Fazıl Say, “cennet ve cehennem üzerine” yazdığı tweetler’den dolayı on ay ceza aldı...
İsterseniz ben de bir cennet ve cehennem öyküsü anlatayım...
Günü geldi;
Bir Samuray, yolda rastladığı Budist rahibe, kafasına takılan soruyu sorar;
- “Cennet nasıl bir şeydir?.. Cehennem nasıl bir şey?..”
Rahip azarlarcasına cevap verir, Samuray’a...
- “Git başımdan...” der; “Senin sorularına ayıracak vaktim yok benim...”
Beklemediği bu cevap karşısında sinirlenir Samuray...
Üstelik kendisine gülmeye başlayan arkadaşlarının yanında küçük düşmüştür...
Kan beynine sıçramış şekilde, kılıcına sarılır ve çekerek din adamına doğru hamle yapar...
- “Şimdi senin o kelleni gövdenden ayıracağım...” der, “Sen kiminle konuştuğunu zannediyorsun!..”
Din adamı hiç heyecana kapılmadan Samuray’ın kendisine iyice yaklaşmasını bekler...
Sonra Samuray’ın duyacağı bir şekilde sakin bir sesle söyler:
- “İşte cehennem budur!..”
Samuray şaşırır...
Kılıcı havada kalır...
Sonra onu kılıfına sokarak, bir kenara oturup sakinleşmeye çalışır...
Kendi kendisine söyleniyordur:
- “Az kalsın savunmasız bir insanı öldürecektim... Üstelik de bir din adamını...”
Sakinleştikten sonra din adamına dönüp alçak sesle konuşur:
- “Özür dilerim efendim...”
Din adamı gülümseyerek karşılık verir Samuray’a... - “İşte cennet de budur...”
(Dr.Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından...)
“AKİL” DURUMA GELEN ESKİ DOSTLA KARŞILAŞTIĞIMDA...
İsmini kullanmayayım...
İznini almadım çünkü...
‘Akil insan’lardan biri haline geldi çok eski bir dostum...
Geçen gün bir iki kahve içimi, bir sohbet için buluştuk kendisiyle...
Aslında hiç aynı cenahlarda değildik onunla...
Tersine bulunduğu ve entel dantel tabirine layık Cihangir çevresi, beni makbul bulmazdı...
Bense o dünyaları, devrimci günlerimde “halktan kopuk” bulurdum, televizyonculuk yıllarımda da “kendi dünyalarında yaşamaktan ibaret entel takımı...” diye nitelerdim...
Sevgi ve ilgi karşılıklı olur...
Tersi de geçerliydi...
Sevgisizlik ve ilgisizlik de karşılıklıydı!..
Bir gün arkadaşlarla Show Haber’e “bir projelerini anlatmak için” gelmişlerdi...
Projelerini anlattıklarında, nasıl başarılı olacağıyla ilgili fikirlerimi “net ve özlü biçimde” anlatmıştım onlara...
Dostum olan kişi sonradan, grubun tepkisini anlatmıştı bana...
Meğer hiç beklemedikleri analizleri benden duyunca, afallayıp kalmışlar, “Bu adam ne kadar düzgün fikirler veriyor ve yardımcı oluyor bizlere...” diyerek şaşkınlıklarını dile getirmişlerdi...
Dostum o gün benden nasıl farklı bir izlenim aldığını anlatmıştı bana...
O dünyaların, ticari kartellerin, o kartellerin siyasi temsilcilerinin ve her türden etkin ve yetkin çevrenin “hedefindeydim” o yıllarda...
Sanırım biraz da tek çocuk şımarıklığıyla “kendim öyle olmasını istiyordum...”
- “Şimdi roller değişti... Kendi ellerimle kendimi oturttum hedefe...” dedi...
- “Bu hedefe oturma işini fazla ciddiye almasan...” diye çıkıştım, “Biliyorsun bu önünde sonunda bir psikolojik savaş...”
- “Evet öyle...” dedi, “Fakat çok acımasız yapıyorlar...”
