seni bu derece gergin görünce daha önemli bir şey oldu zannetmiştik...”***Bu satırları yazdığım şu sırada; Hayatta öğrendiğim her şeyi; bilgelik, kuantum, ermişlik, öfkeyi terk ediş, anlayış, yargılamama kategorisinden ne kadar ulvi ve kutsi düşünce ve davranış modeli varsa kendime uygulamaktayım...Biliyorum ki böyle bir olayda öfke kontrolümü becerebilirsem, artık “ermiş” sınıfına terfi ederim... Günahtır...Aşure midir bu Beşiktaş?..
Show Haber’i yaptığım günlerdi...Kalbimin ve ruhumun beni götürdüğü yerde oluşan duygularımla harmanlayarak haberleri hazırlıyor, o andaki samimi tepkimi haberlerde doğaçlama veriyordum...Arkadaşlar Alman Der Spiegel dergisinin o haftaki sayısında “Hazreti Muhammed’in resmini bastıklarını” söylediler...Haber toplantısında beynimden vurulmuşa döndüm...O günler; bugünkü gibi dini ve muhafazakar değerlerin peak (zirve) yaptığı günler değildi...Benim açımdan ise durum fark etmiyordu...“Bir dini inancın milyarlarca inançlı insanın için büyük günah” saydığı bir hareketi, milyarlarca Müslüman’ın kutsalı Peygamber’in resmini yayınlamak, derginin kapağına koymak, affedilir, izah edilebilir bir davranış değildi...Gazetecilik bir inanca karşı çıkma mesleği olabilirdi, ama bir inançla alay etme mesleği değildi...Ne Der Spiegel, ne Time, ne Newsweek böyle bir hadsizlik yapamazdı...Ben dindardım veya değildim...Bu benim tercihimdi ve mesele bu değildi...Saygısızlığın daniskası, milyarlarca insanın kutsal bulduğu Peygamber’lerinin “resmini” basarak onları derinden rencide etmek ve bunu güya gazetecilik adına yapmaktı...” ***- “Özür dileyeceksin Der Spiegel... diye bir ‘promo’ hazırlayalım...” dedim...- “Özür dileyeceksin Der Spiegel... Bu saygısızlığından dolayı özür dileyeceksin...”Ne Der Spiegel’i, ne uluslararası tröstleri, ne ulusal kartelleri, ne derin güçleri, ne kıymet-i kendinden menkul lobileri, ne Almanya’yı ne Amerika’yı umurumun teki bile saymadığım günlerdi...Verdik yayına ‘promo’yu...Haber bülteni boyunca o çoğu kişiyi ifrit eden promomuz sürekli dönmeye başladı...- “Reha Muhtar birazdan canlı yayında Der Spiegel dergisine cevap verecek!.. Özür dileyeceksin Der Spiegel!.. Az sonra...”***Haberi yayına girdiğimizde ortalık yıkılıyordu...Bant bitip, yönetmenim Caner “Abi geldik sendeyiz” dediğinde, açmıştım ağzımı, yummuştum gözümü...- “Özür dileyeceksin Der Spiegel... Bu davranışından, milyarlarca insana yönelik bu saygısızlığından dolayı özür diyeceksin... Kendini ne zannediyorsun sen?..”***Clinton’ın Türkiye ziyaretini haber bülteninde birinci haber değil, sonlarda bir haber olarak gördüğüm yıllardı...Şöyle demiştim haberi anons ederken;- “Benim Cumhurbaşkanım Amerika’yı ziyaret ettiğinde, Amerikan televizyonları bu haberi kaçıncı haber olarak veriyorsa, ben de Amerikan Başkanı’nın ziyaretini aynı sırada haber olarak veriyorum... Mütekabiliyet yani karşılıklılık bunu gerektiriyor...”Sonraki günlerde sordum arkadaşlara...- “Bunlar özür falan dilediler mi?..” diye... - “Yanlış anlaşılma oldu gibisinden laflar etmişler” dedi arkadaşlar...- “Peki...” dedim, “Biz yapacağımızı yaptık... Rezil rüsva oldular...”***Şimdi o Der Spiegel dergisi bu sefer Türkçe bir kapakla çıkıyormuş...Kapağın başlığı şöyle:- “Boyun eğme...”Dergi Almanya’daki 3 milyon Türk’ün az Almanca bildiğini düşünerek, kendi ana dili yerine, tarihinde ilk kez “Boyun Eğme” başlığıyla 10 sayfalık Türkçe bir ek veriyor...Niye acaba?..Bir uluslararası Alman dergisinin kapağından Almanya’da ve Türkiye’deki insanlara “boyun eğme” başlığıyla yayın yapması nasıl bir gazeteciliktir?..- “İnsanlar Gezi Parkı’nda toplandı dersin... Protesto etti... Biber gazı yedi... Türkiye’nin her tarafında gösteriler yapıldı, yapılıyor... Hükümet mahkeme kararının bekleneceğini söyledi... Karar aleyhte çıkarsa plebisit yapacağını açıkladı...” dersin haberi verir, analizini yayınlarsın...Uluslararası gazetecilik normları budur...Hele hele Der Spiegel gibi “tabloid yayın yapmadığını söyleyen; ciddi ve ağır başlı olduğu iddiasındaki” bir dergi için...***Bunu; böyle yapılması gerektiğini Der Spiegel’in yöneticileri bilmez mi?..Hele kendi ülkesinde olmayan bir protesto gösterisinde “Boyun Eğme diye pankart açmanın” değil gazetecilik, asgari ahlak kurallarıyla izah edilemeyeceğini bilmez mi?..Topçu Kışlası’nın o Taksim’e yapılmasını ne kadar istemiyorsam, onu protesto eden gençleri ne kadar temiz, nahif ve demokrat buluyorsam, seni de bir o kadar hesaplı, derin bağlantılı, operasyonel güçlerin bir tür tetikçisi, belki de organizatörü olarak görüyorum Der Spiegel...Nereye boyun eğmeyeceğim şunu bana bir anlatsana Der Spiegel...NEREYE BOYUN EĞMEYECEĞİM DER SPİEGEL?.. SAKIN ‘GÜNEYDOĞU’DAKİ BARIŞA OLMASIN?..’Hayatın görünen gibi değil, görünmeyenlerden oluştuğunu, lobilerin, çıkar gruplarının, devletlerin hayati çıkarlarının, ideolojiler ve ekolojik talepler şeklinde, kamuoyuna sunulduğunu yazıyorum günlerdir...Der Spiegel dergisi aniden, Türkçe olarak “Boyun Eğmeyeceksin” kapağıyla çıkmaya karar verdi bu hafta...Nereye boyun eğmeyeceğim Der Spiegel?..Topçu Kışlası’naysa ona zaten senin deyiminle boyun eğmedik...Demokratik protesto hakkımızı kullandık, Topçu Kışlası’nın yapımını çıkmaz ayın son Çarşamba’sına ertelettik...Mahkeme, bir sonraki mahkeme, daha sonraki mahkeme derken uzun ve çetrefilli bir süreç sonucu karar çıkacak...Karar gençlerin istemediği şekilde çıkarsa, bu kez de plebisit yapılacak...Yani ölme eşşeğim ölme...