Askeri darbeler ve ben...

Haberin Devamı

-‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır...’

Bu sözü ilk kez 12 Mart 1971’de duydum...

12 yaşındaydım...

Televizyon ve radyo spikerlerinin tok sesleriyle yaptıkları vurgu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesiydi... Silahlı Kuvvetler’in Anayasa’yı korumak için gerekirse “ülke yönetimine müdahale etme hakkı” bilinçaltıma yavaş yavaş işleniyordu... Aslında bu yolla bilincime verilen not, “Silahlı Kuvvetler’in Türkiye’de rejimin korunmasındaki son Anayasal güç ve durak” olduğuydu...

Algı buydu...

12 yaşında çocuk olmaktan çıkıp, genç bir devrimci olduğum günlerde de bu algı değişmeyecekti...

Askeri rejimlere karşıydık...

Fakat askeri rejimlere karşı olmamız, “Askeri rejimin Anayasa’ya karşı olmasından kaynaklanmıyordu... Askeri rejimlere karşı olmamız, rejime toptan karşı olmamızla irtibatlıydı...”

***


Devrimci gençlik yıllarıyla, gazeteciliğin ilk başladığı yıllar arasında, Mülkiye gibi Türkiye’nin en önemli Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmiştim...

Hocaların hepsi, Türkiye’deki siyasal elitin, zirvesindeki isimlerdi...

1961 Anayasası’nı yapan ve yazan profesörlerdi...

Devrimcilikle gazetecilik arasında bir siyasi köprüde, yol almaktaydım...

O zaman da anlatmadı kimse bana “aslında askeri müdahalelerin yasal açıdan tartışmalı bir konu olduğunu...”

12 yaşımda, 12 Mart muhtırası sırasında bilinçaltıma yerleşen tok spiker sesi, askerin rejim tehlikeye düştüğü zaman müdahalesinin ‘Anayasal bir hak’ olduğunu söylüyordu...

Diyalektik materyalizmden, metafiziğe, proletarya diktatörlüğünden, Komünist Enternasyonel’deki sosyal demokrat sapmaya kadar bin bir bilgiyi araştıran aklım; “burjuva demokrasisi olarak isimlendirdiğimiz parlamenter sistemlerde askeri müdahalenin yasal olup olmadığı” sorusunu araştırmıyordu...

***


Kimse bize “böyle bir konunun gerçekte var olduğunu” söylemiyordu çünkü...

Ecevit; “12 Mart Muhtırası bana karşı yapıldı” demiş ve oylarını patlatmıştı 1973’te...

Ancak “kendisine karşı yapıldığını söylediği müdahalenin” yasal olup olmadığını söyleyen çıkmamıştı hiçbirimize...

Askeri müdahalenin faşist olduğunu biliyorduk, ama yasal olup olmadığı hakkında fikrimiz yoktu!..

Biraz Demirel söylerdi bunları, o da şapkasını alıp alıp gittiğinden ve zaten Demirel‘e karşı olduğumuzdan, ne söylediğini pek dikkate almazdık...

***


1960’larda, Albay Talat Aydemir iki kez darbe teşebbüsünde bulunmuştu...

İkinci darbe teşebbüsü başarıya ulaşmayınca Albay Talat Aydemir’i asmışlardı...

- “Niye astılar ki?..” diye sorduğumda, babam “O ordunun başında değildi... Albaydı...” demişti... O zaman darbeyi emir komuta zinciri altında Genelkurmay Başkanları yaparsa yasal ve hukuki, emir dinlemeyen kendi başına hareket eden Albay’lar yaparsa yasa dışı olur gibi bir sonuç çıkarmıştım...

Bu 60 darbesini pek izah etmiyordu ama, o kadar kusur kadı kızında da olurdu...

27 Mayıs hariç, emir komuta zinciri altında olmayan hiçbir darbe yapmamalıydı...

Emir komuta zinciri altında olursa, durumda bir “yanlış” olmuyordu...

***


Televizyon programcılığında ses getiren programlardan sonra TRT’den özel televizyona transfer olmuştum...

Star televizyonunda ilk programım, yeni yayın döneminin başlangıcı olan 12 Eylül 1995 günü yayınlanacaktı...

12 Eylül’ün 15. yıldönümüydü...

Kenan Evren ve Haydar Saltık’la röportaj talep ettim...

Biri Marmaris’te diğeri, Bodrum’da yaşıyorlardı...

İkisiyle de uzun röportajlar yaptım...

12 Eylül darbesini nasıl planladıklarını, ne zaman harekete geçtiklerini, hangi olayla düğmeye bastıklarını bir gazeteci merakıyla didik didik edercesine sordum...

Kenan Evren neyse, fakat Haydar Saltık o günlerle ilgili büyük bir gizlilik içerisinde konuşuyordu...

İlk kez orada Haydar Saltık konuşurken, darbenin aslında gizli bir operasyon ve başarılmazsa kafaların kopartılabileceği bir ters durum olabileceğinden kuşkulandım...

Haydar Saltık öyle bir konuşuyordu ki, sözleri ordunun bir generalinden çok, üniversite yıllarımdaki illegal gençlik liderlerinin, şifreli konuşmalarını andırıyordu...

***


- “Niye açık açık ne planladığınızı anlatmıyorsunuz?..” diye sormuştum...

Haydar Saltık;

- “O işler ö kadar rahat anlatılmaz...” demişti...

