Okulda saldırıların arka arkaya geldiği günlerdi...
Sabahları, “bugün kim üzerimize saldıracak?..” sorusuyla okula gidiyorduk...
Okumanın, derslere girip bir şey anlamanın, bir nebze gençlik heyecanıyla okulu yaşamının imkanı kalmamıştı...
Günler günleri kovalıyor, haftalar geçiyordu...
Hiçbir şey değişmiyordu...
Her gün yeni bir saldırı bekliyorduk...
Arada bir küçük çaplı saldırılar oluyor direniyorduk...
Her saldırıdan sonra bir başka saldırıyı beklemeye geçiyorduk...
Saldırı geldikten sonra, polis okulu basıp “olaylar çıktı” deyip bizi okuldan alıp gidecekti...
Senaryo belliydi...
Gençtim...
Verdiğimiz “tarihsel mücadeleyle”, dünyayı ve Türkiye’yi değiştirebileceğimize inanıyorduk...
“Tarihin değişmez doğal akışı içinde, bize okuldaki saldırının ne anlamı olabilirdi ki?..”
Saldırının bir anlamı olamazdı...
Gerçekler ve doğrular kaybetmezdi...
Buna inancımız tamdı...
O sırada bir başka fakültede okuldan çıkan arkadaşlara bomba ve silahlarla saldırdılar...
Önce bomba atıldı, kitle dağıtıldı...
Sonra uzaktan kurşunlarla kaçışan gençler tarandı...
Yedi genç öldü...
Yaralananların haddi hesabı yoktu...
Kan gölüydü fakülte...
Burnumuzdan soluyorduk...
“Katiller” diye bağırıyorduk...
“Yürüyüş yapıyoruz” dediler, yürüyüş yaptık...
“Taksim’e yürüyeceğiz” dediler...
Taksim’e yürüdük...
Polis geldi, kordon yaptı “durdurmaya çalıştı...”
“Durmayın” dediler...
Çoğumuz durmadı...
Gidenlerin üzerine dalga dalga gelen polis, gitmeyenleri de yakaladı...
Birçok arkadaşımız “içeri” alındı...
Eve döndüm...
Okul içinden ve okul dışından farklı gruplar, saldırıp duruyorlardı...
Saldırmadıkları zaman da saldırı planlıyorlardı...
Her gün her saat, saldırı tehdidi altında yaşamaktan gına gelmişti...
Bir gün arkadaşlarla, olayları tartışıyorduk;
- “Her gün okula kendimizi hedef haline getirerek gitmemiz ne kadar doğru acaba?..” dedim...
- “Belli ki saldıracaklar... Polis de okulu basacak, hepimizi içeri alacak!..”
O anda yetkili bir “arkadaş”, hiçbir zaman unutmadığım, hiçbir zaman da unutamayacağım bir söz söyledi;
- “Saldırsınlar...” dedi...
- “Daha iyi ya... Keşke saldırsalar... Dayak yersiniz... Okuldaki öğrenci kitlesi onların ne kadar saldırgan olduklarını görür... Etrafınızda toplanır... Taraftar kazanırız okullarda... Gençlik içinde gücümüz artar... Daha fazla okula gidelim... Daha fazla saldırsınlar, daha fazla güçlenelim...”
Bunu söyleyen arkadaş Stalinvari pos bıyıklar bırakmış, Mahmut isimli bizden yaşça biraz büyük bir gençti...
- “Yiyeceğimiz dayaktan, kırılacak kafamızdan, akacak kanımızdan güç kazanmayı düşünüyor bunlar...” diye geçirdim aklımdan...
Kafasının içinde düşündüklerini öyle bilinçsizce açık etmişti ki, haftalardır “dayak yemek için kullanıldığımızı” o anda dank etmişti kafam...
18 yaşındaydım...
Aylardır devam ettiğim okulu o anda bırakmaya karar verdim...
Başka bir okula girecek, başka şekilde okuyacaktım...
Beynimin dağılmasından, yiyeceğim dayaktan, “siyasetlerin istifade etmeyeceği” bir hayata yelken açacaktım...
İnternet sitelerinde, “Gezi Parkı’ndaki” tertemiz gençlerle yapılan röportajları izliyordum dün...
Hayatı değiştirmek istemelerinden hoşnut olmuştum...
Mücadelelerine saygı, eylemlerine sevgi duyuyordum...
Fark ediyordum ki, “bugüne kadar yaptıkları eylemi, eğer kendilerine yakışır bir şekilde tamamlarlarsa, tarihe geçecekler ve o Park’a damgalarını vuracaklar...”
