Aykut Kocaman’ın “çok başarılı bir teknik direktör olduğunu” hiç söylemedim bugüne kadar...
Tersine, Alex olayında hatalı olduğunu düşünüyorum...
Emre olayındaki transfer hatasının ise, dönüp dolaşıp Benfica maçında kendisini vurduğunu görüyorum...
Muhtemelen Emre sezon başında transferle gönderilmese ve Fenerbahçe’de kalsaydı, Benfica maçında eksik Fenerbahçe’yi toparlayacak ve maçın 3-1 yerine, 2-1 bitmesini sağlayacaktı...
Fenerbahçe Emre‘yle, final kapısını aralayacaktı...
Aykut Kocaman’ın hatalar yaptığını, yıldız futbolcuları iyi yönetemediğini biliyorum...
Fakat bir şeyi daha görüyorum...
Aykut Kocaman Fenerbahçe’nin bu yıl UEFA’daki yarı final başarısının teknik direktör olarak altındaki imzadır...
Yarı finale kolay gelmedi Fenerbahçe...
Kabul etmek gerekir ki yarı finalde turu son anda kaybettiği Benfica, futbola ayırdığı bütçe ve uluslararası tecrübesiyle Fenerbahçe’nin ve Türkiye liglerinin üstünde bir takımdır...
Bu takıma tek bir gol farkla ve İstanbul’da şansızlıklar sonucu eleniyorsanız, elde ettiğiniz başarı azımsanamaz...
Biliyorum ki, İstanbul’da Meireles ve Webo sakatlanmasa ve Lizbon’daki oynasalar, hatta onlar oynamasa bile Gökhan Gönül ikinci yarı sakatanmasa, Fenebahçe turu geçecekti...
“Halam erkek olsaydı amcam olurdu...” türü bir benzetme yapmak değil amacım...
Ancak zamanında yanlış bir kararla Avrupa Kupaları’nda başarılı olmuş Zico‘yu gönderen Fenerbahçe’nin daha sonra yaşadığı istikrarsızlık ve başarısızlıkları görünce, bu kez de yarı finalden kıl payı dönmüş bir takımda taşların tamamen yerinden oynaması bana mantıklı gelmiyor...
Aykut Kocaman’ı çok başarılı mı buluyorum?..
Doğrusu artık pek başarısız bulduğum söylenemez...
JUSTİN BİEBER VE TEVAZU...
Doğrusu hiç tahmin etmiyordum Ayşe Nazlı’nın Justin Bieber’a kızacağını...
Oysa bizim gazete izlenimlerini sorduğunda ilk sözü; “Bizi iki saat konsere geç çıkarak bekletti... Kızdım ona...” oldu...
Şaşırdım çünkü onun bu kadar fanı olan kızım, hayranlığa bakmadan hayatın getirdiği yeni “insani trendlerin” dışında kalmıyordu...
Bir insana delicesine hayranlık da duysa, onu putlaştıracak ilahllaştıracak ölçüde kutsasa da, “ondan kendisine saygı göstermesini ve mütevazi davranmasını” bekliyordu...
“Star kapris“ine tahammülleri yoktu 13 yaşındaki çocukların...
Kızımın tepkisini görünce, gözümün önüne 1977 yılında Bülent Ecevit’i havalanından gelişte Ankara Kızılay’da beklediğimiz o meşhur gün geldi...
Yüzbinlerce insan, Ankara’daki bütün geçiş yolunu iki taraflı kapatmış, saatlerce Bülent Ecevit’in önümüzden on saniyelik geçişi için beklemekteydik...
Öğlen 14-14.30 gibi orada olmuştuk...
Ecevit önümüzden geçtiğinde saatler 19’u gösteriyordu...
Gıkımız bile çıkmamıştı...
Mutlu mesut evimize dönmüştük...
Ecevit’i birkaç saniye görebilmiş olmanın mutluluğuyla...
Bütün Ankara öyleydi...
Ya sabahın 9’unda “Acaba geç mi kaldım” endişesiyle gittiğim maçlar ve derbiler...
Saatlerce taşın üzerinde geçirdiğimiz saatler...
Girdiğimiz kuyruklar, girebilecek miyiz diye döktüğümüz terler?..
İnönü Stadı’nın kapalı tribününe girdiğimde hep şunu söylerdim içimden:
- “Maç şimdi, iki saat geç başlasa da olur!..”
Hey gidi günler hey!..
Şimdi kızım “Justin bizi nasıl iki saat bekletir?..” diye hesap soruyor...
