Ölümleri kendi oyunlarına alet edenler!..

Haberin Devamı

Benim 78’liler olarak bilinen bütün bir kuşağım, polisle girdiği çatışmalarda öldü, yaralandı, hapislerde çürüdü, işkence tornalarından geçti...

Koskoca bir kuşak, milyondan fazla genç yitip gitti... Polisle bugünküne benzer bir şekilde, fakat yıllarca çatışıldıktan sonra, tanklar geldi bu ülkeye...

Bütün bir gençliğin üzerinden silindir gibi geçtiler...

Hapishaneler 78’lilerle doldu taştı...

Yer kalmadı, yeni hapishaneler yapıldı...

İşkence gören arkadaşları yıllar sonra gördüğümde;

Durarak konuştuklarını, gözlerinin uzaklarda bir noktaya takılı kaldığını, vücutlarında ve belleklerinde hiçbir zaman yok olmayacak işkence izlerinin bulunduğunu fark ettim...

***


Gençliğimizin hayallerle dolu en romantik senelerini, bugün polisle çatışan gençler gibi cehennemler içinde, namludan çıkan kurşunlarla vals yaparak, ölümlerden ölüm beğenerek yaşamıştık...

Bazılarımız estirilen onca illegal rüzgara karşın, cehennemin içinde vızır vızır geçen onbinlerce kurşuna, binlerce illegaliteye karşın, yine de barış içinde gösteri yapmayı deniyor, hukuki zeminden ayrılmama çalışıyordu...

Bizleri ölümlerden belki de bir nebze, bu barışçıl tutumuz korumuştu...

Kim bilir?..

***


Hiç birimiz 12 Eylül darbesinin geleceğini bilmiyorduk...

Doğduğumuza doğacağımıza pişman edileceğimizin farkında değildik...

İllegaliteye sapmayanların adamdan sayılmadığı yıllardı o yıllar... Demokratik hakkını yasaları aşmadan kullanmaya çalışan gençlik; “pasifist, revizyonist, karşı devrimci, burjuva stepnesi” sıfatlarıyla aşağılanır, etkisi sıfırlanırdı...

Şiddet ve illegalite kutsanır, abideleştirilir, gençlik el altından “cesaret” adı altında kurşunların ve panzerlerin karşısına sürülürdü...

Ölmek için...

Ölümlerden cenazeler, cenazelerden yeni taraftarlar toplamak için...

Örgütlerimizin kitlesel sempati toplaması için “ölmemiz söylenmişti” bize...

Biz de onlar istediği için “öldük, sakat kaldık, hapislerde çürüdük, işkence tezgahlarından geçtik...”

***


Türkiye üzerinde bu pis ve kirli oyunları oynayanlar, bütün bir gençliği toptan savaştırmaya karar vermişlerdi...

Askeri darbenin gerçekleşmesi, Rogers Planı’yla Yunanistan’ın NATO’ya geri dönebilmesi uğruna, siyasi her fraksiyona, aktivist her gruba, militan her oluşuma gaz veriyorlardı...

Ajan provokatörler, tavizsiz ve mücadeleci sıfatlı cengaverler, demir yumruklar altında yayın yapan mevkuteler, kalemlerinden kan damlayan kalemler, yazdıkları, söyledikleri ve sloganlaştırdıkları her şiarla, gençleri “illegalite”ye ve şiddete teşvik ediyorlar, bu durumdan kitlesel sempati ve destek sağlamaya uğraşıyorlardı...

***


Onların yazdıkları, söyledikleri, şiarlaştırdığı ve sloganlaştırdığı her şey ancak “gençlerin akan kanı”yla beslenirdi...

- “Nerede hareket, orada bereket!..”

Bu söz bugün espri gibi gelebilir pek çok kişiye...

Oysa bugün espri gibi gelen söz, bir tarihin, bir kuşağın hayatını karartan sloganın bizzat kendisidir...

- “Nerede hareket orada bereket!..”

78 kuşağını katleden, o günün Türkiye’sinde, masum gençliği illegaliteye ve ölüme sürükleyen en can alıcı slogandır o...

‘Nerede hareket orada bereket’ denerek gençlik, polise ve birbirine karşı meydanlara sürülmüş, silahlarla donatılmıştır...

Bunu yapanlar, yapılmasına katkıda bulunanlar, farkında olmadan kullanılanlar, bu vebali hiçbir zaman üzerlerinden atamadılar...

Ömür boyu çektiler, çekecekler...

***


Arkadan gelen 12 Eylül faşizmi o kadar gaddar, o kadar acımasızdı, “bu affedilmez vebalin, bu kanla yıkanmış ellerin aktörlerinin” tarih sahnesindeki baş müsebbip sıfatlarını gizleyiverdi...

