- “2014’te üç seçim olabilir...” dendiğinde, içimden “Aman Allah...” diye geçirmiştim...
- “Türkiye seçimlerden sadece birini yaparken, gerilir... Hele Cumhurbaşkanlığı seçimiyse bu... Şimdi hem Cumhurbaşkanlığı, hem Anayasa, hem Yerel Seçimler var... Arkasından da Genel Seçimler...
Dört seçimi böylesine sıcak bir siyasi ortam nasıl kaldırır?..”
Aslında bu döneminin çok sıcak geçeceği belliydi...
Fakat bu kadar erken ve sert bir başlangıcı kimse beklemiyordu...
Gezi Parkı görüntüleri siyasi mücadelenin sokağa taştığını gösteriyor...
AKP’nin iktidar dönemi, Türkiye’nin alışmadığı bir “siyasi dönemdir...”
Türkiye’nin demokrasi tarihinde, üç dönem üst üste seçimleri tek başına alan ve dördüncü döneme yelken açan bir başka iktidar modeli olmadı...
İnsan iktidardayken fark etmeyebilir...
Seçim sandığından çıkmayacağını tahmin eden ve onbir yıldan sonra dördüncü seçimi bekleyen muhalif kitlelerin, tahammül sınırları kaynama yapıyor...
Bu kitleler, ülkede yeni yaşam biçiminin empoze edildiğini düşünüyorlar...
Doğru veya yanlış kaale alınmadıklarına, adam yerine konmadıklarına, hayat tarzlarının yok edildiğine inanıyorlar...
Sandıktan umutları yok... Sokak eylemleri onlar için “kendilerini anlatabildikleri” tek eylem biçimi halini alıyor... Seslerini böyle duyurmaya çalışıyorlar...
Sokakta polis tarafından engellendiklerini görünce toptan kimyaları bozuluyor...
Dün Başbakan; polisin orantısız silah kullandığını kabul etti...
Başbakan’a bugünlerde verilen brifingler; “Eylemlerin arkasında kimlerin olduğunu” söylüyordur...
Sürekli muhalefette kalan geniş kitlelerin halet-i ruhiyesini ise kimselerin anlattığını sanmıyorum Başbakan’a...
Erdoğan AKP’nin Genel Başkanı; ancak aynı zamanda bu ülkedeki herkesin Başbakanı...
İktidar, yaşamı kolaylaştırmalı, esnetmeli, rahatlatmalı...
Amaç artık yüzde 50’yi; yüzde 60 ya da 70 yapmak olmayabilir...
Belki diğer yüzde 50’ye kendini rahat hissettirmek, demokrasi içinde yaşadığına inandırmak, yüzde 70 oy almaktan daha önemlidir kim bilir?..
Esnek bir dil ve hoşgörülü bir , Türkiye’nin herkes için yaşanabilir ve keyif alınabilir demokratik ve özgürlükçü bir noktaya ulaştığını göstermektir belki de önümüzdeki eşik...
Şöyle demek gerek galiba;
- “İnsanlar ölmesin, kardeş kavgası bitsin, barış sağlansın” diye Güneydoğu’daki aktivistlere, dağdaki milislere gösterilen anlayış, “misliyle”, bu insanlara da gösterilmeli... Dağa çıkmış olanlar kuşku yok bizim vatandaşımız, bizim evladımız...
Onları dağdan indirmek kutsal bir görevdi... Gezi Parkı’na giden ve biber gazı yiyenler de öz be öz bizim vatandaşımız...
Onları mutlu ettirmek ve kuşkularını gidermek de aynı kutsal görevin diğer yüzü...
KORKULARIMIZ...
Bu dünyada geçmemiz gereken derslerimiz ve düzenlememiz gereken davranışlarımız ve arınmamız gereken korkularımız vardır...
Davranışlarımızı doğru bir şekle sokana, korkularımızdan sağlıklı bir şekilde arınana kadar, karşılaştığımız olaylar benzer sınavlar şeklinde karşımıza çıkarlar...
Hayatta ruhumuzu geliştirme yolunda arınacağımız korkular şunlardır:
Güvensizlik Korkusu ve Özgüven Eksikliği...
Gelecek Korkusu...
Suçlanma Korkusu...