Şimdi “Neye boyun eğmeyeceğim”i söyler misin bana Der Spiegel?.. ***Taksim’e AVM yapılmasına mı?..Demokratik protestolar sonunda, Taksim’e AVM yapılması fikriyatından vazgeçildi...Taksim’e AVM falan yapılmıyor...Peki ben şimdi senin için neye boyun eğmeyeceğim Der Spiegel?..Ağaçların kesilmesine mi, yeşilin yok edilmesine mi?..Bu protestolardan sonra zaten ağaç da kesilmiyor, yeşil de gitmiyor...Hiçbir şey yapılmıyor...Mahkeme kararı bekleniyor...Benim şimdi neye boyun eğmememi istiyorsun Der Spiegel?.. ***Yoksa Lufthansa, Türk Hava Yolları’na geçilmesin, dünyanın birinci hava yolları THY olmasın diye, İstanbul’a yapılacak üçüncü havaalanına mı boyun eğmememizi istiyorsun Der Spiegel?..Durup dururken öyle bir istek gelmişti çünkü, Taksim Komitesi’nden...Her nedense birileri havalanının yapılmasını istemiyordu...Kanal İstanbul projesinin rafa kalkmasını şart olarak öne sürüyordu......Bunlara mı boyun eğmememi istiyorsun Der Spiegel?..Senin Lufthansa’n en iyi havayolları olarak kalsın diye mi üçüncü havaalanına hayır diyeyim Der Spiegel?..Kanal İstanbul’u mu rafa kaldırayım?..Bunları mı istiyorsun?..Başkaca bir isteğin var mı çekinme söyle!..***Güneydoğu’da sağlanmaya çalışılan “barışa da mı boyun eğmeyeyim istiyorsun Der Spiegel...”Şunu açık söylesene...Şu PKK meselesi bitmesin istiyor olmayasın sakın?..Şu terör devam etsin, şu savaş bitmesin, şu PKK’nın yıllardır Almanya üzerinden yaptığı ticaret bitmesin diyor olmayasın Der Spiegel?..Açık söylesene?..Neye boyun eğmemi istemiyorsun Der Spiegel?..MCCARTY’CİLİK YAPMAM FAKAT...Başbakanların düşürülmeleri, darbeler ve darbe biçimleriyle ilgili, güncel olaylar gerektirdikçe, “Büyüklere Masallar” şeklinde yazılar yazıyorum... Bu yazıları yazmaktaki amacım, Türkiye’de bazı çevrelerde “derin izleriyle varolduğuna inandığım bir siyasi ezberi” bozmak ve bir daha yapılmamasını sağlamak...Ecevit’e yapılanları anlatıyorum ki, karşı çıktığımız insanlara protesto hakkımızı kullanırken, toplumun seçim hakkını da çiğnemeyelim...Demokrasiyi protestolarla, yürüyüşlerle taçlandırırken, seçimi ve sandığı göz ardı etmeyelim...“Kriz yaratıp” abidik kubidik yöntemlerle iktidarları düşürmek yerine, demokratik protestolar ve yürüyüşlerle sandık üzerinde etkin olmaya çalışalım... Bu yazılar geçmişten “mahkumiyetler” üretmek için değil, geleceğe “özgürlükler” toplamak için kaleme alınıyor...***Yazılarda isim vermeme nedenim bu...Bir dava ve tabikat konusu olmamaları için sonsuz özen gösteriyorum...Doğrusu 10 yıl 15 yıl öncesinden gelen davaların ve cezaevi günlerinin artık bitmesi ve toplumsal barışın sağlanması gerektiğine inanıyorum...Böyle davranma nedenim ve bazı davalardan bahsetmemeye özen gösterme sebebim, yeni adli süreçlerde benim olumsuz bir dahlimin olmaması...Bunu kişisel zaafım olarak olarak değerlendiren mütakbel potansiyel muzdaripler varsa...Bunu benim kişisel zaafım veya ürküntüm olarak değerlendiren varsa onlara şöyle söyleyeyim...Adli sürecin devam ettiği konularda isim vermeden sadece entelektüel hesaplaşmayla yetinmem, yıllar sonra kimselerin yeni bir mağduriyetle karşılaşmalarını istemememden kaynaklanıyor...Bunu Türkiye için yapıyorum...Elimde derin bir külliyata haiz olan, bilgileri “geçmişten kaynaklanacak mahkumiyetler için değil, gelecek için toplanacak özgürlükler için” özenle tasnif etmekteyim...Yanlış anlaşılmasın bu nahif istek...Kısaca; Der Spiegel’leşmeyelim bence!..
Siyasette üç tür düşürülme var...Birincisi düşmenin doğal hali...Seçimlerde iktidar çoğunluğu elde edemeyince düşüyorsunuz... İkinci yöntem, askerin yaptığı açıktan bir darbeyle indiriliveriyorsunuz...Üçüncüsü ise abidik kubidik yöntemlerle, derin ve gizli operasyonlarla, düğmeye basılarak...Birkaç okuyucum durumu tam kavrayamamış...- “Ecevit Erdoğan’a benzeyen bir başbakan değildi ki?..” diyorlar...- “Nasıl Ecevit’le Erdoğan’ı aynı kefeye koyarsınız?..”***Aynı olmamaları, birbirlerine benzememeleri, siyaset yapma üsluplarının tamamen farklı olması, işin esas püf noktası...Biri koyu bir cumhuriyetçi, diğeri koyu bir muhafazakar; iki lider, nasıl olup da benzer yöntemlerle, seçimler olmadan, sandıklar ortaya çıkmadan düşürülebiliyorlar?..Benim sözgelimi Ecevit‘i; karşımdakinin ise Tayyip Erdoğan’ı sempatik ve doğru bulmasının tek başına bir anlamı yok ki...Sandıkta halk hangisini sempatik ve doğru buluyorsa o iktidar oluyor...Ötekisi ise tasfiyeye uğruyor...***Oysa Türkiye’nin “siyasi ritüel”i böyle gerçekleşmiyor... Derin ve güçlü ulusal ya da uluslararası ittifaklar bir süre iktidarlara bakıyorlar...Deniyorlar...İlişkiler yürütüyorlar...Bir gün gelip, “o iktidarla işlerin yürümeyeceğine karar verdikleri” ana kadar...O gün düğmelere basılıyor...Ne yapıp edip, askerli veya askersiz seçim dışı psikolojik ve siyasi baskı yöntemleriyle, paranın gücü, borsalarda ve piyasada yaratacağı zikzaklar, kamuoyu algısında oluşan derin çatlaklar ve güvensizliklerle, başbakanlar iktidardan düşürülüveriyorlar...***Ecevit’in düşürülmesinin ilk seslendirilmeye başlandığı Nisan 2001’de Amerika, Irak’a müdahale etmeyi planlıyordu...Ecevit’in Amerika’yla ilişkileri sorunlu değildi... Hatta Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp Ecevit‘in Başbakanlığı döneminde Türkiye’ye teslim edilmişti...Ancak; Ecevit‘in Kıbrıs Harekatı günlerinde de tezahür eden, üzerine yapışmış değişmek bilmeyen bir huyu vardı... Bağımsız bir ülkenin Başbakan’ı olarak, kendi dış politikasının inisiyatifini tamamen kendi ellerinde tutmak istiyordu...Müttefiklerine danışarak olsa da... Amerika Saddam‘ı devirme planları yapar ve Irak’a girmeyi düşünürken, o Türkiye’nin tarafsız politikası çerçevesinde Saddam‘ı Bağdat’ta ziyaret ediyordu...