Doktor Mehmet Öz’ü ilk kez Oprah Winfrey Show’a konuk olduğu programda izledim...
Daha televizyon programı yapmaya başlamamıştı...
Hafif hafif ısınıyordu...
Sonra bir anda “sağlıklı yaşamı ve beslenmeyi” konu alan günlük programı başladı...
Amerika’da televizyonculuk dünyanın geldiği en üst nokta...
Televizyon programlarında bir saniye bile boşa harcanmıyor...
Tempo sürekli ayakta tutuluyor...
Her replik ve sekansın süreleri belli...
Süre taşmadığından, tempo ve hız da kaybetmiyor program...
Doktor Mehmet Öz’e öyle bir televizyon programı hazırladı ki Amerikalı yapımcılar, “program tempoyu hiç düşürmeden, ilginç insan hikayeleriyle” zenginleşerek, “hit” program haline geldi...
Zaman zaman, Amerika’da doktorların; Mehmet Öz’ü ve programını eleştirdiğini duyuyordum...
- “Bir doktora yakışmayacak ölçüde ürün reklamı ve promosyonu yapıyor” diye...
İzlerken ben de fark ettim...
Doktor bir kişi bu kadar çok “markadan ve isimden bahsetmez...”
Fakat Oz Show’da Mehmet Öz bu tip program konsepti benimsemişti ve yapacak fazla bir şey yoktu...
Bugün Vatan gazetesinde bir haber var...
Haber; Doktor Mehmet Öz’ün televizyon programında “Yunan kahvesi, kalbe iyi gelir...” dediğini belirtiyor...
Amerika’daki Türk dernekleri beş bin imza toplamışlar Mehmet Öz’ü protesto etmek için...
- “Neden Türk kahvesi değil de Yunan kahvesi dedi diye?..”
Mehmet Öz, öz be öz Türk bir aileden geliyor...
Babası da İstanbul’da ünlü bir doktor...
Programı Türk televizyonlarında yayınlanıyor, Türk gazetelerinde yazı yazıyor...
Türk olması bir yana, kendi bindiği dalı kesmesi pek mümkün değil gibi görünüyor ilk bakışta...
Öyleyse nasıl olup da 53 yaşındaki Türk; Mehmet Öz, “Türk kahvesine Yunan kahvesi” diyerek, kalbe iyi geleceğini söyleyip Yunan kahvesi reklamı yapıyor?..
En azından “Türk veya Yunan kahvesi” şeklinde bir ifade kullanabilirken, bunu da demiyor?..
Mehmet Öz, Yunanlıların, kendi dillerinde Türk kahvesini Yunan kahvesine çevirmelerinin nedeninin, 1974 Kıbrıs harekatına duydukları tepki olduğunu bilmez mi?..
Yunanistan’da tüm “kahve”hanelerde, Türk kahvesi olarak adlandırılan kahve, 74 Temmuz’unda Türk birlikleri Kıbrıs’a girince Yunan kahvesi olmadı mı?..
Bunları Memhet Öz bilmiyorsa da öğrenmez mi?..
Bir Türk olarak en azından “Biz buna Türk kahvesi” deriz demez mi?..
Demez!..
Diyemez!..
Çünkü Yunan kahvesi bizzat “Yunan Kahvesi ismiyle Amerika’da bir marka” ve muhtemelen doktor Mehmet Öz, programında o “markanın” promosyonunu yapıyor...
Programının içine aldığı muhtemel bir promosyon anlaşması karşılığı...
Kahve Yunanistan’ın kahvehanelerinde bile eskiler tarafından “Yap bir kafe Turkos” diye söyleniyor...
Bu durumda sanırım, Amerika’daki doktorları eleştirilerine kulak vermek gerekiyor...
Bir doktor “marka“larla bu kadar içli dışlı program yaparsa, 50 yıllık kimliğini unutup kahveye Yunan kahvesi demek durumunda kalıyor...
BİLGE KRAL!..