Tercih Edilmeme...
Değersizlik Korkusu...
Anlaşılamama veya Yanlış Anlaşılma Korkusu...
Kaybetme Korkusu...
Hastalık Korkusu...
Pişman Olma Korkusu...
Nilda Ferhan Efeçınar bu korkulardan arınmanın yöntemlerini şöyle belirliyor:
“Kendi duygularınızı tanımayı ve duygularınızla barışık olmayı seçmelisiniz...
Başkalarının duygularını anlayabilmek adına empati yeteneğinizi geliştirmelisiniz...
Sevdiklerinizle aranızda gerçek anlamda samimi bağlar kurabilmeyi tercih etmelisiniz...
Zamanınızı doğru kullanarak işlerinizi ertelemeden yapmalısınız...
Zihniniz karıştığında meditasyon gibi sakinleştirici içe dönük çalışmalar yapmalısınız...
Allah’ın size bağışladığı aklınıza, zekanıza yeteneklerinize güvenmeli, kendi öz değerinize sahip çıkmalısınız...
Geleceğe güvenle bakmalı ve emin adımlarla yürümelisiniz...
Özellikle ilişkilerde beklenti içerisinde olmaktan vazgeçmeli, istediğiniz ilgiyi önce siz karşı tarafa vermelisiniz...
Duygu ve düşüncelerinizi her zaman dil kalıpları kullanarak samimiyetle ifade etmelisiniz...
Gergin ruh halinden sıyrılmak için, spor, dans gibi fiziksel aktiviteler yapmalısınız... Masaj yaptırmak da çok iyi gelecektir...
Yargılama ve suçlama dilinden kurtulmalısınız...
Kendinize ve başkalarına karşı hoşgörülü ve esnek olmalısınız...
Suçlanmaktan korkmamalısınız...
Korktukça daha çok suçlanacağınız deneyimler yaşayabilirsiniz...
Başkalarını küçük görmekten ve eleştirmekten vazgeçmelisiniz...
Önce kendinize sonra da çevrenize karşı duygusal bir dürüstlük içinde olmalısınız...
Cesur olup yaşamı kucaklamalısınız...
‘Her şeyi en iyi ben bilirim’ edasından vazgeçmelisiniz...”
BUGÜN HAZİRAN’IN İLK PAZARI...
Mina’yla Poyraz haftalardır soruyorlar...
- “Baba okul bitiyor mu?.. Otele tatile gidiyor muyuz?..”
Henüz dört yaşındalar onlar...
Bahar geldiğinde, güneş açtığında deniz pırıl pırıl parladığında farklı bir şeyler olacağını anlıyorlar...
Deniz kenarına gideceğimizi, kumdan kaleler yapacaklarını, küçük havuzda oyuncaklarını yüzdüreceklerini, istedikleri kadar dondurma yiyeceklerini, yaz gecelerinin keyifli eğlencelerinde mutlu olacaklarını biliyorlar...
Onlar çocuk ve hayatta kötü tecrübeleri yok şükür henüz...
İçlerinden geldiği gibi düşünüyor, içlerinden geldiği gibi yaşıyorlar... Bugünlerde okulun biteceğinin farkındalar...
Geçen yıl olduğu gibi, tatile gidip gitmeyeceğimizi soruyorlar...
Ben de onların yaşındayken hayata böyle rahat, keyifli, neşe dolu, umutlu ve mutlu bakardım...
Bugün Haziran’ın ilk Pazar’ı...
Yaz’ın ilk tatil günü...
İçimizde öyle bir esintiden eser var mı?..
Hayır yok...
Ne olacağım; ne olacağız, başımıza ne gelecek, bu olaylar nasıl bitecek, ülkede bir şeyler mi olacak; kaygısıyla bu Yaz’ın ilk Pazar’ını geçiriyoruz...
Kaybolan Pazar’larımız, yok olan Yaz’larımız bir daha geri gelmeyecekler...
Güya biz büyüdük, çocuklar küçükler...
Onlar Yaz’ı ve bir tatil sabahını her şeyiyle içlerinde hissediyorlar...
Biz hissedemiyoruz...
Söyleyin şimdi bana... Hangimiz gelişmişiz; hangimiz büyüğüz?..

