“Şekerli içecekler bir nevi alkoldürler çocuklara...”

Haberin Devamı

Günde iki paket sigara içerdim...

Otuz yıla yakın...

İki üç denemenin sonuncusunda; sekiz yıl oldu bıraktım...

Bir daha da ağzıma ne sigarayı, ne puroyu, ne nargile ya da benzeri bir şeyi almadım...

Haftada üç dört gün içki içerdim...

Önce ağır alkollüsü viskiyi, sonra hafif alkollüsü şarabı...

Sekiz senedir ağır alkollüsünü, üç buçuk senedir de hafif alkollüsü şarabı hatta birayı bile içmiyorum...

***


Kızartma yerdim, bıraktım...

Eti daha çok sever ve yerdim...

Fazla uğraşmadan balığa doğru makas değiştirdim...

Sebze daha az yerdim...

Şimdi yeşillik ve sebze; proteinin iki katı olmadan yemeğe oturmuyorum...

Tereyağ yerdim bir zamanlar, şimdi hiç yemiyorum...

Margarin de yemiştim herhalde vakt-i zamanında...

Şimdi şeklini ve şemalini hatırlamıyorum...

Yirmi yirmi beş kilo fazlam vardı...

Onu da çok da uğraşmadan verdim...

***


Keşke bunları “ne büyük bir irade gücüne sahip muhteşem bir süpermen olduğumu anlatmak için” yazsaydım!..

Fakat öyle değil ne yazık ki!..

Hayatımda bunca değişikliği, ne bir diyetisyene, ne bir danışmana, ne bir yol gösterciye, ne bir koça, ne de bir ilaca, şifalı ota, bitkiye, ona buna bağlı olmadan yaptım...

Anlaşılıyordu ki bu alışkanlıkların hiçbiri vücudumda “bağımlılık” yapmamıştı...

Ne sigara, ne içki, ne kilo, ne tereyağ, ne et, ne kızartma...

***


Oysa bir şey vardı ki, yarattığı ‘bağımlılığı’ kesemiyordum...

Ne yaparsam yapayım, onu hayatımdan yok edemiyordum...

En öldürücü maddelerden biri olduğunu bildiğim halde... Amerikan Sağlık Bakanlığı bunu internet sitesinde açıkladığı halde...

***


Hücrelerde oksijensiz ortamlarda kaldığında kanseri tetiklediği söylendi...

Hücreleri yaşlandırdığı, en temel üç zehirden biri olduğu binlerce defa tekrarlandı...

Faydasız!..

Ne yaparsam yapayım “şeker”i hayatımdan çıkaramıyordum...

Bağımlılığı fark ettiğimde, çocuklarımın şeker bağımlısı olmaması için, bütün gücümle bir mücadeleye giriştim...

Annelerine, anneannelerine söyledim...

Bakıcılara söylemelerini tembihledim...

Kendi anneme, bendeki bakcılara onlarca defa dilimdeki tüy miktarını yok edercesine söyleyerek ezberlettim...

Farkına varmıştım...

En öldürücü bağımlılıklardan biri şeker bağımlılığıydı...

Onu kesmek en zoruydu...

Bağımlığı kesmek zor olduğundan, bağımlı olmasınlar diye çaba göstermeliydim...

***


Nafile!..

Ben çaba gösterdikçe, gördüm ki okuldan, kantine, televizyon reklamından, sinema tanıtımına, her taraftan karşı konulmaz bir “şeker bombardımanı” yapılıyor...

Ne şeker bombardımanının önüne geçilebiliyor...

Ne şeker tüketiminin...

Dün kitapları peynir ekmek gibi satılan Profesör Canan Karatay TBMM’de milletvekillerine “Okullardan şekerli içecekleri kaldırın...” diye söyledi...

Bir umut mu acaba kim bilir?..

İngiltere’den okul kantinlerinde; “şekerli içecekler”in satılmayacağı haberleri geliyor...

