Dün sabah pırıl pırıl bir güneş vardı Boğaz’da...
Yürürken, karşıma Boğaz boyunca her renkten, her takımdan insanlar çıkar...
Galatasaraylı’sı, Fenerbahçeli’si, Beşiktaşlı’sı...
Dün Galatasaray eşofmanları giymiş birisi tam yanımdan geçerken “Reha” diye sesleniverdi....
Döndüm o eşofmanların içinde bana merhaba diyen kişiyi ilk bakışta tanıyamadım...
- “Ben Rahmi...” dedi...
Dediği anda, görüntüyle isim kafamda örtüştü...
Rahmi’ydi bu, Rahmi Saltuk...
Birbirimizi tanıdığımız anda, selamlaşma öpüşmeye dönüştü...
Yumuşacık yanaklarına dostça öpücükler kondurdum Rahmi Saltuk’a...
- “Seni” dedim, “Galatasaray eşofmanları altında hiç beklemiyordum... Tanıyamadım kusura bakma...”
- “Eşofmanlar benim değil ...” dedi, “Ben aslında Beşiktaşlıyım... Bu eşofmanlar oğlumun...”
O an anladım oğlunun Galatasaray eşofmanlarıyla hayata tutunmaya çalışıyordu Rahmi Saltuk...
Oğlu Baran’ı birbuçuk sene önce, Şişli’deki evlerinde açık pencereden düşünce kaybetmişti Rahmi Saltuk...
21 yaşında İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirmiş gencecik bir çocuktu Baran...
Nasıl olmuştu da, sabaha karşı 05’te eve geldikten sonra, 1.85’lik boyuyla açık duran pencereden düşmüştü, kimse bilmiyordu...
Rahmi Saltuk biricik oğlunun vefatını sabah 07’de eve gelen polislerden öğrenmişti...
Kaldırabileceği bir olay değildi...
Cenazede dostlarına yaslanmış görüntülerini gördüğümde, uzun süre kendime gelememiştim...
Şimdi karşımda duruyordu...
Gençliğimin “Devrimci ozan“ı, “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” türküsünün unutulmaz kahramanı, Venseremos marşının tok sesli yiğidi Rahmi Saltuk, oğlundan kalan tek yadigar Galatasaray forması ve eşofmanıyla Boğaz kıyısında yürüyordu...
Üzserindeki eşofmanın kendisinde yarattığı enerjiyle hayata tutunmaya çalışıyordu...
Yaşamı zamanında çok mu ciddiye almıştık bilmiyorum...
35 yıl önce, “dünyaya devrimler getirirmeye çalışır”, “Şili’de halk bugün savaşıyor” marşını Rahmi Saltuk’un sesinyle nakarattan söylerken, uzak isiktbalde bir gün, Boğaz kıyısında güneşli bir öğle vakti Rahmi Saltuk’la Galatasaray forması altında spor yaparken karşı karşıya geleceğimi söyleselerdi, inanır mıydım acaba?..
O formanın, Rahmi’nin 21 yaşında kaybettiği oğlu Baran’ın en sevdiği hatırası olacağını bilseydim, o günlerde daha doğmamış olan Baran’ın yaşaması için ta o zamanlardan bir şeyleri değiştirmeye çalışır mıydım kim bilir?..
Hızlı hızlı yürüyor, çocuğunun ruhundan aldığı enerjiyi hayattına katmaya çalışıyordu...
Bir duygu patlaması oluverdi içimde...
“Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şarkısını mırıldandım...
Bir süre...
Sonra sesim nefesime karıştı...
Nefesim Boğaz’a...
EVRENDEN KORUNAMAZSINIZ!..
Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyorlarmış...
Tohumlardan biri diğerine:
“Ben büyümek istiyorum” diye konusmuş...
- “Köklerimi altımdaki toprağın derinliklerine...
Filizimi yeryüzüne göndermek istiyorum; baharın müjdecisi tomurcuklarım açılsın istiyorum...
Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum...”
Böylece büyümeye başlamış tohumcuk...
Diğer tohum ise: “Ben korkuyorum!..” demiş.
- “Köklerimi altımda yatan toprağın derinliklerine gönderirsem, karanlıklarda beni neyin beklediğini bilemem.
Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışırsam filizlerim zarar görebilir.
Ya tomurcuklarım açmaya başladığında üzerinde salyangozlar gezip, onları yemeye kalkarsa?
Ya tomurcuklar çiçeğe dönüştüğünde küçük bir çocuk beni koparıverirse?.. Yooo!.. Hayır, en iyisi burada kalıp beklemek...
Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim...” demiş ve yerinde kalmış...
O sırada bir tavuk gelmiş...
Yumuşamış bahar toprağını eşelemeye başlamış...
Eşelerken beklemeye karar veren tohumu görmüş...
Bir çırpıda yutuvermiş...
Burçin Alpacar gönderdi bu güzel öyküyü...
Hayatta “başlarına bir şey gelecek korkusuyla” sevgiyle kazanabilecekleri tecrübeleri ellerinin tersiyle itenleri anlatmak için...
Elbette bu öykünün ilk mesajı bu...
Fakat bence “evrenin işleyişini bilenler için” çok daha önemli bir mesajı var...
Kendisini “evrenin mükemmel işleyen aklından daha önemli gören” insan aklı, hesaplı davranarak, “evreni ve ve çevresindeki ilişkiler ağını yönetebileceğini ve alt edeceğini” sanır...
Çevremizde yaşayan güçlü, kudretli nice ademoğlu, tıpkı ikinci tohum gibi; köklerinin altında yatan toprağın derinliklerindeki karanlıkları hesap ettiler... Filizleri zarar görmesin diye çiçeğin üstünü örtmeye gayret ettiler...
Salyangozlar onu yemesin, çocuklar geçerken onu alıp koparıvermesin diye önlem üstüne önlem aldılar...
Onca akılları, onca yönetim becerileri ve onca kurnazlıkları fayda etmedi ve evren bildiğini okudu...
Evrenin en temel yasalarından biri, kendisini daha akıllı zanneden ‘ölümlülere’ kimin daha zeki olduğunu ustaca göstermektir...
Hayatta niyetinizi iyi tutun...
Evrene ve insanlığa katkı sağlayacak değerlerle dolu olsun niyetiniz...
Art niyet taşımayın...
Sonra yürüyün yaşam yolculuğunda...
Hayat sizi nereye götürürse...
Fırsatçı davranmayın...
Bırakın fırsatlar kendiliğinden size gelsinler...
Göreceksiniz ki çok keyifli bir yolculuk olacak, bu maceranız...
EŞCİNSEL EVLİLİKLERDE EVLAT EDİNME HAKKI...
Fransız senatosu da “Eşcinsel evliliklerde evlat edinme hakkını” kabul etti...
Eşcinseller arası evlilik tartışması başladığında, hayata “para” denklemiyle bakmadığımdan, uzun zaman kayıtsız kaldım...
Ne zaman ki bir dostum; “Sen hiç oralı olmuyorsun ama bir eşcinselin miras bırakma hakkı ne olacak?.. Onun bir çocuk büyüterek mirasını evladına bırakma hakkının önüne geçmek insan haklarına uygun olmaz ki?..” dedi, o zaman bende jeton düştü...
İnsanlık tamamen özgür, başka bir denkleme doğru gidiyor...
Kişisel tercihler, hayatı istediği şekilde yaşama özgürlüğü, başkalarına zarar vermedikçe dilediğince düşünme ve davranabilme özgürlüğü inanılmaz boyutlara ulaşıyor...
Bu noktada Türkiye’deki değişik etnisiteleri, dilleri, dinleri, mezhepleri, inançları, yaşam tarzlarını birleştirecek noktanın doğru yorumlanan bir “laiklik” olduğunu düşünüyorum...
Başkalarını ötekileştirmeyen, aşağılamayan, inançlarını, giyimlerini, kuşamlarını ve hayata bakışını sorgulamayan gerçek bir laiklik anlayışı devleti her türlü inancın uzlaşmaz çelişkilerinden, yorum farklılıklarından kurtarır...
Herkesin duygu, düşünce ve inancını kutsayan ve temelinde “bütünüyle demokratik bir yapıyı” kökleştiren bir anlayış “yeni barış sürecini kalıcı” yapabilir...
Bu nokta, “barış sürecinin bizzat kendisi kadar” önemlidir...

