11 dalda Oscar’a adayıydı Pi’nin Yaşamı...Oscar ödülleri dağıtılmadan önce görürsem, ödülleri izlemek daha keyifli olacak diye Pazar günü programımı iyice sıkıştırıp, Pi’nin Yaşamı’na bir yer açtım...Enver Gülşen; hayatımıza üç boyutlu filmlerin girişini, Sessiz Sinema’nın sona erişi, Siyah Beyaz filmlerin bitişiyle yayaşadığımız iki büyük kırılmadan sonraki üçüncü kırılma olduğu gerçeğini iyi tespit etmiş...Üç boyutlu filmler masalsı bir dünyaya götürüyorlar her izlediğimde beni...Üç boyutlu dünyadaki görüntüler pırıl pırıl ve muhteşem...Kendimi cennette zannettiğim bir mekandayım...Pi’nin berrak suların içindeki görüntülerini izlerken, balıklarla beraber yüzerken, yıldızlara bir avuç mesafesinde yakınken, gündüzü geceye, geceyi hayallere çevirirken...***Muhteşem bir görüntü ustalığı var Pi’nin Yaşamı filminin...En iyi görüntü dalındaki Oscar bu filme gitmezse nereye gider merak ediyorum...Filmin masalsı anlatımı, muhteşem görüntüleri, Bengal kaplanıyla okyanusun ortasında bir filikada hayat mücadelesi veren Hintli genç Pi‘nin hikayesindeki görsellikler öylesine etkileyiciydi ki, “Yönetmenin Tanrı’nın varlığını anlatmaya yönelik mistik ve ruhani mesajları” görsel metaforların arkasında kaldı...Hayat öyledir işte...Bir filmde, bir öyküde, bir haberde, bir mekanda “Birden fazla şeyi aynı önemde anlatmaya kalkışmayacaksınız...”***Ben Pi’nin Yaşamı filmine yeni gideceklerle ve Oscar ödül töreni sonrası yeniden izleyeceklere bir şeyler söyleyeyim...Filmde genç Pi‘nin aylar boyu filikida baş başa yaşam mücadelesi verdiği aç Bengal Kaplanı’nı kendi egosu olarak görün...Kaplanla destansı savaşını kendi egosuyla savaşı olarak hissedin...Tanrı’yla ve evrenle savaştığını zannederken, bir türlü başaramamasını, fırtına sonrası kaplanıyla yani egosuyla teslim olduktan sonra, yaşadıklarına dikkatkesilin... Gencin anlattığı ikinci öykü saf ve gerçektir...Birinci öykü ise, muhteşem bir film ve görsel bir şölen... Yönetmenin “Tanrı inancı”nı post-modern bir Tanrı anlayışıyla, tüm dinlerden ve inançlardan beslenerek vermeye çalıştığı bir gerçek...Fakat önemli değil...Evrenin sırları var bu filmde...Masalsı anlatımın ve Oscar’a aday olan görsel şölenin arkasına gizlenmiş olsa da, bu gerçek değişmiyor...Egonuzdan kurtulursanız kendinize de, Tanrı’ya da daha çok yaklaşıyorsunuz...Genç Pi’nin kaplandan kopma anına dikkat edin...Ne bir ses ne de bir nefes var o vedada...*****“İÇİMDE BİRBİRİNDEN FARKLI İKİ İNSAN VAR...”“İçimde birbirinden farklı iki insan var...” diyor Napoleon “kafası ile hareket eden insanla, kablbine göre hareket eden insan...”Kendisinin bir deha olmadığını, fakat çok çalışarak derin düşüncelere ulaştığını, bu nedenle diğer insanlardan farklı olarak durumu doğru değerlendirip, doğru sonuçlara ulaştığını belirtiyor...Sanılanın ve hakkında yazılanların aksine “Askeri plan yaparken korkak olduğunu” söylüyor 1809’da Roederer’le yaptığı konuşmada:- “Askeri planları yaparken, başa gelebilecek tehlikeleri gözümde büyütürüm... Sürekli heyecanlanırım, fakat etrafımdaki insanlara karşı sakin görünürüm...Doğum sancıları çeken bir kız gibiyimdir böyle zamanlarda...”