Biraz kuşkulanmıştım...

Değil mi ki; TRT’deki tok sesli spikerin dediği gibi; “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Anayasa’yı koruma ve kollama görevini yerine getirmek üzere rejime müdahale ediyordu”, bu durumda Saltık biraz pimpirikli davranmış oluyordu...

Ne olurdu sanki neler planlamış olduklarını, şöyle dedektif romanı gibi anlatsa...

Televizyon programına biraz heyecan katsa!..

Böyle düşünüyordum...

Böyle düşünmememi gerektirecek hiçbir yasal müeyyide yoktu ki o zamanlar... Ne kafamın içinde, ne de kafamın dışında...

***


- “Bu kadar cahil miydiniz?..” dediğinizi duyar gibiyim...

Evet bu kadar cahil gibiydik...

Türkiye’de yapılan siyaset, askerin İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi kaldıkça, bu konuyu gündem ve tartışma dışı bırakıyordu...

28 Şubat’a gelindiğinde, yekpare görünen süreç aslında iki bölümden oluştu...

Birinci bölüm 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısının yapıldığı ana kadarki bölümdü...

Tıpkı TSK’nın İç Hizmet Kanunu gibi, Milli Güvenlik Kurulu da Anayasal bir kurumdu... Askerler o kurulun bir kanadını temsil ediyorlardı...

“İrtica ve bölücülük” konularında Anayasa’nın kendilerine verdiği bekçilik görevini ifa ettiklerini söylüyorlardı...

28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında askerlerin ve Cumhurbaşkanı’nın, sivil hükümet kanadına “irtica üzerine konuşmaları, yaptırımlar uygulamalarını istemeleri, aslında Anayasal sınırlardaydı...”

Öyle yaşamıştık, yasa öyleydi, öyle uygulanıyordu, hiçbirimizde de bir soru işareti uyandırmıyordu...

Birkaç ay sonraki, Genelkurmay brifingleri de aynı minvaldeydi...

***


Asker, İç Hizmet Kanunu’nun kendisine tanıdığı yetkiler ve MGK’daki konumu uyarınca, Anayasa’ya aykırı gördüğü gelişmeler hakkında kamuoyunu bilgilendiriyordu...

28 Şubat’ın tartışılan esas kısmı ise Şubat ayından Refah-Yol hükümetinin devrildiği 18 Haziran 1997’ye kadarki süreydi...

İç Hizmet Kanunu’nun her dönemde uluorta gündeme gelmesi bende kuşkular uyandırmaya başlamıştı...

MGK’da söylenen söylenmişti Refah-yol hükümetine...

Daha fazla yapılacak bir görev yoktu, hükümet de elinden geldiğince bir şeyler yaparak Türkiye’yi yönetmeye devam ediyordu...

O günlerde ne İç Hizmet Kanunu’nun daha fazla uygulanması, ne de hükümetin şu veya bu şekilde devrilmesinin doğru olmadığına inanıyor, öyle davranıyordum...

Fakat bu inancım, Tansu Çiller’in kişiliğine olan güvenimle, Erbakan‘ın da son dönemlerde fark ettiğim “siyasi renkliliğinden” kaynaklanıyordu...

***


MGK toplantısında imzaladığı kararlardan sonra, hükümet bana antipatik gelmiyordu... Onun için de düşürülmesine karşı çıkıyordum...

Ancak yine kafamın içinde “TSK’nın İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesini” sorgulamıyor, askerin rejimi korumak için müdahale hakkının olup olmadığı sorusunu aklıma getirmiyordum...

12 yaşımdan beri bilinçaltımda yankılanan tok spiker sesi, beni Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nı tartışmama olanak sağlamasına karşın, Türkiye’deki İç Hizmet Kanunu’nu ve emir komuta zinciri altında müdahale hakkını ruhumda tartışmama izin vermiyordu...

***


Dün gazete manşetlerinde, 42 yıldır beynimin derinliklerine yer eden o maddenin değişeceğini gördüm...

Bilincimizde ve ruhumuzda yer eden Silahlı Kuvvetler’in müdahaleye olanak tanıyan İç Hizmet Kanunu’nun o maddesi değişiyordu...

Silahlı Kuvvetler artık Anayasa’yı değil, yurdu dışarıya karşı korumakla görevli oluyorlardı...

Hayat değişiyordu...

Bilinçaltı yenileniyordu...

Başka bir bilinçle büyüyecek bir kuşak geliyordu...

Demokrasinin sorunlarını ve özgürlüklerin nerede başlayıp nerede bittiğini çok sorgulayacak olsa bile, askerin İç Hizmet Kanunu’nu bilmeyecekti bile bu kuşak...

Bir şey de ifade bile etmeyecekti onun için... Hayatın hiç tahmin dahi edemeyeceğim kadar radikal olarak değiştiğine tanık oluyordum...

Yasanın kalkmış olması bilinçaltlarımıza yönelik inanılmaz bir değişimdi...

Manevi ve maddi dayanak kalmamaktaydı, yıllarca ruhlarımızda yer etmiş olan...

Özgürlük sorunlarımız bundan sonra, ne derece büyük olursa olsun, bu gelişmenin kendisi bile başlı başına bir özgürlük meselesiydi...

Hayat yaza girerken, özgürlükleri sadece kendimizin sağlamasını istiyordu bizden...

Silahlı kuvvetler olmadan...

DİĞER YENİ YAZILAR