Kahir çoğunluğa ait olmayan kitleyle barış zamanı!..

Haberin Devamı

Topçu Kışlası dediğimiz Kışla değil... Önce yargının kararı beklenecek... Bunu bilmiyoruz... Çıksa bile, referanduma gidecek... Referandumda ‘evet’ dense bile bildiğiniz Kışla değil Şehir Müzesi olacak...” diyor Tayyip Erdoğan...

Gençler valiyle sabaha kadar görüşüyorlar önceki gece...

Gezi Parkı eylemcileriyle dayanışma halindeki sanatçılar Başbakan’la sabaha kadar toplanıyorlar...

Herkes bir çözümün bulunması için elinden geldiğince çaba gösteriyor...

Sanatçılar Komitesi; “Elde edilen somut sonuçları gençlerle ve kamuoyuyla paylaşıyor...”

***


Herkes farkında ki olay, Gezi Parkı sınırlarının ötesinde bir yaşam tarzının müdahalesiz, eleştirisiz, yargılamasız; özgürce yaşanması meselesidir...

Şehirli orta sınıf ve onun gözbebeği gibi büyüttüğü çocukları, gençleri, yaşam tarzları, hayata bakışları, son günlerdeki moda deyimle ‘hayatı okuyuşları’ ile çok “dünyalı” bir yerde duruyorlar...

Bu aslında AKP iktidarının mutlu olması gereken bir gelişme...

IMF’ye borcunu sıfırlamış, büyüme hızı Avrupa’nın tüm ülkelerine nal toplatmış, İspanya’da, Portekiz’de, Fransa’da, Yunanistan’da iflaslar yaşanırken, Merkez Bankası kasalarını döviz rezervleriyle doldurmuş, İstanbul’u dünya çekim merkezi yapmak üzere olan bir ülkenin çocukları böyle “dünyalı” olmalı zaten...

***


Ekonomik alanda bu denli mucizeler yaratan bir ülkenin kentli öz çocuklarının, bireysel özgürlükler, sosyal sorumluluklar, yaşam tarzlarına sahip çıkışlarda, bu denli hassas olmaları en çok iktidarları mutlu etmesi gereken bir davranış...

Bu çocuklar; kendilerinin yanı sıra, şehirli orta sınıf anne ve babalarının, hayat tarzına endirekt müdahale edildiğini düşünen yüzde 25-30’luk Cumhuriyetçi kentsoylu kitlenin sembolü konumuna geldiler bir anda...

Ülkede, onbir yılda kendilerini ötekileştirilmiş, kriminalize edilmiş, cezaevlerine gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, baskıya maruz kalmış, polisten dayak yemiş, gösteri hakkı elinden alınmış, geçmişin bedeli ödetilmiş olarak gören kim varsa bir taraftan ve bir yandan bu gençlerin direnmesini destekledi...

Toplumun bu kesimi ilginç bir şekilde bu direnişin bir süre bitmemesini içten içe talep etti...

***


Perde arkasından destekleyerek kendi kirli oyunlarını sahneye koymak isteyenler kim olursa olsunlar, gençlik eyleminin nahif amacı ve sosyolojik açıklaması budur...

Bugün bu olaylar sırasında hayatını kaybedenlerin, polis şiddetine maruz kalanların acılı hatıralarının anısına ağıt yakma günüdür...

Yarın ise barış günü olmalıdır...

Sadece Gezi Parkı’nda değil...

Gezi Park olayıyla, kendini itilmiş, ötelenmiş, gadre uğramış ve hissettiğini ifade hakkı bulduğunu düşünen, o kitleyle barış günü...

O kitle bilmektedir ki “Türkiye’nin kahir çoğunluğuna ait değildir...”

Sandıktan çıkamamaktadır...

Esasen azınlıktadır...

Azınlıkta kalmakla, memleketin gerçek sahibi olmak duygusu arasında sıkışmış kalmıştır... Ona daha fazla sandığı hatırlatmanın bir faydası yoktur...

O sandığın farkındadır...

Ona; sandıktaki kahir çoğunluğa karşın, onun da sandığın mutena bir yerinde müstesna bir konumda bulunduğunu hatırlatma zamanıdır...

Onun; bu ülkenin ekonomik mucizelerle kalkınan çehresinin dünyadaki önemli medeniyet yüzü olduğunu anımsatma zamanıdır...

Ona şefkatle yanaşma, bu ülkenin, bu mucizenin, bu kültürün vazgeçilmez bir parçası ve sinerjisi olduğunu söyleme zamanıdır...

Kahir çoğunluğun, ekaliyette kaldığını hisseden ve ızdırap yaşadığını düşünen kitleye elini uzatmasının zamanıdır...

Ekonomik mucizesini yaşayan bu ülkenin bütün vatandaşlarının, ortak mucizeyi paylaştıklarını hissedecekleri bir ortam Türkiye’yi kanatlandıracaktır...

