Bütün bu toz duman arasında farkındayım ki PKK’nın silahlı milisleri Türkiye’den ayrıldılar...
Aslında olayın beni ilgilendiren tarafı burası...
Anlıyorum ki, bu görüşmeler Apo’yla 1999’larda da yapılmış...
PKK o günlerde de silahlı milislerini yurt dışına çıkarmaya karar vermiş...
Ancak ne olduysa, aniden yapılan bir operasyonla 500 PKK’lı öldürülmüş...
PKK’nın çekilmesi işi de suya düşmüş...
Bütün bu toz duman arasında “gerçek bilgiler” bunlar...
2002 yılında yeniden başlıyor PKK saldırıları...
Bir zamanlar “devlet” adına “askerler, komutanlar” görüşüyorlar İmralı’yla...
O sırada “devletin gerçek sahibi” askerler olarak belirlenmiş...
Bu gerçeği bilen Apo da uzun yıllar “Askerlerin ‘evet’ demediği bir çözüme yanaşmıyor”...
Kendi söylüyor bunu...
Türkiye’de “askerin siyasi yönetimdeki gücü” kırılınca, hükümeti temsilen MİT Müsteşarı görüşmeye başlıyor İmralı’yla...
Askerin etkisinin azaldığını gören Apo, bu kez “sivil otoritenin temsilcisiyle bu konuları görüşmeye” başlıyor...
Yeni MİT Müsteşarı’nın görüşmeleri, zaman zaman inkıtaya uğruyor...
Oslo görüşmelerinin basına sızdırılması, görüşmeleri sonlandırmak için yapılan bir operasyon...
Fakat devam ediyor görüşmeler...
Dün nihayet bir kez daha PKK’nın silahlı milislerinin çekildiğini anlıyorum ülkeden...
Bu kalıcı bir durum değil...
Türkiye’nin ‘tek’liği ve ‘birliği’ yok olmadan “barış”ın kalıcı olmasını istiyorum...
Bunu hükümet yapsa da bunun bir hükümet meselesi olmadığını biliyorum...
Apo’nun “asılmaması” konusu gündeme geldiğinde, Devlet Bahçeli’yi çok takdir etmiştim...
Sonraları öğrendim ki, o günlerdeki MİT Müsteşarı bazı gazetecilere “Apo’nun asılmasını teşvik edecek yönde şehit haberleri yapılmamasını” istemiş, sürecin “yumuşatılmasını önermiş...”
O MİT Müsteşarı “başka ve özel bulduğu gazetecileri severdi” bana hiçbir şey söylemezdi...
Aslında hiçbir MİT Müsteşarı bana bir şey söylemez...
Ben MİT Müsteşarları’yla tanışmam...
Takdir ettiklerim olsa da, kendi bildiğimi okur, kendi okuduğum biçimi izleyicilerime ve okurlarıma aktarırım...
O günlerde Devlet Bahçeli’yi övdüğümü, “büyük iş yapıyor” dediğimi hatırlıyorum haber merkezinde... “Apo asılsın” kampanyasıya yol açacak bir haber politikasından özellikle uzak durmalarını istemiştim yönetcilerimden...
Vicdanım öyle söylüyordu çünkü...
Akan kanın politik hesaplarla, savaştan beslenen ekonominin çarklarıyla yönlenmesin istiyordum...
Aslında 18 yaşında ne istiyorduysam, 50 yaşında da onu istiyordum...
Nahif isteğim, hayatın ve barışın kendisine tekabül ediyordu...
Bu toz duman arasında PKK’nın silahları milisleri Türkiye’den çektiği anlaşılıyor...
Yarın ikizlerim dört yaşlarına giriyorlar...
Silahların çekildiği bir Türkiye’de girecekler dört yaşlarına...
“Barış”ın geldiği bir Türkiye’yi de görürler, umarım bir sonraki yaş günlerinde...
DELİLER!..
Adamın arabasının tekeri akıl hastanesinin yanında patlamıştı...
Tekeri değiştirirken, talihsiz bir olay oldu ve bijonlar, yerdeki mazgaldan aşağı düştüler...
Bijonlar gitmişti, onları düştükleri yerden alması imkansızdı...
Çaresiz ne yapacağını düşünürken, duvarın üstünden onu izlemekte olan bir ‘deli’ ona seslendi:
- “Ne düşünüyorsun kara kara?.. Her tekerden birer tane bijon sök ve söktüğün bijonlarla o tekeri yerine tak... En azından bir lastikçiye kadar böyle gidersin...”
‘Deli’nin söylediği doğruydu...
Adam denileni yaptı ve diğer tekerlerden söktüğü bijonlarla tekeri taktı...
Duvarın üstüne dönüp teşekkür etti ‘deli’ye...
Teşekkür ederken bir iltifat etmekten de geri kalmadı...
- “Ben de burada deliler kalıyor zannetmiştim...” dedi...
“Deli” cevap verdi:
- “Doğru düşündün... Deliler kalıyor, aptallar değil!..”
KÖTÜ ADAMLARIN ÇOCUKLARINDA KÖTÜ KODLAR!..
Kötülük de iyilik gibi “bebeklik ve ilk çocukluk yaşlarındaki” kodlanmayla ilgili...
Uzun zamandır bir şeyi gözlüyorum etrafımda...
“İyi” adamların çocukları “iyi” oluyorlar...
Kötü adamların çocukları da “benzer kötülük kodlamalarını” taşıyorlar bünyelerinde...
Önce bunun genetik olup olmadığı üzerine kafa yordum...
Genetik tarafı varsa bile, esas olanın ilk çocukluk yıllarındaki “kodlanma” olduğu kuşkusuzdu...
Erkek çocuk altı yaşına kadar bire bir babasını örnekliyordu...
Bilinçaltı “Baba rol modeliyle” şekilleniyordu...
Babanın hayattaki nefretleri, kompleksleri, sevgileri, merhameti ya da merhametsizliği, gaddarlığı ya da insanlığı, hoşgörüsü veya hoşgörüsüzlüğü erkek çocuğun bilinçaltınca birebir kopyalanıyordu...
“İyi adamlar”ın çocukları, “iyi niyetli ve iyi” oluyordu...
Başkalarına karşı dipten öfke, nefret ve düşmanlık duyan adamların çocukları da, ne kadar başarılı ya da zeki olurlarsa olsunlar babalarının “gaddarlığından, zalimliğinden ve nefretinden” nasiplerini alıyorlardı...
Bunları görünce hem sevindim hem de bir miktar fazladan işimin olduğunu fark ettim...
Beni taklit eden oğlum, belli ki hayatında “insanlara zarar vermeyen, genelde onların iyiliklerini ve mutluluklarını isteyen” bir adam olacaktı...
Böyle olması iyiydi...
Dedesi de böyleydi bu çocuğun...
Ancak “iyi kodlanmış olması yetmiyor”du bu dünyada...
“Kötü ve zalim kodlarla” bilinçaltına yüklenme yapılmış çocukların, büyüdüklerinde ona ve onun gibilere yapacağı muhtemel düşmanlıklardan korunması gerekiyordu...
Bu konuda “babası”nın hayatı, etkin bir rol model olabilirdi mi çocuğa bilmiyorum...
Bildiğim bundan sonra “kötülüklere karşı” da etkin bir rol model olmamız gerektiği çocuklarımız için...
Biz çocukları yetiştirirken, aslında çocuklar bizi yetiştiriyor...
İyi Pazarlar...

