Dün sabah Kanal A’da, Manşetlerin Dili programını izliyorum...
Programın sunucusu Fatin Dağıstanlı isimli genç bir gazeteci...
Kendisini tanımıyorum...
O da beni tanımıyor...
Karşısında programın konuk yorumcusu olarak gazeteci, araştırmacı yazar Celal Kazdağlı var...
- “Reha Muhtar’ın son bir aydır yazdığı yazılar çok ilginç... Kendi mahallesinden farklı yazılar kaleme alıyor... Yarın değişir mi bu yazdıklarının içeriği?..” diyor...
Soruyu soran Fatin Dağıstanlı beni tanımıyor ve merak ediyor...
Bu yazılar niye ve nasıl kaleme alınıyor...
Böyle bir merak var farkındayım...
Genç gazetecinin bu merakını gidermek için, yöneldiği adres kabul etmeliyim ki tam isabet...
Program yorumcusu Celal Kazdağlı benim üniversiteden sınıf arkadaşım...
Otuz beş yıldır birbirimizi çok iyi biliyoruz...
Dönem dönem birlikte çalışmışlığımız var...
Bir sınıf arkadaşımız daha vardır üçlü grubun içinde olan...
Can Dündar...
Birbirimizin hayatında otuz beş yıldır varız...
Hayatın dönüm noktalarında beraber olmuşuz, genç yaşlarımızda...
Evlenirken hatta Can da ben de boşanırken birbirimizin yanı başında bulunmuşuz...
Tanıklık etmişiz birbirimize...
Nikah davetiyelerini ilk birbirimize göstermişiz...
Yani iyi biliyoruz birbirimizin koordinatlarını, kimyasını, fiziğini, gelmişini, geçmişini, geleceğini...
Celal’le (Kazdağlı), Can (Dündar) Ergenekon kitabını daha ortada öyle bir örgüt adı yokken yazmışlardı...
O adı ilk telaffuz eden onlardır...
Fatin Dağıstanlı bilerek ya da bilmeyerek, benle ilgili soruyu adrese teslim bir kişiye yöneltiyor:
- “Reha Muhtar’ın son bir iki aydır yazdığı yazılarındaki içerik, mahallesinin söylemlerinden farklı...
Yarın değişir mi Reha Muhtar’ın yazılarının içeriği?..”
Dikkat kesiliyorum...
Bakalım Celal (Kazdağlı) ne cevap verecek bu soruya...
- “Sanmıyorum...” diyor Celal Kazdağlı...
- “Reha Muhtar’ın yazılarındaki bu içeriğin değişeceğini sanmıyorum... Mahallesi o düzeyde ve o mahallede gazetecilik yapmış birisinden, böyle ifşaatlar yapmamasını istiyor... Fakat o SHOW’da yayın yönetmenliği yaparken de, aynı mahalle tarafından ticari nedenlerle, aynı yapıdan bağımsız hareket etmesi dolayısıyla üzerine gelinen bir gazeteciydi...
Kendi mahallesi o zaman da Reha Muhtar’a ticari çıkarları için saldırırdı...
Onu itibarsızlaştırmaya çalışırdı...”
Yazdığım yazılarda “bir içerik farklılığı olduğu zannını” yaymaya çalışıyor bazı çevreler...
Oysa ne yazılarımda, ne kişiliğimde, ne kimliğimde, ne düşüncelerimde ve en önemlisi ne de gazetecilik yapış biçimimde bir değişiklik yok...
Bir süzmüşlük, bir durmuş oturmuşluk, bir olayları salim kafayla yerli yerine koymuşluk olabilir ancak...
Bir de “rönesans” dedikleri “yeniden doğuş ya da diriliş” var...
Celal’le Can’la tanıştığımız yıllarda hiçbirimiz gazeteci bile değildik...
Üniversitede birinci sınıfta öğrenciydik...
Yıllar içinde, birimiz araştırmacı yazar, birimiz belgeselci, birimiz haberci bir sürü yollardan geldik, geçtik ve geçiyoruz...
Çok şey yaşadık, çok şey biliyoruz...
Kendi hesabıma, “bildiklerimi kendime saklayarak”, “kurnazlıklara” alet olarak, “apaçık gördüğüm oyunları deşifre etmeyerek”, hayatı “mış” gibi yaparak yaşayamam...
Gezi Parkı’nda “tertemiz gençlerin, orta sınıf şehir burjuvazisinin özgürlük talepleri, yaşam tarzı tepkileri ve protestoları var...”