***Amerika’yla, Türkiye’yi yöneten iktidarlar arasında bir çıkar çatışması söz konusu olduğunda “içerisi devreye girer...”Amerika buna destek olur mu, olursa ne kadar ve nasıl destek olur, burası ayrı bir konu...Fakat içerisi “tabiat boşluk kaldırmaz” şiarıyla hemen harekete geçer böyle durumlarda...Ecevit için 2002 Mayıs’ında şu portre oluşturulmuştu kamuoyu algısında;- “Başbakan yürüyemiyor, düşünemiyor, konuşamıyor... Evde düşüp kemiklerini kırıyor... Başbakanlık’ta konuklar karşısında uyukluyor... Hiçbir iş yapması mümkün değil... Türkiye fiili olarak başbakansız daha ne kadar devam edebilir?..”CEMAL GÜRSEL FORMÜLÜEcevit’le ilgili yaratılan kamuoyu algısı “Bülent Ecevit’in bırakın başbakanlık yapmayı, hiçbir şekilde iş göremez olduğuydu...”Yıllar önce 27 Mayıs darbesinin arkasından cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel 219 gün komada kalmıştı... O zamanlar Cemal Gürsel için “Askere selam... Komaya devam...” şeklinde ironik sloganlar üretilmişti...Ecevit de “Cemal Gürsel’in komada kalıp, arkasından iş göremeyeceği anlaşılıp siyaset dışında kaldığı gibi Başbakanlık’tan fiilen uzaklaştırılacaktı...”***O günlerde kamuoyuna “Burada bir proje uygulanıyor... Amaç Ecevit’siz hükümet...” deseniz, on kişiden dokuzu size “Ne diyorsun kardeşim?.. Adam ölüyor... Sen operasyon yapılıyor diyorsun... Dalga mı geçiyorsun...” derdi... Dalga geçilmiyordu, gerçekten operasyon yapılıyordu...İşin planlayıcıları, Ecevit‘in ısrarlara rağmen pes etmeyeceğini ve Başbakanlık görevini terk etmeyeceğini biliyorlardı... Onun için partinin ağır topları teker teker istifa etmeye başladı...Amaç Ecevit’siz hükümeti kurabilmekti... Düğmeye basanlar öyle istiyordu...AYNI ANDA BİR GAZETECİYE YAPILAN OPERASYON...Siyaseti ve medyayı demokrasi dışı formüllerle dizayn etme hastalığı, Türkiye’nin tarihten bu yana en vazgeçilmez hastalıklarından biriydi...Ecevit’siz bir hükümet için 2002 Mayıs’ında düğmeye basanların, gözleri kararmıştı...Bülent Ecevit su götürmez bir laikti...Cumhuriyetçi’ydi...Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanlığı’nı yapmıştı yıllarca... Ötesi yoktu...Ancak Ecevit‘in ilginç bir demokrasi anlayışı vardı...***Kesin kanıtlar olmadan “cadı avından” yana olmazdı...Her “irticacı” denilenin üzerine koyu bir istibdatla gitmezdi...Kendi bildiğini okur, kendi inisiyatifini kullanırdı...Tek kelimeyle anlatacak olursak;“Ecevit yönetilemezdi...”O inanırsa yapardı...Derin merkezlerin planlarının bir parçası olmazdı...***Hayatın ilginç bir tesadüfü...Mayıs 2002 günlerinde tıpkı Bülent Ecevit gibi, laik ve Atatürkçü olan ancak bir türlü “ele avuca gelmeyen ve yönetilemeyen” ünlü bir gazeteci vardı...O gazeteciyi de “yönetemiyorlardı...”Amaçlar ve planlar bir türlü istendiği gibi gelişmiyor, gazeteci kendi bildiğini okuyor, kimseleri dinlemiyor, kimselerle temas bile etmiyordu...İşin rahatsızlık verici tarafı, gazeteci ve arkadaşlarının yaptığı haber bültenlerinin izlenme oranlarıydı...Ünlü gazetecinin haber bülteni diğer bütün televizyon kanallarının haber bültenlerinin toplamından daha fazla izleniyordu...Toplum kendini o haber bülteninde buluyor, gazeteci o gün gönlüne ve kafasına göre nereden yana tavır koyarsa, o taraf ağırlık kazanıyordu...“Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan Türkiye” diyordu çünkü gazeteci...***Başbakan Ecevit’in tasfiyesini planlayanlar öyle bir düzen kuracaklardı ki, siyasette olduğu gibi medyada da gidilecek yola karşı çıkacak, ya da kafasına göre hareket edecek hiçbir etkin unsur kendisine yer bulamayacaktı...Ecevit’in hastaneye yatırıldığı ve iş göremez raporu alınmaya çalışıldığı günlerde, ünlü gazetecinin televizyon kanalının bulunduğu grubun bankalarına el konulmaya başlandı...Grubun patronları; devletin üst kademelerindeki derin merkezlere çekilerek, “televizyon haberlerinin, zararlı unsurlar içerdiği iddia edilecek ve bu televizyon haberleriyle haberciden kurtulmaları” istenecekti...***Başbakan Ecevit hasta ve iş göremez diye tasfiye ediliyor, aynı günlerde, onunla hiçbir siyasi işbirliği olmayan ünlü gazeteci de “zararlı haberler yaptığı gerekçesiyle” gönderilmek için operasyona uğruyordu...Bir yerde seçilmiş Başbakan, diğer yanda kitlelerin tercihi olan televizyoncu, aynı anda sistem dışına atılıyordu...Seçimsiz, halkın olmadığı bir platformda elbette...Grup bankaları kurtarabilmek için gazeteciyi “feda” etmek zorunda kaldı...2002 Haziran ayının sonları ve Temmuz’unun başlarında, Ecevit tamamen yalnız bırakıldı...Başbakanlığı bırakmaya zorlandı... Gazeteci, ticari rekabet dolayısıyla kanlı bıçaklı oldukları gruba gitmek zorunda kaldı...O gruba da telefon ettiler...- “Almayın onu...”Bu kadar gaddardılar...Bu kadar acımasız...Siyaset yeniden dizayn edilecekti...Kendi bildikleri gibi elbet...Siyasetteki ve medyadaki ayrık otları temizlenecekti...Tabii ki sandık olmadan...Tabii ki televizyonların sandığı anlamına gelen televizyon ratingleri kaale alınmadan...OYUNUN TERS DÖNÜŞÜ...Her şeyi planladılar...Ecevit’i düşürdüler...Ortalığı gazeteciden temizlediler...Her şey onların olacaktı...Siyaset, medya, başbakan, bakanlar...Her şeye hakim olacaklardı...Böylesine muhteşem bir master planın sonunda artık “hayat onların olacaktı...”İstedikleri zaman seçime gidilecek, istedikleri sonuç çıkacaktı...MHP lideri Devlet Bahçeli kendisinin oyunun dışında bırakılmak istendiğini fark etti...Köprüleri atmak, Roma’yı yakmak pahasına “erken seçim” istedi...***Erken seçim olmasını istedikleri son alternatifti...Yine de ellerinde üç siyasi parti vardı... Olmazsa MHP’yi de alırlar, yine koalisyonla Türkiye’yi yönetirlerdi...O kontrol edemedikleri tek ticari grubun patronu kendisi seçimlere girdi... Aldığı oylarla, iktidar için güvendikleri üç partiyi de baraj altına itti...Öyle bir seçimdi ki, “muhteşem derin plan, muhteşem bir şekilde battı...”O gün bugün seçimlerden çıkan Başbakan’la idare etmeye çalışıyor edemiyorlar... O operasyonda tasfiye ettiklerini düşündükleri ünlü gazeteciye gelince;“Şimdi tarihi yazıyor o...Gerçek tarihi...Şikesiz lekesiz...Çıplak ve eldivensiz...”