***Karar verme sürecinde her şeyi ince eleyip sık dokuyan Napoloen karar verdikten sonra ise gözünü budaktan sakrınmadan yürür;- “Bir kere kararımı verdikten sonra, başarıya götürecek şeylerden başka ne varsa hepsini unuturum...”Dostluğa ise inanmaz...Gerçek dostların olmadığını düşünür...İktidarda olduğu için birçok yalancı dost bulunabileceğinin altını çizer...Bir sözü dün çok ilgimi çekti, üzerinde acı acı düşündürttü beni:- “İnsanlar rakamlara benzer...Durumlarına göre değer kazanırlar...”*****BEN YENİ DÖLLENMİŞTİM Kİ...Döllenme gerçekleşmiş annemin bedenine girmiştim Avrupa Topluluğu’na üyelik için başvurduğumuzda...Henüz dünyaya çıkmamıştım, fakat kürtaja karşı olanların dediğine göre, ben artık “öldürülmesi cinayet ve günah anlamına gelecek bir canlıydım...”Annemin karnından çıktım...Annemin göğsünden süt içtim...Emzik emdim...Emekledim...Yürüdüm...İlkokula gittim...Ortaokula gittim... Liseye gittim... Üniversiteye gittim...Berlin’e, Cambridge’e, Tokya’ya, eğitimlere gittim...Evlendim, boşandım...Aşklar yaşadım, hayal kırıklıkları, ayrılıklar, yeni aşklar, yeni sevgililer...Üç fiili darbe bir de post-modern darbe dediklerinden yaşadım...İki ünlü kadından üç ayrı çocuk sahibi oldum...Televizyoncu, gazeteci, yazar, kulüp yönetcisi falan filan bir sürü sıfat, bir sürü hayat...Ben bütün bu hayatları yaşadım, dipsiz bir külliyata eriştim...Döllenerek oluştuğum ve anamın karnında debelenerek dünyaya gelmeye çalıştığım sırada başvurduğumuz Avrupa’ya hala almadılar bizi...Şangay Beşlisi alternatif niyetine az gelir bunlara ya neyse...Başka gezegende alternatif ararım bana kalsa...*****SEVGİLİLER GÜNÜ YEMEĞİ...Asitane Restoran, Sevgililer Günü yemeği adı altında özel bir mönü hazırlayarak göndermiş...Omanlı Saray kayıtlarını inceleyerek, Helvahane Defteri’nden yararlanarak yapılan 14 Şubat Sevgililer Günü mönüsünü aktarıyorum:ÇORBAİskorpit balığı çorbası(1865)SOĞUK GİRİŞLERKaridye Pilakisi (XV. yüzyıl)Karides, havuç, soğan, sarmısak, sirkeli ve zeytinyağlı pilakiGerdaniyyeSebze ve baharatla lezzetlendirilmiş kuzu gerdan sarması... Siyah erik asidesiyle...Hums Lokması (1469)Kuş üzümü, çam fıstığı ve tarçınlı nohut ezmesiAntreler için şarap; Sultaniye-Emir (Kadeh)SICAK GİRİŞİstridye Külbastı (1469)ANA YEMEK SEÇENEKLERİPekmezli Ayva Dolması (1539)Zırhla kıyılmış kuzu ve dana kıyması, pirinç, baharlı bitkiler, çam fıstığı, kuş üzümü ve pekmezli fırında ayva dolmasıKadeh ŞiraveyaMahmudiye (1539) Bal, tarçın ve karanfil ile lezzetlendirilmiş Rezaki üzümü, kaysı ve bademli piliç yahnisi.Danei-sarı ile servis edilirKadeh NarianceTATLILARLevzime (1539)Badem helvasıZerde (1650)Bal ve safranlı tatlıKadeh MoskadoMönü’nün sonunda iki kişi üçer kadeh şarap dahil toplam fiyatın 190 lira olduğu söyleniyor...