Bunlar var ve bunların bir çoğu benim yaşam tarzı taleplerim ve hayatı okuyuşumla örtüşüyor...
Ne ki bunların olması, “olaylardaki zincirleme bağlantıları, Gezi Parkı’ndan dolardaki patlamaya doğru giden ince kıvrılışın şifrelerini çözmeme” engel olmuyor...
Gezi Parkı’nda başlayan olaylar, Mısır’da ya da Brezilya’da başlayan olaylardan farklı nedenlerle çıkmış gözükse de, “aynı güzergahı izliyorlar...”
O güzergahın protestocu gençler dışındaki aktörleri aynı aktörler...
Örneğin Gezi Parkı açılıyor, fakat olaylar durmuyor...
Dolar patlıyor...
Merkez Bankası alım üzerine alım yapıyor...
Kredi kuruluşları, Türkiye’nin notunu indireceğini açıklıyor...
Güneydoğu barışında yeniden silahlar patlıyor, insanlar ölüyor...
Mide bulandırıcı gelişmelerin emareleri artıyor...
Bu şifreleri deşifre etmeyeceksem, bunca yıl niye gazetecilik yapıyorum, bunca okulda niye okuyorum, bunca tecrübelerden niye geçiyorum?..
Bu dünyadan bildiğim ve açıklanmasında toplumsal yarar gördüğüm şeyleri anlatmadan gitmeyeceğim...
Bunları hayata bir katkı, bir değer sağlasın diye yapacağım...
Yaşamamın anlamı olduğunu göstermesi için gelecek kuşaklara anlatacağım...
Yaşamdan sonrası için, ölümümden sonrasına kalsın diye yazmakta olduğum yazıları, dünyevi çıkarlar için kaleme aldığımı zannetmek, çok zavallı ve riyakarca bir akıl yürütüş?..
Sanıyorum kendi riyakarlıkları ve gündelik küçük çıkar hesapları başka türlü düşünmelerine olanak tanımıyor...
Oysa minik çocuklarım ne kadar da uzaklarında onların riyakar dünyalarının...
PATLAYAN DOLAR BANA HEP DÜŞÜRÜLEN ECEVİT’İ HATIRLATIYOR...
Günlerdir Merkez Bankası dolardaki artışı frenlemek için dolar alım operasyonu yapıyor...
Son olaylar olduğunda, “Türkiye’nin demokrasisi değil, fakat ekonomisi tarihinin zirvesindeydi...”
Hiç bu kadar yüksek bir döviz rezervi olmamıştı Türkiye’nin...
Ekonomik figürler hiç bu derece iyi bir seyir izlememiş, enflasyon ben bildim bileli hiç tek haneli rakamlara inmemişti...
Elbette ekonominin çok iyi gitmesi, “demokratik standartların” da çok iyi olması anlamına gelmiyordu...
Tıpkı Güneydoğu’da 30 yıldır süren savaşın bitirilmekte olup barışın gelmesinin, hükümetin Beyaz Türklerle ve laik şehir orta burjuvaziyle barış sağladığı anlamına gelmediği gibi...
Sonuçta görünüyor ki, “birileri” Türkiye’nin ekonomide ve Güneydoğu’daki barış için sağladığı kazanımları “derin operasyonlarla yok etmeye çalışacaklar...”
Biz toplumun bütün kesimleri arasında barışı arzular, Güneydoğu’daki barışın laik, Cumhuriyetçi şehir orta burjuvazisiyle de ilişkileri etkilemesini beklerken tam tersi oluyor...
Ekonomik kazanımlar ve barış yolunda atılan dev adımlar, demokratik olarak başlayan protestoların, “başka amaçlara yöneltilen derin hedeflerinin” altında eziliyorlar...
Gezi Parkı gençlerinin istekleri kursaklarında kalıyor...
Büyük gözaltıların, büyük soruşturmalara dönüşmesi beklenirken, ekonomideki bahar havası, yerini tedirgin bir bekleyişe bırakıyor...
Güneydoğu’da harcanan bunca barış çabası tuzla buz edilmek için her yol mübah sayılıyor...
Ecevit’i her seferinde düşürürlerken mutlaka doları patlatır, kuyrukları hortlatırlardı...
Şimdi de mezheplerine uygun davranmaktalar...
Bağlı oldukları mezhebin geçerli değerinin ne olduğunu mu merak ediyorsunuz.
Çok basit;
Para!..