Siyasetin “para” ayağını göz önüne almadan yapılan analizinin, hiçbir anlamı olmadığını yıllar geçtikten sonra anladım...Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin müktesebatından geliyordum...Orada, fikirler vardı, ideolojiler vardı, idealler vardı...Bir şey hemen hemen hiç yoktu...Siyasi davranışlar ideolojilerle açıklanırdı ancak pek “para”yla açıklanmazdı...Oysa hayatın iş dünyası için, milyarlarca dolarlarla büyük operasyonlar yapanlar için, siyaseti, başkanları, kabineleri, kongreleri belirleyenler için “para” olduğunu geç anladım...***Bir içki lobisinin Amerika’yı nasıl etkisi altına alabileceğini, silah sanayiinin başkanlar üzerinde nelere kadir olduğunu yaşayarak ve görerek anladım...Başbakan Erdoğan’ın alkol düzenlemesiyle ilgili kararını ben de dahil herkes öncelikle ideolojik açıdan ele aldık... - “Alkol nerelerde kullanılmalı, nerelerde yasaklanmalı?..” falan filan...Oysa milyarlarca dolarlık dev bir pazarda mücadele eden içki lobileri için hayat bu kadar basit ve ideolojik değil...Kapitalistler ve sermaye, ideolojileri para kazanmak için kullanıyor, fakat kendisi hiçbir zaman ideolojik davranmıyor...***İçki; sinema endüstrisinden, medya dünyasına, gazete sütunlarından, billboard reklamlara, “çağdaş bir yaşamın vazgeçilmez unsuru” olarak lanse ediliyor ve dünya pazarına öyle pazarlanıyor...Çağdaş yaşamın vazgeçilmezi alkol, eğer sinemalarda, festivallerde, spor müsabakalarında, gazete sütunlarında, dergilerin kuşe baskılarında, özgür ve çılgın internet mecrasında kendisine yer bulamazsa hayatiyeti biter, sona erer... Başbakan “içki reklamını yasaklayarak” milyarlarca dolarlık bu uluslararası lobinin en can alıcı damarına basmıştır...Türkiye 76 milyon insanın yaşadığı bir pazar...Gelişmekte olan bir ülke...Sağlık bilincinin henüz Amerika’daki kadar gelişmediği, uzun yıllar “sağlık ile içki ve sigara bağlantısının kolay kurulamayacağı” bir ülke gerçeği...Böyle bir ülkeden tası tarağı toplamak zorunda kalmanın, uluslararası içki lobisine neler yaptırabileceğini tahmin edemezsiniz...***Herkes bunu bir ideoloji sorunu zannediyor...Oysa bu bir ideoloji sorunu değil...Bir çıkar sorunu...Tayyip Erdoğan’a Gezi Parkı’ndaki çocukların itiraz edeceği çok şey var...Hayat tarzını yaşayamadığını düşünen şehirli orta sınıfların da karşı çıkacağı çok şey mevcut...Fakat bunlar sonuçta moral değerler...Amerikan ve Batılı medya devlerini harekete geçiren güç, “İçki reklamı yasağı ve içki lobilerinin milyarlarca dolarlık kar marjlarının yok olacağı” gerçeğidir...Sermaye, hiçbir zaman ideolojik değildir...İdeolojiyi para kazanmak için kullanır sadece...Bunu anlamaya başlamak, hayatı anlamaya başlamakla eş değerdir...TÜRKİYE’YE GETİRİLECEK 5 MİLYAR DOLAR PARA...Haber kaynakları güçlü olan bir haber sitesi “yurt dışındaki paraların Türkiye’ye getirilmesine yönelik varlık barışı”nda gelmesi düşünülen paralarla ilgili çarpıcı bir haber yayınlıyor... Habere göre, “Varlık barışıyla yurt dışından getirecekleri söylenen 5 milyar doları getirmekten vazgeçiyor, paranın sahipleri...”Nedeni açıkça söylenmiyor haberde, fakat satır aralarındaki neden gayet sarih... Sivil ayaklara uzanacağı söylenen 28 Şubat soruşturmasıyla, 2002 yılında döviz fırlayınca bankaların bir gecelik ani döviz alımları mercek altına alınacak...Başbakan “Yüzde 2 vergi ödenerek Türk ekonomisine dışarıdaki paraların kazandırılacağı Varlık Barış’ını” arzuluyor...Dışardaki paraların Türkiye’ye gelmesi, ekonomiyi canlandıracak, yeni yatırımların önünü açacak, Avrupa ekonomik olarak patinaj yaparken, Türk ekonomisi iyice uçuşa geçecek...***Ancak bir nokta daha var...Sermaye evrenin en ürkek aktörlerinden biri... Sahipleri soruşturmalara ve iddianamelere özne olacakları, gazetelere yansıyınca korkuyorlar ve kaçıyorlar...Hükümet bugünlerde Türkiye’yi uçuracak siyasi ve ekonomik kararları koordineli bir şekilde tek merkezden ve bir amaca matuf atması gerekiyor... Oysa son günlerde eylemlere destek verdiği izlenimi edinilen iş dünyasının tepe noktaları, “5 milyar doları bulan paraları Türkiye’ye getirmek konusunda ürkekler...”Soruşturmalara uğrayacaklarını düşünüyorlar...Paradan dolayı değil; son olaylardan ve geçmiş soruşturmalardan...Nasıl davranacaklarını kestiremiyorlar... Güçlü haber kaynaklarına dayanan internet sitesindeki haber bu açıdan çok ilginç...Site; ince bir mesajla “paranın ürktüğünü” söylemeye çalışıyor...Bu ürküntünün giderilmesi için bir şeyler yapılmasını talep ediyor...***Oysa “bir şeyler yapabilmesi için hükümetin iş dünyasının krem de la kremine güven duyması lazım...”Gezi Parkı olayları, bu “güven ortamını” tamamen yok ediyor...Türkiye durup dururken “berbat bir yol ayrımıyla karşı karşıya” kalıyor... Tam borçlar bitiyor, ekonomi düze çıkıyor, take off (kalkış) gerçekleşiyor derken, yaklaşan seçimlerle, seçim hesapları, bütün mucizeleri altüst ediyor...İş dünyasının büyük patronlarının Başbakan Tayyip Erdoğan’la son günlerde görüşmek için randevu istediklerini haber alıyorum...Henüz randevu verilmedi...ALMANYA; TAYYİP ERDOĞAN’I TANIMIYOR MU?Alman Başbakanı Merkel, Gezi Parkı olaylarında polisin tutumunu protesto etmek, biber gazı, orantısız şiddet ve fikir özgürlüğünün kısıtlandığı gerekçesiyle “Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki chapter’ların görüşülmesini askıya alıyor...”