Gözlerimin önünden o yıllar geçti hızla... Yıllarca yürütülen o inanılmaz psikolojik savaş...
Şimdi aynı savaşı hedefe koydukları “akil insanların içinden seçtikleri, arkası olmayanlar üzerinden” yapıyorlardı...
O görüşmede Hülya Koçyiğit’in “Ben bütün Türkiye’nin ve ailelerin sevglisiydim... Şimdi ucuz kadın muamelesi yapıyorlar...” dediğini öğrendim...
Orhan Baba’nın “Bu bana reva mı” dediğini de...
Acı bir tebessüm kapladı yüzümü...
Dostuma “Çok takma... Bunlar geliyor ve geçiyor... Tortu olarak yıllar sonra sana acı bir gülümseme kalıyor yadigar... Seni hayatta ve ayakta tuttuğuna inandığın acı bir tebessüm...” dedim...
Siyasi, ticari ve parasal hiçbir beklentisi olmadığını biliyordum...
- “Bir şey düşünme... Sadece barışın olması için kendi çapında katkı yapmaya çalış... İnsanlararası barışa yapacağın katkı hayata yapacağın en değerli katkı olacak... Bir gün sana hiç tahmin etmediğin bir biçimde misliyle dönecek... Evren barış için yaptığın bu katkıyı unutmaz... Bunu bil!..” dedim...
Arabası gelmişti...
El salladım gitti...
Yürümeye başladım sahilde...
Güneş vardı ve denize vuruyordu...
Pırıl pırıldı deniz, umut saçıyordu...
Hayat fışkırıyordu sanki deniz...
BOSTON’DAKİ ÇOCUKLUK ARKADAŞIM...
Boston’daki terör saldırısını duydum...
Aklıma ilk o geldi...
Çocukluk arkadaşım, Kolej’de üç yıllık sınıf arkadaşım Muzaffer, eşi ve iki çocuğuyla Boston’da yaşıyordu...
Orada gece yarısını geçen saatlerde mesaj attım...
Birkaç saat sonra cevap geldi:
- “Sevgili Reha... Tesadüfen bu yılki maratonu seyretmeye aileden kimse gitmemişti... Geçen yıl çocuklar ve Fransa’dan gelen misafirimizi de alarak bombanın patladığı finish line’den maratonun bitişini izlemişlerdi...
Bu sene de aynı yerden seyretmeyi düşünüyorlardı... Fakat son anda Mert eve arkadaşlarını çağırıp pinpon partisi yapmaya karar verdi... Okullar patriot günü dolayısıyla tatil... Onun için gitmediler geçen yıl olduğu gibi maratonu seyretmeye... Dün çok acı bir gündü hepimiz için... Buradaki herkesin her yıl izlediği bir maraton koşusu bu... Herkes biliyor ki hepimiz orada olabilirdik... Terör böyle bir şey... Komşumuz yardım derneklerine para toplamak için sabah evinden çıkıyor ve 42 kilometre maraton koşuyor... Tam maraton bittiğinde bomba patlıyor az önce 42 kilometre koştuğu bacağı kopuyor...”
Terör...
Sivil insanı, hayatı ailesiyle yaşamaya gayret eden, sıcak ve sevgi dolu dünyaları patlayan silahlar ve bombasıyla tarumar eden, en sevdiğiniz insanları yok eden, sakat bırakan bela!..
Bu belanın bütün gençliği terörün göbeğinde geçen çocukluk arkadaşım Muzaffer‘i bir baba olarak nasıl etkilediğini gördükçe, bunun bitmesini hala “bir siyasi lafazanlık haline getirenler”i içim kaldırmıyor...
İki dünya güzeli çocuğunu geçen yaz gördükten sonra, çocukluk arkadaşımın endişesini anlamamama imkan var mı?..
Boston’da yaşananlar burada her gün yaşanıyor...
Hala birileri çıkmış, hiçbir şeyin olmadığını bildikleri halde “Ne verdik acaba karşı tarafa?..” diye soruyorlar...
Yazık ve günah!..
Ne diyeyim ki?..

