Haftalardır “Tatile otele gidecek miyiz baba?..” diye soruyordu çocuklar...
“Okul bitsin gideceğiz” diye cevaplıyordum onları...
Geçen hafta okulları bitti...
Bu sefer her gün sormaya başladılar...
- “Tatile gidecek miyiz baba?..”
Dört yaşındaydılar...
Hayatı bütün çocuklar gibi sağlıklı, mutlu ve keyifli yaşamak istiyorlardı...
Okula gidiyorlardı...
Okul bitince tatile bir yerlere gitmek istiyorlardı...
Herkes çocukken öyle değil miydi?..
Dünyanın her bir yanında çocuklar, okul bittiğinde tatilde “kamplara, denizlere, dağlara, ormanlara, nehirlere” gitmezler miydi?..
Tatilde denize girmeyi, havuzda oynamayı, oyun parkında vakit geçirmeyi arzulamazlar mıydı...
Onlar çocuktu...
Türkiye’de hayatın normal işlemeyeceğini, huzurla akmayacağını, insanların birbiriyle didişmeden, birbirinin boğazını sıkmadan, öldürmeden hayatı sürdüremeyeceğini henüz bilmiyorlardı...
Onlar çocuk ve onlar oynamak istiyorlardı...
Hayatı tanımak, keyifler tatmak, birbirlerine su tabancasıyla su sıkmak istiyorlardı...
Havuzdaki küçük botlarında kaptanlık ve miçoluk yapmayı arzuluyorlardı...
Dışardaki hayat onların arzularıyla hiç uyuşmuyordu...
Dışarda, kan, gözyaşı dolu olaylar ve intikam vardı...
Birbirlerini boğazlamaya yemin etmiş insanlar vardı...
Çocukları tatile götürdüğüm üçüncü yazımdı...
İki yıl önce onları tatil için ilk Ege’ye getirdiğim gün “futbolda şike operasyonu başlamıştı...”
Arka arkaya gözaltına alınmalar, tutuklamalar, operasyonlar, iddianameler, fezlekeler hazırlanıyordu...
Toz duman altında ortalık kaynıyordu...
Nahif dünyalarında, şikeleri, soruşturmaları, fezlekeleri, tutuklanmaları anlayamayan ufacık yavruları dünyadan uzakta yaşatmaya çalışıyordu babaları...
Onlara çevrelerinde olup biten felaketlerden uzakta, “küçük, keyifli ve huzurlu oyunların labirentinde” bir yaz geçirtmeye uğraşıyordu...
Bir sonraki yaz, üç yaşına bastı çocuklar...
- “Otele gidecek miyiz baba?..” diye soruyorlardı yine...
Bu sefer 15 yıl önce yaşanmış bir “kavganın”, “devamı, bedeli ve hesaplaşması” vardı...
28 Şubat soruşturmaları başlamış, ifadeler, fezlekeler, tutuklamalar ve iddialar havada uçuşmaya başlamıştı...
Derin bir hesaplaşa, bitmek bilmeyen bir soruşturma süreci insanları bekliyordu...
Çocuklar ise, büyüyorlardı...
Konuşmaya başlamış, kendilerini ifade edebilecek düzeye erişmişlerdi...
Havuzda yüzme öğreniyorlardı...
Soğuk suya girmekten ürküyor, ciyaklamaları, ağlamalara dönüşüyor, ağlamalar bir süre sonra gelen gülücüklerle renkleniyordu...
Sonra bir yıl daha geçti...
Yine yaz geliyordu...
Haftalar, aylar öncesinden başladı “Baba tatile gidiyor muyuz?..” soruları...
Yine gülümseyerek “gidiyoruz...” diyordu babaları...
- “Okullar biter bitmez gidiyoruz...”
Okullar bitmeden Gezi Parkı olayları patladı...
Ağaçlar kesilmesin, yeşil yok olmasınla başladı demokratik protestolar...
Yaşam tarzlarına saygı ve özgürlük arayışları ile sürdü bir süre daha...
Her şey “demokrasinin olması gereken standartlarında” devam ederken, birileri duruma el attılar...
Olayları demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaştırıp, kanlı hesaplaşmaların bir parçası haline getirmeye karar verdiler...
Barışçı demokratik haykırışlar, bir süre sonra her gece toplanan öfkeli kalabalıkların bitmek bilmeyen “sokak meydan savaşlarına” dönüşüverdi aniden...
Sokak savaşları niye devam ediyordu, gerçekte ne yapılmak isteniyordu müphemdi, ancak hayat çocuklar için yeniden berbat bir hal almıştı...