İlişkiler donuyor...Başından beri; Almanya ile AKP iktidarının yıldızı bir türlü barışmıyor... Almanya bu tutumu alınca; Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri geriliyor ve giderek kopma noktasına geliyor...***Polisin orantısız şiddet kullandığı bir sır değil...Türkiye’nin demokrasi sorunları olduğu da bir gerçek...Gençliğin haklı özgürlük talepleri kimsenin itiraz alanı değil...Fakat bunların iyileşmesi için, Almanya’nın “aba altından sopa göstermesi” işleri berbat ediyor...Esasen kimse kendisine “şantaj” yapılması fikrinden haz etmez...Hele bir “devlet” hele hele de o devleti yöneten “bir Başbakan” yapacağı bir şey varsa yapmaktan vazgeçebilir...Bazı insanlar, kendilerine sopa gösterildi mi, acayip ters tepki verirler...***Ben birisinin bana şantaj yaptığı izlenimini edinirsem, “Bir davranışı yapacağım varsa yapmaktan vazgeçerim...”- “Ne olacaksa olsun görelim bakalım...” derim...Çok kişi de öyle der...Almanya’nın amacı aslında “Türkiye’nin tutumunu değiştirmesi ve hayatın olumlu yöne kanalize olması” değil...Almanya’nın hedefi, bu tavırlarla Türkiye’yi uluslararası platformda yalnız bırakmak, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasını önlemek ve Türkiye’deki hayati çıkarları için, yeni hamleler planlamak...Merkel elbette, Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir insan olduğunu, şantajı kabul etmeyen tabiatını biliyor...Öyle davranmasının nedeni; Türkiye’yi yola getirmekten ziyade Türkiye’yi bu vesileyle yalnızlaştırmak...***Türkiye’de entelektüel kesimde bir Avrupa damarı var...Bu çok güçlü...Okuduğumuz üniversiteler oradan ilham alıyorlar... Siyasetin, felsefenin, edebiyatın, sosyolojinin, çağdaşlığın, gustonun merkezi çoğumuz için Avrupa...Avrupa Birliği birçoğumuz için, bir birlikten çok daha fazla bir anlam ifade ediyor...Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının derin damarlarında yaşayan aşağılık kompleksi ancak Avrupa Birliği’yle tarihe karışacak...Avrupalı’ya kendini kabul ettirememiş Türk aydını, kendini aydından saymıyor, aydın olarak farz etmiyor...***Türk aydınının bilinç altındaki bu patolojik gerçekler Avrupalı tarafından yıllar yılı bilindi ve üzerinde tepinildi...Fark etmedikleri şudur:..Artık demode bir kimlik taşıyorlar... Yeni değiller...Gençliği ve tazeliği temsil etmiyorlar...Kazanmıyorlar, iflas ediyorlar... Sürekli patinaj yapıyorlar...Birbirlerini suçluyorlar...Bu halleriyle bir cazibe merkezi değiller...Merkel ne isterse yapabilir... Üzüntüm iyi davranıp, etkili olacağına caydırıcı davranıp rezil olmasıdır...
AKP’yle hiç ilgim yok...Oy vermedim...“Yetmez ama evet” demedim...Darbelerle hesaplaşılmasını istememe rağmen, oy sandığının önüne geldiğimde ‘evet’e de gitmedi elim...AKP’nin kazandığı üç seçimin ilkinde hiç sandığa gitmedim...İkincisinde CHP’ye oy verdim...Üçüncüsünde elim yine “herhangi bir partiye oy atmaya gitmedi...”Laik olduğum kuşku götürmez...Atatürk‘ü sevdiğim, referans aldığım ise malumun ilamı...***Atatürk’e göre Osmanlı’yı, Batı’ya göre Ortadoğu’yu daha bir önemsediğini gördüğüm AKP’yle aramda ‘özel’ gönül bağı hiç olmadı...Bugünlerde çok görüldüğü gibi bir medya grubunun başına geçmek gibi “idealleri ve amaçları” çoktan gerilerde bıraktım...Teklif edilen onlarca görevi “paralarını ve miktarlarını sormadan reddediyorum...”Tayyip Erdoğan’a hiç oy atmadım, sanıyorum hiç de oy atmayacağım...***Ancak Bülent Ecevit’e oy atmıştım...Onun bu ülkede; her şeyi yönetebileceğini düşünen sermaye gruplarına tek başına nasıl çaresiz duruma düştüğünü birebir yaşamıştım...Kontrgerilla’nın ona nasıl suikast düzenlediğini, o “suikastten” nasıl kıl payı kurtulduğunu birebir görmüştüm...Nahif gençlik liderimin Başbakan’ken; nasıl “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” hale getirildiğine, kendisine nasıl yaşayan bir ölü muamelesi çekildiğine, gazetelerin manşetlerinin nasıl sahtekarca bu yalanı pompaladığına tanık olmuştum...***Bülent Ecevit’in en yakınındaymış gibi görünen bir “gazeteci” vardı hiç unutmam...Bir gün sabah kalktım büyük gazetede, o gazetecinin yazısını gördüm...Gözlerim faltaşı gibi açıldı...Ecevit’in berbat durumda olduğunu, evinde yıkanmadığını, gömleklerini değiştirmediğini, hafızasının yerinde olmadığını, “yaşayan bir ölü” olduğunu anlattığı yazısına tanık oldum... Ecevit‘in Başbakanlık yaptığı günlerdi... Ulusal ve uluslararası sermaye, karteller, tröstler ve derin konsorsiyum“Ecevit’in Başbakanlık’tan düşürülmesine çoktan karar vermişti...”***Yerine gelecek kişi belliydi...En yakınındaki olacaktı elbette yerine gelecek kişi!..Böylece koalisyon devam edecek, her şey istendiği gibi sürecek ve yönetilecekti...En yakında görünüp de o yazıyı yazan gazeteci,Ecevit’e en öldürücü darbeyi vurmuştu...O yazısı “Gezi Parkı olayları” etkisi göstermiş, bütün manşetler, gazeteci ve yazarlar yazıya referans yaparak“Ecevit’in zorunlu nedenlerle Başbakanlığı bırakması gerektiğini” yazmaya başlamışlardı...Anayasa’nın bilmem kaçıncı maddesindeki zorunluluk halleri nedeniyle... “Tezgahlanmış Başbakan’ı indirme operasyonu” adım adım yürürlüğe konuyordu... Çiğli’de, İstanbul’da gerçekleştiremedikleri suikasti nihayet yapacaklardı...Onu yaşayan bir ölü olarak lanse etmişler, artık ülkeyi istedikleri kıvamı getirmişlerdi...Ecevit aldığı ilaçların etkisiyle “Başbakanlık merdivenlerinden düşüyor, durup dururken evde ayağı takılıp kemiklerini kırıyordu...”Kemikler bir türlü kaynamıyordu!..