Türkiye’de sigara ve alkol meselesine gösterilen duyarlılık “şeker”e karşı da gösterilecek mi?..

Sigara ve alkole karşı “müsamahasız” davranışımı, bazı takıntılı beyinler “Acaba AKP’yle bağlantısı var mı?..” diye algılandı...

Yazık bir durumdu...

“Alkol”ün esas zararı zaten vücutta “şeker”e dönüşmesiydi...

***


- “Ben şeker almıyorum nasılsa... İçkimi içerim sadece...” diyenleri de kapsıyordu “şeker“in korkutucu etkisi...

Şimdi Profesör Canan Karatay; “Okullardan şekerli içecekleri kaldırın...” diyor milletvekillerine...

Demek istediği şu aslında;

- “Okullardaki şekerli içecekler, bir nevi alkol anlamına gelirler çocuklara...”

HAFTADA 5 SAAT EGZERSİZ...

“Bedeninizi hazırladığınız gibi, zihninizi de hazırlayın...

Tıpkı bedeninizi eğittiğiniz gibi zihninizi de eğitin...

Bedeninizin mabedini enerji dolu egzersizlerle beslemek için, her gün biraz zaman ayırın...

Bedeninizi hareket ettirin ve kan dolaşımınızı rahatlatın...

Bir haftada 168 saat vardır...

***


En azından beş saatinizi fiziksel durumunuza yatırımda bulunmak için ayırmalısınız...

Sağlık çocuğunuzun kaybetmeden anlamadığınız bir şeydir...

Bunun başınıza gelmesine izin vermeyin...”

ROBİN SHARMA



SANKİ ÖZAL HİÇ ÖLDÜRTÜLMEK İSTENMEDİ!..

İddianame; doğru ve düzgün

bir iddaname midir bilmem...

Belki de sevgili Turgut Kazan’ın dediği gibi, “hukuki açıdan iddianame olamayacak kadar zayıftır...”

Durup dururken haksız yere mağdur yaratmamalı elbette iddianame...

Kimse işlemediği suçtan, töhmet altında kalmamalı, hapis yatmamalı, mağdur olmamalı...

Olmamasına olmamalı da...

Turgut Özal’ın “öldürülmesi meselesini” gönül rahatlığıyla bir tartışsak diyorum...

Turgut Özal bu ülkede milyonca insanın gözleri önünde “suikaste uğramadı” mı?..

Yaralamaya falan değil, direkt öldürmeye açıktan teşebbüs edilmedi mi?..

***


Takla atan, yerlerde yılan gibi kıvrılan, onca kalabalığın arasından milletin gözleri önünde kaçmaya çalışan Kartal Demirağ’ı görmedi mi bu gözler?..

Kartal Demirağ da Mehmet Ali Ağca gibi acayip iyi yetiştirilmiş bir profesyönel değil miydi?..

İkisinden de “arkalarındaki gizli ve derin gücü anlatacak tek bir ipucu bulunamadığı” vakıa değil mi?..

Bu kadar profesyonel tektikçileri bulmak, bu eylemleri yaptırabilmek bizzatihi çok güçlü bir organizasyon işi değil mi?..

“Derin ve çok güçlü bir operasyon” değil miydi Turgut Özal’a hayattayken yapılan?..

***


Peki nedir şimdi bu yüksek perdeden bağırılan “Özal zehirlenmedi...” nidaları?..

Özal’a ne yapıldı henüz bilinmiyor...

Fakat Özal’a yapılanların örtülmesi için, acayip bir müdahale açıkça seziliyor...

Kimi koruyorlar?..

Kimi kolluyorlar?..

Kimlerin yaptıklarının üstünü örtüyorlar?..

Henüz bilmiyoruz...

Fakat koparılan bunca tozdan, “olayın altında büyük bir şey olduğundan artık eminiz!..”

DİĞER YENİ YAZILAR