Abdullah Cömert’in ölümünün ardındaki korkunç şüphe...

Haberin Devamı

Abdullah Cömert genç bir CHP’li...

İstanbul Gezi Parkı protestolarına destek amacıyla Hatay’ın merkezindeki gösterilere katılıyor... Önceki gece saat 23.35 sularında protesto gösterileri esnasında çıkan arbedede yere yığılıyor...

Başına sert bir cisimle vurulmuş halde hastaneye kaldırılıyor...

Yoğun bakımdaki harcanan çabalara karşın 22 yaşındaki genç kurtarılamıyor...

***


Abdullah Cömert’in öldürülmesi ilk başlarda “polisin açtığı ateş sonucu, kurşunlanarak öldürüldü“ şeklinde yayılıyor...

Haber hızla yayılıyor...

22 yaşında bir gencin ölümü kendi başına infial uyandırıcı bir vakıa...

Ancak bu ölüm, üstüne üstlük bir de “açılan ateş sonucu kurşunlanarak öldürüldü” diye yayılınca, infial ikiye katlanıyor...

Başbakanvekili Bülent Arınç ünlü basın toplantısında, “Abdullah Cömert’in silahla öldürülmediğini, başına sert bir cisimle vurulduğunu” söylüyor...

Basit görünen olay aslında çok esrarlı bir yapıya sahip...

***


Gezi Parkı olaylarının toplumsal infiale sürüklenmesini tetikleyen olayların, orantısız silah kullanımından kaynaklandığını herkes biliyor...

Olaylar çığırından çıktıktan sonra, Tayyip Erdoğan polise verdikleri talimatı şöyle açıklıyor:

- “Gösterirciler, gösteri yapmakla sınırlı kalırlarsa, hiç müdahale etmeyin...

Göstericiler, size saldırmaya yönelirlerse kendinizi savunmak için su sıkın...

Göstericiler ancak sizin canınıza kast edecek davranışlara yönelirlerse, onları dağıtmak için gaz sıkın...”

***


Talimatın böyle verilmesinin nedeni açık... Hükümet patlayan ve çığırından çıkan olaylarda “ölüm yaşanmasın” diye işi çok sıkı tutmaya çalışıyor...

Olası bir ölümün, olayları iyice çığırından çıkartacağının farkında hükümet...

Talimatlar; hemen her yerde polisin bir ölüme sebebiyet vermemesi için aşırı bir dikkat gösterilmesini söylüyor...

Abdullah Cömert polisin silahından çıkan bir kurşunla öldürülmüyor...

İşin ilginç tarafı, arkasında balistik iz bırakacak bir silahla da ölüm vuku bulmuyor...

Sert bir cismin kafasına indirilmesiyle öldürülüyor...

O sert cismi kim kafasına indiriyor Abdullah Cömert’in?..

Üniformalı bir polis mi, sivil birisi mi, kim ama kim?..

***


Esrar perdesinde gizem yaratan kuşkular burada bitmiyor... İkinci halka veya tesadüf çok daha ilginç...

Taksim başta, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri yapılıyor... Ankara, İzmir, Bodrum, Beşiktaş, Kadıköy...

Türkiye’nin dört bir yanı...

Ölüm olayı, çok ilginç bir tesadüfle, bunca yer arasında Türkiye’de “infial yaratacak provokasyona en açık yer olan Hatay’da” vuku buluyor...

Hatay herhangi bir yer değil...

Daha bir kaç gün önce Reyhanlı’da 52 vatandaş patlayan bombada hayatını kaybetti...

Samandağ’da her an bir provokasyon beklendiği yetkililerce ifade edildi...

Alevi-Sünni ayrımından bir provokasyon çıkmaması için, aşırı hassas davranılan tek merkez...

***


22 yaşındaki genç, bir provokasyona karşı en çok sakınılan yerde hayatını kaybediyor...

Sanki bir el, Türkiye’de kan gövdeyi götürsün, büyük bir iç savaş yaşansın diye sürekli kağıt dağıtıyor...

Sanki kağıtları dağıtan el, sürekli nokta atışı yapıyor...

Gizli bir el!..

Yabancı bir el mi yoksa yerli mi?..

Nasıl bir el bu?... Kim bu?..