Askeri faşizm onların “kana kan talimatı veren ellerindeki o korkunç lekeyi gizledi...”

Oysa o günleri yaşayanlar, “o lekeye sahip olanları gayet iyi biliyorlar...”

Yok olan bir gençlik, kendilerini mezarlarına diri diri götüren talimatları kimlerin verdiğini unutmuyor...

Kenan Evren faşizmi, o talimatları verenleri bizlerin gözlerinde hiçbir zaman gizleyemiyor...

Ethem’i vuran polisin gaddar ve öldürücü tavrının, olayları tetikleyenleri saklayamadığı gibi...

Gezi Parkı olaylarında, gençliğin ilk günlerdeki demokratik protestolarını yeterli görmeyip, sırça köklerinde “kan akıtılmasını” isteyenler, bunu teşvik edenler, ‘katil olan polistir siz daha fazla mücadele etmelisiniz’ diye sırt sıvazlayanlar, neyin uğruna, bu gençliği daha fazla polisin karşısına itekliyorlar, gaz veriyorlar?..

“Ethem’i kurşunlayan polis katilmiş...”

- “Polis göstericilere hunharca saldırmış, biber gazı sıkmış, şiddet kullanmış... Demokratik mücadeleyi engelliyormuş...”

Evet öyle de bu neyi değiştiriyor?..

Böyle diye, bu gençlik niye illegal eylem yapması için alttan alta teşvik ediliyor?..

***


Bunu söyleyenler, ilk günlerdeki eylemlerin demokratik, barışçı ve yasal kimliğiyle, son zamanlardaki eylemlerin, yasa ve hukuk dışı niteliğini, ustaca ve kurnazca gözlerden saklamaya uğraşıyorlar...

Şu soruya “gençlerin kanının vebalini vicdanlarında hissederek” cevap verebilecekler mi?..

- “Niye gençliğin ilk günlerde oluşan yasal, demokratik ve barışçı eylemlerle, son günlerde illegaliteye kayan eylemlerin arasındaki kırmızı çizgiyi açıkça ortaya koymuyor, kalın çizgilerle ayırmıyorsunuz?..

Zaman içinde illegaliteye kaydığını şeytan gibi bildiğiniz eylemlere, polisin saldırgan tutumunu manşete çekerek niye dikkatleri başka tarafa kaydırmaya çalışıyorsunuz?..

Bu mudur büyük gazetelerinizde, gençliği şiddetten ve illegaliteden korumanın kitle gazeteciliği çizgisi ve hukuki zemini?..”

***


“Siz ki, ölümlerden ölüm beğendiğimiz o günlerde talihliydiniz ki yaşadınız, canınızı kurtardığınıza bin kez şükrettiniz...

O kadar şükrettiniz ki, gelen 12 Eylül faşizmine bile, ‘canlarımızı kurtardı’ diye teşekkür etmekten çekinmediniz...

Sizin canınız candı da?..

Bu çocukların canı patlıcan mı?..

Bu çocuklara yaptıkları eylemlerin, niye hukuki açıdan yasaların dışına taştığını, illegaliteye kaydığını, kabul edilme sınırlarını aştığını, hayatlarının zemininin kaymakta olduğunu yazmıyor ve hatırlatmıyorsunuz?..

Sürekli kışkırtıyorsunuz...

Bunun vebalinin kalmayacağını düşünüyorsanız aldanıyorsunuz...

Siyasal olarak değil...

Vicdani olarak...”

***


Bu yazıları niye yazıyorum acaba?..

Birilerine yaranmak için mi?..

Bir istikbal sağlamak, bir gelecek vaadine zemin hazırlamak için mi?..

Bunu düşünen zavallılar...

Geçmişimizin zamanında soramadığımız hesabını soruyor, deşifre ediyor suçları, sorumluları ve gerçeklerle hesaplaşıyorum, kendim ve gelecek kuşaklar için...

Vicdanlarla hesaplaşıyorum, vicdanımı temizliyorum, suçsuz günahsız mezarlarında yatan arkadaşlarımla helaleşiyorum...

Bunu sizin için yapmıyorum...

Bunu bir istikbal bir gelecek, bir sıfat , bir kariyer için planlamıyorum...

Bunu vicdanımın sesiyle barışmak için yapıyorum...

Bunu söyleyen zavallılar;

Bir de 28 Şubat falan diyorlar...

Henüz 80’lerdeyim...

28 Şubat hesaplaşmalarına gelmedim daha...

Ona geldiğimde, yazmaya, konuşmaya ve hesaplaşmaya başladığımda, evlerinden çıkamayacak duruma gelecekler onlar...

Az biraz bekleyin hele...

Hodri meydan denecek günler de geliyor...

Az sonra...

DİĞER YENİ YAZILAR