Ve ben onun bu hesap sormasından mutluyum... Bana gelince...
Ben hala İnönü’ye girersem fark etmez!..
Maç yine iki saat geç başlayabilir!..
“BENDE BU KUYRUK ACISI SENDE BU EVLAT...”
Adam evinin yakınındaki bir mağrada yaşayan yılanla iyi bir anlaşma yapmıştı...
Her gün yılana bir tas süt ikram ediyordu... Yılan da bir mağradan çıkardığı küçük bir altın tanesini adama her sütü getirişinde veriyordu...
Bu durum yıllarca böyle devakm etti...
Günlerden bir gün adamın kasabaya gitmesi gerekti...
Giderken oğluna sıkı sıkı tembihledi:
- “Her gün yılana süt vereceksin... O da sana ağzıyla küçük bir altın verecek... Sakın yılanın sütünü vermeyi unutma...”
Oğlu ilk birkaç gün babasının dediklerini harfiyen yaptı... Sonra bir gün içine şeytan düştü çocuğun...
- “Bu yılan altınları nereden alıyor acaba?..” diyerek yılanı takip etmeye başladı...
Gördü ki yılan altınları yaşadığı mağaranın derinliklerinden çıkarmaktadır...
- “Yılanı öldürürsem, altınların hepsini mağaradan alır zengin olurum...” diye düşündü oğlan...
Eline keskin bir kürek aldı ve yılan tam mağaradan çıktığında, yılanın başını kürekle ezmeye kalktı...
Oğlanın kafasını koparmaya geldiğini fark eden yılan son anda çevik bir hareketle bir hamle yaptı ve kafasını küreğin öldürücü darbesinden kurtardı...
Ancak kuyruğunu kaybetmişti...
Can havliyle oğlana saldırdı...
Onu zehirleyerek öldürdü...
Günler sonra adam kasabadan geldi...
Oğlunu ölmüş, yılanı da kuyruğunu kaybetmiş olarak gördü...
Duruma çok üzüldü...
Yılana ne olduğunu sordu:
Yılan oğlunun anlaşmaya uymadığını hazineye hemen sahip olabilmek için kendisini öldürmeye kalktığını, söyledi...
Adam günlerce kendisine gelemedi...
Üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra, “ölenle ölünmez” diyerek, yılanla yıllardır sürdürdükleri geleneği devam ettirme kararı aldı...
Her gün yılana yine sütünü verecek, yılan da ona mağaradan çıkardığı altınlardan bir tanesini getirecekti...
- “Ben senin yarın sabah yine sütünü getireyim... Sen de benim altınımı getir...” dedi yılana...
Yılan cevap verdi;
- “Boşuna uğraşma dostum... Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı oldukça artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz...”
Bu öyküyü ilk kez babam anlatmıştı çocukken bana...
Sonra çok yerde karşıma çıktı...
Her okuyuşum ve dinleyişimde, yılanın trajik ve çok etkileyici olan o sözüne odaklandım;
- “Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı varken...”
Oysa Bilgelik Öyküleri kitabında yeniden gördüğümde, çok farklı bir gözle okudum bu kez öyküyü...
Adamın oğlu, önceleri babasının kendisine tembihlediği gibi yılana her gün süt vermenin karşılığı ondan bir küçük altın alıyordu...
Yılan kendisine verilen sütle doyuyor, ona ve babasına zararı dokunmuyordu...
Üstelik her gün verdiği altınla onların evini döndürüyordu...
Babasının yıllarca sadık kaldığı anlaşmayı, baba gidince oğlu bozmaya kalkmış ve bütün altınlara bir anda sahip olmak istemişti...
Altınlara bütünüyle sahip olabilmek uğruna yılanı öldürmeye kalkmış, yılan kuyruğunu kaybederken, kendisi hayatını kaybetmişti...
Hayatın şifresi yılanın söylediği ve bizi etkileyen o trajik ve kronik düşmanlık içeren sözde değildi...
Hayatın şifresi, uyanıklık ve kurnmazlık yapanın, hakkı olmayana tamah edenin ve bunun için yılan bile oysa kendisine yardımcı olan bir başka ‘can’a kast edenin, sonunda kendi ‘can’ından olacağıydı... Hayat her zaman ‘yılanın öcü’ olarak almıyordu, başkalarının hayatına kast edenlerin ‘can’ını...
Zamanı geliyor ve hiç alakasız görünen bir olay, o bedeli ödetiyordu insanoğluna...
Buna “karma yasası ve karmik borçların ödenmesi” deniyordu, evrenin spiritüel yasalarında...