***Son anda RahşanEcevit duruma ayıldı...Ecevit‘in almakta olduğu ilaçları çöpe attı veEcevit‘i yaşattı...Fakat öyle bir psikolojik harp yaşatmışlardı ki Ecevit‘lere, artık bütün ipler “konsorsiyum”un eline geçmişti...Heyhat!..O gün Başbakan Ecevit’i; “gömleklerini değiştirmeyen, kirli gömlek ve atlet giyen, yıkanmayan, düşüp kemiklerini kıran ve yaşayan bir ölü ve bitkisel hayatta bir kişi olarak” lanse edenlerle, bugün aynı amaçlara matuf benzer haykırışlarda bulunanlar acaba aynı kalemler, aynı insanlar, aynı tanıdıklar olabilir miydi?..***“Sorun iktidar değil, Ecevit” demekle, “Sorun AKP değil, Tayyip Erdoğan” demek arasında hiç fark olmadığını, aslında aynı operasyonun, aynı stratejinin, aynı taktiğin aynı tanıdık ve mahut çehreler tarafından senaryolaştırıldığını o kadar iyi bilmekteyim ki...Gazetecilikten bahsedecekler şimdi elbette..Etik gazetecilikten değil mi?..Sırtını ulusal ve uluslararası sermayeye dayayıp, derin konsorsiyumların “etki ajanı” olarak görev yapacaklar...Sonra “ahlaklı ve etik gazeteciler olarak”, toplumu operasyonlarla suni olarak şekillendirdiklerinin tarihini yazmaya soyunacaklar, öyle mi?..Tayyip Erdoğan’ın birçok hataları bulunduğunu, otokratik bir kişiliğe meyyal olduğunu, toplumun cumhuriyetçi ve laik kesimleriyle iyi diyalog kuramadığını düşünüyordum...Cumhuriyetçi kesimler arasında iktidarının son döneminden çok fazla “muzdarip”in varlığını fark ediyorum...Fark etmez Ecevit‘in de bir sürü yanlışı ve hatası vardı ülkeyi yönetirken...***Bunların hiçbiri bu insanların “derin operasyonlarla” seçimle geldikleri iktidardan, abidik kubidik yöntemlerle düşürülmelerini gerektirmiyor...Operasyon yapanlar, kendi rol aldıkları operasyonların kendi biçimlendirdikleri tarihini yazmaya soyunuyorlar... Tayyip Erdoğan’la gönül bağım olmadı hiç...Oysa şu anda yapanların ne anlama geldiğini bilecek kadar şerbetliyim...Ecevit’e de aynısını yapmışlardı...Muhtemelen şimdiki infialim deEcevit’e yapılanlara karşı duyduğum biçareliğin infialidir...Yoksa ben önümüzdeki seçim de AKP’ye oy atmayacağım...Bu durumumda değişiklik mevz-u bahis değil...Fakat bir zamanlar Ecevit’e ve Özal’a yapılanın aynısının olmasını istemiyorum, bu durum arz-u halim...***Hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmıyor değil mi?..Gün geliyor operasyonlar ve hesaplar birer birer ortaya dökülüyor...Bülent Ecevit nire?..Tayyip Erdoğan nire?..Fakat uluslararası paranın merkezleriyle takıştınız mı, istediklerini yapmadınız mı adınızın önünde “Laik-İslamcı, Cumhuriyetçi-Osmanlı, Bülent-Tayyip” yazmış, fark etmiyor...En yakınınızdakiler “öne sürülerek” sizi bitirmek için operasyonun düğmesine basılıveriyor...Artık hangi senaryo yürürlüğe konur bilmiyorum...Para mı çekilir?..Döviz mi gelmez?..Borsa mı düşer?..TÜSİAD tam sayfa ilan mı verir?..Yağ krizi mi çıkar?..Anarşi mi hortlar?..Olaylar mı sürer?..Onları bilmem?..Kimdi Ecevit’in yaşayan bir ölü olduğu haberini yazıp en vurucu hamleyi vuran yakın gazeteci acaba?..Merak etmesin rahat uyusun...Adını telaffuz etmem...
Televizyon satışları ve el değiştirmeler bugünlerde de sürüp gidiyor...SHOW televizyonu; Habertürk grubuna geçti...Uzun zamandır ATV’nin satışı gündemdeydi...CNN International’a sahip uluslararası Turner Grubu’nun ATV’yi satın alma konusunda el sıkıştığı bildirildi...CNN International’ı bünyesinde bulunduran grup ATV’yle el sıkıştığında, Christiane Amanpour ve CNN’ciler olaylar başlamasından günler önce Reyhanlı’ya canlı yayın aracını bağlamamışlardı henüz...Şaka gibi bir durum var şu anda ortada...Türkiye’de henüz olaylar çıkmadan, canlı yayın araçlarını sıra sıra dizerek olayların köpürmesinde hatırı sayılır bir rol oynayan CNN International, şimdi ATV’nin sahibi olacak... ***Hani diyorlar ya; “Adamlar televizyonculuk yapıyor... Türkiye’deki televizyonlar gibi olayların üstünü örtmüyorlar...”Ufak bir sorum olacak Christiane Amanpour ve arkadaşlarına;- Türkiye’de televizyonların özellikle ilk günlerde berbat bir sınav verdikleri aşikar...Benim merakım ise şu;Christiane Amanpour ve arkadaşları bunca canlı yayın aracını Reyhanlı ve İstanbul’a dikerken “iyi” ettiler de, kendi ülkeleri Boston’da bayram günü tüm ahalinin katıldığı maraton yarışmasında halkın ortasına atılan ve insanları hunharca öldüren bombalama olayını kaç saat canlı yayında verdiler acaba?..Öyle ya...Okyanusu geçip, Akdeniz’i aşıp ta Reyhanlı’ya olaylar çıkmadan önce dikilen canlı yayın aracı, İstanbul’a ise bir araçla yetinmeyen birkaç yere konuşlanan bir yayıncılık anlayışı, kendi ülkesinde kendi şehrinde patlayan bomba ve ölen Amerikalılar‘la ilgili, günlerce Boston’dan canlı yayın yapması icap etmez mi?..Hatta Boston bürosunu merkez yapıp, yayını sabahtan akşama oradan gerçekleştirmesi gerekmez mi?..***Christiane Amanpour dün kendisiyle “sanal bir röportaj yaptığını açıklayan” Takvim gazetesinin “çakma röportajı”na büyük tepki duymuş...- “Yazıklar olsun size...” diye tweet atmış...Körfez Savaşı’nı, Atina’da CNN’den izlemiştim...Keşke o günlerdeki romantik gazetecilik ideallerim böylesine hayal kırıklığına uğramasaydı...Televizyon yayıncılarının, sadece televizyonculuk saikiyle habercilik yaptıklarına, reklam, dolar, siyaset üçgeninde faaliyet gösterdiklerini bilmeseydim...Keşke CNN “hayallerimdeki müthiş gazetecilikle” yaşamaya devam edebilseydi?..Merakım tek bir konuya...Bu medya algı yönetiminde “içki lobisinin” etkisi yüzde kaç acaba?..GENE SHARP’IN DURAN ADAM EYLEMİ...Taksim’de protesto amacıyla duran adamları gördüğümde “ne sempatik ve yaratıcı bir eylem” dedim içimden...Polis müdahale edemez, insanlar öylesine durmaktan başka bir şey yapmıyor...