Onlara yine izahı güç günleri saklamak, hayatın güzel olduğunu göstermek zorundaydı babaları...
La Vita e Bella...
Hayat Güzeldir...
İkinci Dünya Savaşı’nda dört yaşına bastığı gün, oğluyla toplama kampına götürülen Guido’nun (Roberto Benigni) hayatıdır bu Oscar’lık film...
Toplama kampında başlarından geçen bütün olayları, bir oyun gibi anlatır Guido, kampta askerlerden sakladığı oğlu Giosue’ye...
Oyunu kazandıkları gün ödül olarak oğluna, bir tank hediye edecektir...
Guido oğlu Giosue’ye yaşadıkları dramı aksettirmemek için, türlü oyunlar oynar, yaşanan her felaketi oynadıkları oyunun bir parçası gibi gösterir...
Küçük Giosue’ye yaşamın trajedisini, “oynanacak ve çok sevdiği oyuncak tankı ödül olarak kazanacağı...” bir oyun olarak sunar...
Alman subayların söylediklerini oğluna tercüme etmez...
Onların söyledikleri yerine, çocuğunun mutlu olacağı şeyleri İtalyanca olarak kafasından uydurarak söyler...
Savaş bitip Amerikan askerleri kampı ele geçirince, Giosue babasına söz verdiği gibi saklandığı dolaptan çıkar...
Tank ile kampa gelen Amerikan asker Giosue’yi kurtarır...
4.5 yaşında bir toplama kampında, babasının oyun haline getirdiği felaketten büyük bir mucize eseri kurtulmuştur Giosue... Babası bir o dolapta saklanarak kurtulurken, bir Alman askeri tarafından vurularak öldürülmüştür...
Film Gisoue’nin büyüdükten sonra söylediği bir replikle son bulur;
- “Ailesi için çok fedakarlık yapan bir babanın hikayesidir...”
Doğrusu çocukların çabucak büyümesinden korkuyorum...
NAZIM’IN HATIRLAMAKTAN ÜRKTÜĞÜ SUİKAST...
Hıfzı Topuz’un kaleminden “Nazım Hikmet’in Romanı” okuyorum yeniden iki gündür...
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğularak öldürülmelerini okurken, Nazım‘ın duygu dünyasındaki altüst oluşları birebir yaşıyorum sanki...
Nazım Tiflis’e giderken Karadeniz’de, aklına tıpkı Mustafa Suphi gibi öldürülmek istenebileceği kuşkusu düşüyor...
Mustafa Suphi Türkiye’nin ilk komünistlerindendir... Galatasaray Lisesi’nden mezun, hukuk okumuş aydın bir adamdır...
1921 Milli Mücadele yıllarında Trabzon’da “Biz Ankara’ya gideceğiz... Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılıklarımızı bildireceğiz... İzin verin de gidelim...” dediği halde iskelede ite kaka bir motora bindirilir arkadaşlarıyla...
İnebolu’ya gideceklerini sanırken, motor ters yöne yol almaya başlar...
Gece yarısı onlar iskeleden uzaklaştıktan sonra Yahya Kahya ve silahlı adamları bir tekneye atlayarak Mustafa Suphi’lerin bindiği takayı izlemeye koyulurlar...
Sürmene açıklarında onlara yetişirler...
İki tekne yan yana gelir...
Yahya Kahya ve silahlı adamları bir anda kafilenin olduğu takaya atlarlar...
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının silahları yoktur...
Kendilerini koruyacak halde değillerdir...
Saldırganlar onların üzerine yürürler...
Hepsinin ellerini ve ayaklarını bağlarlar...
Yahya Kahya “Atın bu herifleri denize” diye bağırır... Az sonra korkunç çığlıklar içinde hepsi Karadeniz’in sularına gömülürler...
Nazım ile Vala Nurettin’in Batum’a giderken “Kendi başlarına gelir mi” diye düşündükleri bu suikasti, bir kez daha okur ve yaşarken, bu ülkede hayatın nasıl “siyasi linçler psikozunda” sürdüğünü fark ediyorum yeniden...
Osmanlı’da çocuklarını öldürten padişahlardan, Milli Mücadele yıllarına, Mustafa Suphi’lerin boğdurulmasından, Nazım Hikmet’lerin yaşadığı trajedilere, hayat dramatik bir örgüde sürüp gidiyordu...
Yaz geldi...
2013 yazı...
Hala kanlı hesaplaşmalarla sürüyor hayat bu ülkede... Şimdi de gencecik çocukların kanı hesaplaşmaların bir parçası...