DÜNYALI OLMAK...

Elbette olayların başında orantısız silah kullanımının yarattığı tetikleme var...

Elbette, yabancı istihbarat servisleri, Türkiye’yle hayati çıkarları çatışan devletlerin gizli servisleri, içerden ve dışardan “olayların sürmesinden çıkarı olan” merkezlerin bu olaylarda payı var...

Bunlar istihbari çalışmalar ve sonuçları bir süre sonra açıklanacak, kamuoyu bilgilenecek...

***


Ancak olayların arkasında “kimler olursa olsun”, olayların sosyolojik nedeni onlar değil...

Sosyolojik neden, artık özellikle gençliğin “dünyalı bir hüviyet” kazanmış olduğu gerçeğidir...

Yıllardır internet’le, twitter’la, bilumum sosyal medya mecralarıyla haşır neşir gençlik artık dünyalı bir gençliktir...

Dünyalı gençlik kendisine karışılmasını istemiyor...

Kendisine neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlatılmasını arzu etmiyor... Didaktik tavırlardan mutlu olmuyor...

Bu onların suça eğilimli ve dejenere bir gençlik olduğunu göstermiyor...

Sadece dışarıdan çok fazla “ne yapmaları gerektiğini öğrenmek” istemiyor... Bu gerçekler bilinmeli...

HER TAŞ ATILIŞINI CANLI YAYINDA VERMEK DEĞİL YAYINCILIK...

Olayların olduğu ilk günlerde, habercilik refleksini doğru gösteremeyen televizyonların, sonraki günlerde kimyaları bozuldu...

İsmini vermeyeyim, kitle gösterilerinin olduğu ilk günlerde haberi vermeyen televizyonlar, son zamanlarda “taş atma ve müdahale eylemlerinden” canlı yayın yapıyorlar...

Nerede en ufak bir taşkınlık veya polisle gösterici arasında karşı karşıya gelme durumu varsa, anında canlı yayınla oraya bağlanıyorlar...

Yayıncılık olaylar büyük olduğu zaman yapılır...

Her lokal kavgayı, taş atmayı, hatta çatışmayı “şimdi bağlanıyoruz” mantığıyla vermeye kalkarsanız, yayıncı yerine olayların tetkikçisi olursunuz...

Sanıyorum kimyanız bozuldu...

Masum değil bu davranış demek istemiyorum çünkü...



“KADIN ERKEĞİN BEDENİNİN ALTINDA EZİLMEYİ ÖZLER...”

“Ağırlık gerçekten nefret edilesi...

Hafiflik ise göz kamaştırıcı mıdır?..

Yüklerin en ağırı ezer bizi...

Onun altında çökeriz...

Bizi yere yapıştırır bu ağırlık...

Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde; kadın erkeğin bedeninin altında ezilmeyi özler...

O halde yüklerin en ağırı, aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir... Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o kadar yaklaşır yeryüzüne...

Daha gerçek, daha içten olur...

***


İşi tersten ele alırsak ise;

Bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak, insanoğlunu havadan hafif kılar...

Göklere doğru kanat açar insan...

Bu dünyadan ve dünyadaki varlığından (bedeninden) ayrılır...

Yalnızca yarı yarıya gerçek olur...

Hareketleri önemsizleştiği ölçüde kendisi özgürleşir... Hangisini seçmeli o halde?..

Ağırlığı mı, hafifliği mi?..”

Milan Kundera...

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği...

KOPUK KOPUK

“Güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olduklarında... Güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmalılar...

***


Tanrı onları ortadan ikiye ayırıncaya kadar bütün insanlar hermafroditti... O zamandan beri bu yarılar birbirini arayarak dünyanın dört bir bucağında gezinip durdular... Aşk kaybettiğimiz yarıyı özleyişimizdir işte...

***


Rastlantıların; sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize...

Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir...

***


Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur...

Sadece farklı değil, aynı zamanda zıt tutkulardır...

Aşk sonsuz kadına uzanabilecek çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini...

Uykuyu paylaşma arzusunda duyurur...

Tek bir kadınla sınırlı olan bir arzudur bu...”

Milan Kundera...



Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

DİĞER YENİ YAZILAR