“Yakıyorsunuz yıkıyorsunuz, kamu mallarına zarar veriyorsunuz” diyemez kimse, çünkü hiçbir şeye zarar veremiyor duran insanlar...“Saldırgansınız” denilemez, çünkü saldırganlık barındırmıyor eylem içinde...Tamamen barışçı, tamamen ironik, tamamen espri ve yaratıcılık yüklü bir davranış modeli “duran adamın” protestosu...***Ne var ki, dün öğleden sonra “Duran Adam” modelinin esas adının “Ayakta Durma Eylemi” olduğu ortaya çıkıyor...Gene Sharp’ın el kitabından esinlenerek, CIA Devrim Koçları’nın diktatörlüklere karşı hazırladıkları bir eylem modeli olduğu ve Sharp’ın kitabında 163. madde olarak geçtiği belirleniyor... “Toplum ayaklanmalarında, yönetimlerin zayıf noktalarının belirlenmesi” başlığında yer alan bu eylemin; dünyanın globalleştiği, bilginin böylesine rahat dolaşımının sağlandığı bugünün dünyasında Türkiye’de dört bir yanda eyleme konması elbette sürpriz değil...CIA’in kitapçığındaki formüller de kolaylıkla her yerde uygulanabiliyor artık...Ben yine de, eylemlerin izlediği “muhteşem sıralamanın”,organizasyon yeteneğinin, arka arkaya gelen eylemlerdeki etki yönetiminin, Gezi Parkı ötesi bir aklın ürünü olacağını seziyorum... Öyle sezmeyenler kafayı takmasınlar, üstlerine alınmasınlar...Benimki sadece bir sezgi!..ERDOĞAN; İÇKİ REKLAMLARINI YASAKLADIĞINI SÖYLEDİĞİ ANDA İÇİMDEN...Alkollü içki düzenlemesi sırasında da söyledim...Restoranlarda içki içilmesini kısıtlamak çok sakıncalı...Restoranda içki servisi olur, turizm belgesi gibi zorlayıcı maddelere tabi olmaz...İsteyen yemekte içki içer, isteyen içmez...Bu kişisel özgürlük alanıdır...***Bu alandaki alkol uygulamasına karşı çıktım, ancak tahmin edilenin aksine “alkol reklamlarının yasaklanmasından” yana tavır aldım...Niye?..Çünkü kendi hayatımdan biliyordum ki, içki reklamları gençlik yıllarında içki içmeyi direkt özendiren ve tetikleyen bir rol oynuyorlar...Viskiyi sevdiren ipe sapa gelmez tadı değil, reklamlarda viski içen adamın yarattığı hava ve karizması...Bunu bildiğimden, içki reklamının kaldırılmasına sonuna kadar “evet” dedim...***Ancak itiraf edeyim...Buna “evet” der ve uygulamayı desteklerken içimden, “Allah bu kararı verenlerin yardımcısı olsun... Başlarına büyük bela aldılar...” demeyi de ihmal etmedim...İçki lobisinin dünyadaki gücünü çok iyi biliyordum...Türkiye gibi 76 milyonluk bir pazarda “içki reklamını” yasaklayanları, bertaraf etmek için her şeyi yaparlardı...İçki lobisinin sırf birkaç yüz şişe daha fazla satabilmek için dünyanın dört bir yanında, gazetecilere düzenlediği ve yüz binlerce dolara mal olan muhteşem organizasyonların çoğuna davet edilmiştim...***Ne büyük paralar harcandığının, “içki eşittir çağdaşlık” algısının yaratılması için ne inanılmaz lobiler yapıldığının farkındaydım...Birkaç yüz şişe daha fazla satmak için bunca para harcayan, organizasyon yapan bir lobi, 76 milyonluk pazarı kaybetmemek için neler yapmazdı ki?..Turgut Özal zehirlenerek mi öldü hala bir muammadır...Ancak Özal sağlığında, son anda ölümden kurtulduğu bir suikaste uğradı tetikçi Kartal Demirağ tarafından düzenlenen... Özal kendisine yapılan bu suikastin arkasında neler olduğunu hayattayken istihbar etmiş ve öğrenmişti...“Kendisini öldürmek isteyenlerin milyarlarca dolarlık gelirleri sekteye uğrayan kaçak sigara lobisi olduğuna inanıyordu...”***Yabancı sigara ithalatını serbest bırakmasından sonra, kaçak sigara lobisinin kendisini ortadan kaldırmak için harekete geçtiğini düşünüyordu...Kaçak sigara lobisi bir Başbakan’a suikast düzenleyebilirken, 76 milyonluk pazarı elden kaçırmak istemeyen içki lobisi neler yapabilir akıl ve hayal tasavvur edebilir miydi acaba?..Uluslararası karteller, milyarlarca dolarlık gelirler, sigara içki tröstleri, ekonomik çıkarlar?..Gezi Parkı’ndaki tertemiz gençler dışında kimseciklere sempati duyamaz bir haldeyim...
Cumartesi gecesi polis baskın yapmasaydı, protestocu gençler ikna edilecek, eylemler bitecekti...” lafı yalandır...Bunu söyleyenler, bilinçli olarak “hayatın gerçeklerini gizlemeye, olayların esas nedenlerini, olmasını istedikleri sonuçlarını saklamaya“ çalışıyorlar...Demokratik bir ülkede, “Başbakanların, otoriterleştiğini, antidemokratikleştiğini savunmak, onları istememek, bu uğurda kişisel ya da kitlesel irade ortaya koymak insan haklarına uygundur...“Bu ülkede Başbakan’dan memnun olmamak ayıp değil...Bu uğurda gösteri yapmak, protestoda bulunmak, kişisel hayat tarzını savunmak, “Ben bu Başbakan’ı değil, şunu Başbakan istiyorum” demek de ayıp değil, olmamalı....***Ancak “yalan söylemek” ayıptır...Gerçek nedenleri sahtekarca gizlemek ahlak dışıdır...Etik değildir..Yalanla üstünlük sağlayan, gün gelir yalanla yenilgiye uğrar...Yalanla hayatı değiştirmeye çalışanlar bu gerçeği bilmelidir...***AKP’ye hiç oy vermedim...Bundan sonra seçimlerde AKP’ye oy vermeyi de pek düşünmem...Buna karşın ilk günden beri, Gezi Parkı’nın “yeşil alan olarak kalmasından” yanayım...Başından itibaren Topçu Kışlası projesinin yapılmamasından yana tavır koymaktayım...Atatürk Kültür Merkezi’nin, ismi değişmeden daha büyük bir opera binasına ‘evet’ oyu vermekteyim...***Hepsinden öteye, 90 gençliğinin aktivist eylemleriyle başlayan bu protestoları da başından itibaren “demokratik açıdan haklı” görüyorum...Ancak bu olayların kırılma noktası buralarda değil...Gezi Parkı olayıyla “fitillenen olaylar” çok daha büyük bir ulusal ve uluslararası operasyonun parçası...Toplam 35 yılı bulan bir siyasi geçmiş ve gazetecilik birikiminin sonunda bu noktada “yalan söylemeyi” çoluğuma çocuğuma, çevreme, arkadaşlarıma, ülkeme, insanlığa ve tarihe karşı sahtekarlık yapmayı ahlak dışı buluyorum...Allah’ın bildiğini, gözümün gördüğünü, hayatın burnumun dibine soktuğunu; “yok farz edip” sahtekarca “Polis gelmese olaylar olmayacaktı... Uğraşılıyordu, Taksim boşaltılacaktı...” yalanına saplanamayacağımı biliyorum...