Fakat yine biliyordum ki; “onların polis tarafından dağıtılmalarını, saldırıya uğramalarını, sürüklenip götürülmelerini bekleyen birileri var dışarlarda bir yerde...”
18 yaşındayken, “yiyeceğimiz dayaktan, parçalanacak kafamızdan, üzerimizden akacak kandan taraftar bulmaya çalışan ‘siyasi anlayışın’ bir benzeri bugün de Gezi Parkı’nın dışında ellerini ovuşturmaktadır...”
- “Ah şu gençler bir saldırıya uğrasa da, Türkiye’deki zorbalığı bütün dünyaya anlatıversek...” diye düşünerek...
Kameralar, canlı yayın araçları, muhabirler, moderatörler, anchorlar hazırlar...
Breaking News girmeye, flaş flaş geçmeye, gençlerin zorla sürüklenmelerinden canlı yayın yapmaya...
O canlı yayınlardan taraftar, ittifak ve güç toplamayı planlayanlar, odalarında oturmuş beklemekteler şimdi...
- “Size saldırı olsa da biz de taraftar artırsak...” diyen Stalin bıyıklı arkadaşın yüzüne acı bir tebessümle bakıp usulca ayrılmıştım oradan...
O günden sonra hep mesafeli durmaya çalıştım...
İki yıl kadar sonra tanklar geldi üzerimizden geçti...
Hayatı ve dünyayı değiştirme içgüdüsüyle yaptığımız o temiz direniş, politika simsarlarının ellerinde, şiddete tapan kitlelerden kopuk bir mecraya bürünmüş bu durumu fark edemeyen nice arkadaşım, hayatını kaybetmişti...
Bir çoğu ise 12 Eylül zindanlarında işkencelerden geçmişti...
Saldırılarda “taraftar toplayacağını zanneden” pos bıyıklı arkadaşın yurt dışına kaçtığını duymuştum o yıllarda...
Dün bunları düşünürken Gezi Parkı’ndaki genç arkadaşlara baktım...
Temiz mücadelelerine sevgi, eylemlerine saygı duyduğumu fark ettim...
Sevgi dolu temiz yürekleri ve eylemlerinin, politik simsarlar tarafından kullanılmadan kalabilmesi için içimden sonsuz dualar ettim...
Zaman tünelinden kalma; 18 yaşında masum bir genç çocuk, eşlik etti dualara büyük bir iştiyakla...
İştiyakının nedeni, dört başı mamur barışçıl bir eylem yapamadan, geçip gitmiş olmaktı Taksim’den...
Kim bilir belki bugün o özlem bitecekti... Ya da bir gün...
Bir Gün Mutlaka...
KIZIMLA KONUŞURKEN...
Bugün karne alacak büyük kızım...
Geçenlerde Kolej’den aradılar, onu yatay geçiş için sınava aldılar...
Sınavda “TED’e girmeye hak kazandı...”
Önümüzdeki yıl sekizinci sınıftan itibaren Kolej’de okuyacak; bir zamanlar babasının okuduğu gibi...
İki kardeşi de aynı okulun ana okulunda olacaklar...
Onlar tamamen başka dünyaların çocukları...
Ayşe Nazlı’yla konuşurken, epey bir dikkat ediyorum kendime...
- “Şunu şöyle yapma Ayşe Nazlı...” demem mümkün değil ona...
Ona söyleyeceğimi kabul ettirmeye yarayacak bir formül peşindeyim hep...
Önce kafamda tartıyorum söyleyeceğimi, sonra söyleyebiliyorum ancak...
İstemediği bir şey söylediğimde, “ters” tepkiler veriyor...
Varolan otoritemin, pamuk ipliğine bağlı olduğunu, en fazla iki üç istenmeyen olayda dağılıvereceğini anlıyorum...
Otorite kontenjanımı tüketmemek için, sürekli alert tutuyorum kendimi...
Hep sevgi göstermem; hep anlayışlı davranmam lazım onlara...
Hiçbir şeyi kızarak halledemiyorum...
Küçükler hayatıma girdiğinden beri, üç çocuğuma hiç kızarak bir şey anlatmaya çalışmıyorum...
Hep sevecen, hep sevgi ve anlayış dolu olma çabasındayım...
Korktukları zaman, çok tedirgin oluyorlar çünkü... Gece uykularında ağlamaya başlıyorlar...
Geriliyorlar, yataktan kalkıp aydınlık bir yerlere geçmek istiyorlar...
Korkunun onlara zarar verdiğini gördüm...
Bu yaz onlara “sevgi ve eğlence dolu” keyifli bir tatil yaptırabilirsem mutlu olacağım...
Ne babaları korksun...
Ne çocuklar...
Ne anneleri...
Ne de Türkiye...
Umuyorum...