Artık barış zamanıdır...

DERİN OPERASYONLARDA BUHARLAŞTIM BEN...

Türkiye’de televizyon izleyen kitlenin yüzde 40-50’lik kesiminin tüm desteğini aldığımız yıllardı...

Televizyon izleyicisi dostlarımın söylediği şekilde “efsunlanmış gibi” bizi izlerdi...

Bugün Tayyip Erdoğan’ın “oy sorununun hiç olmadığı gibi” bizim de rating sorunumuz hiç yoktu...

O günlerde benimle röportaj yapan Şebnem İyinam; “Bu ratingler nasıl olup da hep sizden yana çıkıyor?..” diye provokatif bir soru sormuştu, bir röportajında bana...

Onun provokatif sorusuna provokatif bir cevap vermiştim:

- “Öyle çıkıyor; çünkü ben rating’im...”

***


Bütün ratinglere, izlenme oranındaki rekorlara, efsunlanmış gibi izleyen kitlelere karşın, “televizyon haber merkezimiz özgür ama yalnız ve tek başınaydı...”

Türkiye’yi idare eden derin ittifaklara kapalıydı kapıları...

O tarihlerde ülkeyi idare eden algı yönetimi, ticari kaygılar, derin hesaplar, hiçbir türlü kontrol edemediği yayınlarımız yüzünden, “bizi” hedefe koymuştu...

MİT müsteşarından, siyasi parti liderlerine kadar, türlü şikayetler patronlara ulaştırılır, “yayınların değiştirilmesi ve kontrolü istenirdi...”

***


Oyunlar kirliydi...

Oyun oynayanların esas amacı, “kontrol edemedikleri ve büyük ticari kayba uğradıkları, toplum mühendisliklerini ise uygulayamadıkları haber merkezimizin değiştirilerek kendi istedikleri düzeni sağlamaktı...”

Oyunun farkındaydım...

Farkında olduğum için de oyununun oynanma nedenine takıyor, o oyunu oynayanlara “günlerini göstermeyi” amaçlıyordum...

Her yayında daha fazla rating ve izlenme payı alacak, daha zorlu hamlelere yöneliyordum...

En sonunda öyle bir televizyonculuk hamlesi yaptık ki, kendimizin bile ağzı açık kaldı yaptığı işe...

Canlı yayında rüşvet pazarlığı yaptırdık ve rüşvet alan devlet görevlilerini yine yayın esnasında polise yakalattık...

Stüdyonun yanındaki bir odada...

O sırada yüzlerce kişi stüdyodan canlı yayında rüşveti, yakalanma anını ve polisin baskınını izliyordu...

Bize karşı derin oyunlar oynayanlarla ittifak kurmak, onlara el uzatmak hiç içimden gelmiyordu...

Ben halka ve izleyicime güveniyordum...

Onların bizim yüzümüzü kara çıkarmayacağını biliyordum...

***


Halk hiçbir zaman kara çıkarmadı gerçekten yüzümüzü...

Bizi terk etmedi...

Fakat algı yönetimini yapanlar, “bizi önce arzuladıkları şekilde itibarsızlaştırmaya çalıştılar”, sonra inanılmaz operasyonlar, derin kumpaslarla imha eylemine giriştiler...

Eylemde derin merkezlerden, siyasi figürlere, iş dünyasından, reklam ve bürokrasi dünyasına kadar birçok aktör başroldeydi...

Televizyon yayınımız dünyada eşi benzeri görülmemiş bir operasyonla sonlandı...

Son yayında, kanala veda ettiğimde, arkamızdan gelen telefonların telefon santralinin yaktığını söylediler bana...

Sürpriz değildi...

O kanalda yayıncılık yaparken defalarca yoğunluktan santral yanmıştı...

Yanan santral, operasyonun başarısını gölgelemedi...

Ertesi günü gazetelere baktım...

Telefon santrallerinin izleyici tepkisinden yanmasına neden olan yedi yıllık yayıncılığımız ve vedamızla ilgili tek bir satır haber yoktu gazetelerin hiç birinde...

Böylesine bir namertlikle karşı karşıyaydım...

Sanki buharlaşmıştım televizyondan ve buharlaştığım bile haber olmamıştı...

O günlerde televizyon yayıncılığının esası olan rating ve izlenme oranı çalışmak yerine, derin ittifaklar peşinde mi koşmam gerekirdi bilmiyorum, fakat bildiğim derin operasyonların, algı yönetimlerinin ve gazetecilik adı altında yürütülen “psikolojik savaşların” operasyonel gücünün korkunç anlamıydı...

Yaşamıştım, tecrübe etmiştim ve buharlaşmıştım ben...

DİĞER YENİ YAZILAR