***Bu denli “geniş ve derin çaplı bir muhalif operasyonun”, CNN’den BBC’ye, iş dünyasının krem de la kreminden, medyanın etkin bölümünü kapsayan algı yönetimine, beyaz önlüklü genç doktorlardan, lojistik destek ve kumanya hizmetine, etkin sendikaların ortak grev kararından, tarihte ilk kez ortak hareket eden BJK; FB; GS; Trabzon taraftar gruplarına kadar, kurulan “geniş, derin ve büyük muhalif koalisyon” kör gözlerin bile görebileceği biçimde apaçık ortada durmaktadır...Bu “koalisyonu kuranlar ve oluşturanlar” ne istiyorlar, ne talep ediyorlar?..Konu budur...Bu konu çözülene ya da bir şekilde tamamlanana kadar olaylar ve tırmanan veya tırmandırılan gerginlik sürmeye devam edecektir...Pazarlık Gezi Parkı değildir...Pazarlık ya da talep edilen pazarlık çok daha derin ve başka yerlerdedir...Onun için de Gezi Parkı’ndaki taleplerin karşılanıp karşılanmaması önemli değildir...Bundan dolayı, bizlerin Topçu Kışlası’ndaki ve Gezi Parkı’ndaki tavrımızın zerre kadar önemi yoktur...***Açalım...2007’den bu yana, toplumun bir kesimi çok gerildi...Sadece hayat tarzı açısından değil...Hayatların devamı açısından esas olarak...Geçmişin bitmek bilmeyen darbe davaları, dava süreçleri, soruşturmaları, içeri alınmaları, özgürlükten yoksun bırakılmaları, bir kesim için azap verici çok ızdıraplı bir süreçtir...Bu süreci yaşayan insanların aileleri, yakınları, yakınlarının yakınları, dostları, arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, meslektaşları, akrabaları, akrabalarının akrabaları vardır...Bunlara, “Gazi Mustafa Kemal’den esinlenmiş hayat tarzlarına”, kişisel özgürlüklerine müdahale edildiğini düşünen, sıradan insanların oluşturduğu, orta sınıf kentli burjuvaziyi eklemlendirin...Onların, ikinci üçüncü kuşak kentli ve internetten dünyayla bütünleşmiş çocuklarını da ekleyin... “Tepkinin doğal kaynağını” bulacaksınız...***Türkiye’deki tablonun geniş kitleler tarafından algısı şöyledir...30 yıllık savaş sona erdirilip, barış sağlanmaya çalışılmış;‘Ne aldık ne verdik’ sorusu hala bir parça muamma iken;Bir zamanların “toplum belleğine azılı terörist olarak, şırıngalanmış unsurları” bir şekilde serbest kalmaktadır...Doğru ve haklı bir pozisyonlama olsa da;Barış istiyorsanız, geçmişe sünger çekeceğiniz doğru ve anlaşılabilir bulunsa da...Geçmişi tekrarlayarak barışı tesis edemeseniz de, “bu tablo başlı başına toplum tarafından sindirilmesi zaman alacak bir tablodur...”***Oysa bu tablonun sindirilmesine uğraşırken; “geçmişin teröristleri ellerini kollarını sallayarak vatan topraklarını terk ederken,” “zamanında vatani görevini ifa etmiş olarak bilinen ve bellenen”, üniformalı askerlerin önemli bir kısmının, hala “hapishanelerde darbe davasından yargılanıyor olması” kolay hazmedilecek sosyolojik bir olgu değildir...Başbakan, toplumun bütününü görecek bir pozisyonda ve yüksekliktedir...Cumhurbaşkanlığı makamına toplumsal barışı ve umudu sağlayan bir kişi olarak çıkması gerekir...Güneydoğu’da 30 bin kişinin ölümüne neden olan olaylar, insanlar ve tarihle sağlanmaya çalışılan barış; “Beyaz Türkler’in, şehirli orta sınıfın, hassas olduğu geçmiş siyasi darbeler, darbeciler, iç hizmet kanunundan tetiklenen bekçiliklere karşı sağlanmalıdır...”Toplum kendi içinde katmanlar arası barış ve “özgürlüğe” yol açmalıdır...Başbakan Cumhurbaşkanlığı’na “özgürlükleri yeni bir anayasayla, barışı ise devlete karşı işlenen ve geniş kitleyi tıpkı KCK suçlarında olduğu gibi rahatlatacak bir afla“ çıkabilir...Güneydoğu’da yaptığı gibi...Zaman “affetme” olmasa da, unutma ve yeni bir başlangıç yapma zamanıdır... GEZİ OLAYINDAN “ULUDERE” ÇIKAR MI?..Gezi Parkı olayları baştan polisin orantısız şiddet kullandığı, gençlerin ise “hayat tarzlarına, yeşile ve özgürlüklere müdahale yapıldığı” tepkisiyle patlayan olaylardı...Ancak olayın ulusal ve uluslararası destekçilerinin esas amaçları, Gezi Parkı Olayı’ndan” bir “Uludere” çıkarmaktı...Neydi Uludere?..Aktarılmak ve yönlendirilmek istenenin ötesinde esas gerçeği söyleyelim...Uludere’de devletin değişik istihbarat birimlerince içlerinde; aranan teröristlerin bulunduğu zannedilen gruba havadan açılan bir ateş söz konusuydu...Bu yanlış istihbarat sonucu siviller ölmüştü...***Berbat bir durumdu...Terörist olmayan insanlar, yanlış istihbarat sonucu ölmüşlerdi...Operasyonel muhalefet ise Uludere’yi talihsiz ve berbat bir olayın ötesine taşımak amacındaydı...Tam kırk bin kişinin öldüğü, öldürüldüğü binlerce faili meçhulün olduğu bir savaştan, kala kala “istihbarat hatası olduğu” gün gibi aşikar bir menfur olaydan medet umacaklardı...Uludere’den, “Vatana ihanet suçlaması ve insanlık suçu” çıkartma uğraşına girildi...Kırk bin kişinin öldüğü bir savaşta istihbarat hatası olduğu açıkça söylenen ve özür dilenen “Uludere” ihanetin sembolü olarak kurban seçildi...***Sanki ortada bir “barış çabası ve arzusu yoktu da” Uludere’de bir katliam vardı...Şimdi yapılmak istenen de Gezi Parkı’ndan bir Uludere çıkarmaktır...Aslında AKP iktidarının yapması gereken Uludere sonrası yaptığının aynısıdır...Uludere’de katliam yapmak istemediğini ispatlarcasına iktidar “Güneydoğu’da Barış”ı sağladı...Gezi Parkı’nda hayata ve özgürlüklere dokunmak istemediğini gösterircesine “Cumhuriyetçi şehirli orta sınıfla” barışı sağlamalı...Hayat “barış”ı sağlamak için kriz çıkartır...Ya da muhafazakar bir anlatımla söyleyecek olursak; “Her şerde bir hayır vardır...”