Doğu’da bir zamanlar bilgeliği ve ülkesini güneş gibi aydınlatan, zekası ve zenginliğiyle kimsenin ulaşamadığı bir kral yaşarmış...
Bir gün veziri üzgün bir yüzle kendisine gelmiş...
“Yüce Sultanım...” demiş;
- “Siz ülkemizdeki en akıllı, en yüce, en güçlü insansınız... Yaşamımızın ve ölümümüzün efendisisiniz...
Ülkede yolculuk ederken neler duydum biliyor musunuz?..
Her yerde insanlar size şükrediyor...
Fakat bazı insanlar sizin hakkınızda çok kötü konuşuyorlar...
Kötü sözler söylüyor ve akıllı kararlarınızı eleştiriyorlar...
En güçlüden daha güçlü olan sizin gibi bir hükümdarın ülkesinde böyle bir başkaldırı nasıl olabilir?..”
Sultan hoşgörülü bir şekilde gülümsemiş;
- “Krallıktaki her insan gibi siz de, neler yaptığımı biliyorsunuz...” demiş;
- “Yedi ülke benim kontrolümde... Benim yönetimimdeki bu ülkeler gelişti ve zenginleşti... Yedi ülkedeki insanlar beni adaletimden dolayı sevdiklerini söylüyorlar...
Belki doğru söylüyorsun...
Hayatta çok şey yapabilirim...
Şehirlerin dev kapılarını kapattırabilirim...
Fakat yapamayacağım bir şey var...
İnsanların ağzını kapatamam...
Asıl önemli olan bazı insanların benim hakkımda kötü şeyler söylemeleri değil...
Benim iyi şeyler yapmam...”
(Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından)
ÖLÜMLERDEN DEĞİL, ÇOCUKLARDAN DOĞDUK BU SEFER!..
“Yeniden doğarız ölümlerden...”
İlk gençlik yıllarıma, damgasını vuran trajik auralı söz buydu işte...
Tek bir ölümün, binlerce doğuma yataklık ettiğini
söylerdik bu şekilde muktedirlere....
Yaşamı her zaman “yeniden doğarız ölümlerden” şiarıyla yaşardık zalimlere karşı biz...
İlk gençlik yıllarında “devrimci” aidiyetiyle...
Mitinglerde, yürüyüşlerde, gösterilerde, boykotlarda, sloganlarda...
Sonraki yıllarda “gazetecilik aidiyetiyle...”
Savaşların ortasında, numluların ucunda, patlayan bombaların gölgesinde, “düşman!” kentlerin göbeğinde...
Yaşadığımız ve yaşarken kıvrandığımız bütün uğursuzluklara karşı, içimizde direnç sağlayan tek edebi slogan; “Yeniden doğarız ölümlerden” sloganıydı...
“Yeniden doğarız ölümlerden” şiarı bizleri bugünlere getirdi...
Bu muhteşem sloganın, bu içimi kıpır eden şairane haykırışın, bu bana mücadele gücü veren edebi şiarın, bu trajediden yaşam kıvılcımları çıkartan hayat iksirinin önünde saygıyla eğiliyorum...
Fakat artık hayat, “yeniden doğarız ölümlerden” sloganını dönüştürüyor, değişikliğe uğratıyor... Artık ölümlerden değil, çocuklardan doğduğumu hissediyorum... Dün çocuklarımın dördüncü yaş günüydü...
Onların doğumunun benim yeniden doğumum olduğunu fark ettim dün...
Artık ölümlerden değil, çocuklarımdan doğduğumu fark ettim...
Onun için artık sadece “barış”ı istiyorum...
Artık doğumlardan ve çocuklardan yeniden doğumlar olsun istiyorum, ölümlerden yeniden doğumlar yerini, barıştan ve çocuklardan yeniden doğumlara terk etsin istiyorum...
Artık “hayat”ı istiyorum... Artık “ölüm“ü değil, barışı istiyorum...