***Elbette Sevgililer Günü’nü Osmanlı Sarayı’nın 1469, 1539, 1650 yıllarına ait spesialitelerle girmek egzantrik bir yaklaşım...Bu yaklaşımla sevgilinizi ne kadar etkileyeceğinizi soruyorsanız, cevabından pek emin değilim...Bu tip yaklaşımlar “cool” bir sevgili yaklaşım şekli değil...Bana gelince, ben zaten artık Sevgililer Günü’nün yemek ağırlıklı kutlanmasını bütünüyle yanlış buluyorum...Sevgililer Günü’nde yemek bence olabildiğince hafif olmalı...Olmasa bile olur...İki kadeh kırmızı şarap, üstüne bir iki parça da siyah çikolata yeterlidir Sevgililer Günü mönüsü için...Yemeği değil, sevgilinizi ve aşkınızı hissetmek istiyorsanız...
Elbette bir Genelkurmay Başkanı, PKK terör örgütünün terörist militanı ya da yönetcisi gibi bir terörist değildir...Bunun konuşulması, tartışılması bile abestir...Başbakan’ın eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutukluluğunu hatırlatırken yaptığı çarpıcı benzetme çok haklı noktaları içinde barındırıyor...Bu noktayı tespit edelim ona vurgu yapalım...***Ancak daha da ileri gitme noktasındayız şimdi...Türkiye’de yıllardır ‘şiddet’ her kesimin karşısındakini hizaya getirmekteki “en önemli silahlarından birisidir...”Yaşadığımız sorunların temelinde “kendimiz gibi düşünmeyen insanları, grupları, görüşleri ve düşünceleri”, silaha dayalı şiddet yoluyla sigaya çekme dürtüsü var...Bugün yaşadığımız dünya, birbirimizin farklılıklarını kabul ettikçe, hepimizin daha mutlu ve rahat yaşayacağımız gerçeğini bize öğretiyor...Birbirlerinin farklılıklarından güç alan toplumlar, mucizevi başarılara imza atıyorlar...Başkalarını “ötekileştirmeyen ve yargılamayan insanlar”, kendi iç barışlarını ve huzurlarını bularak yaşıyorlar...Başkalarını ötekileştirmediğimizde, yargılamadığımızda, nasıl olmaları gerektiğini anlatmaya kalkmadığımızda, “onlardan önce biz mutlu oluyoruz...”Bizim huzurumuz ve mutluluğumuz, ancak başkalarına huzur verdiğimiz ölçüde sağlanıyor...***Bu evrenin artık günümüzde iyice deşifre olmaya başlayan bir yasası...Silahla ya da başka güç kullanarak, kimlerin hayatını zorla değiştirmeye kalkarsak, bu gönderdiğimiz enerji dönüp dolaşıp bizi kendi silahımızla vuruyor...Yaptığımız hiçbir şey yanımıza kar kalmıyor,...Kimsenin yaptıklarının yanına kar kalmadığı gibi...Kime şiddet uygularsak sonunda biz şiddete maruz kalıyoruz...Kime zor kullanırsak sonunda biz zora mahkum oluyoruz...Kime zorla bir şey yaparsak, sonunda biz zorla bir şeye yapmaya zorunlu bırakılıyoruz...Bunu bize yapan başka insanlar değil, evrinden dolaşan enerjinin dinamik gerçeği...***Türkiye, birbirini ötekileştirmekten, silahla bir başkasının kafasını ezmekten, başkalarını öldürmekten, insanları zorla değiştirmeye çalışmaktan çok çekti...Şimdi Kürt meselesinden, silahlı ve silahsız kuvvetlere, Alevi Sünni ayrımından, inançlı inançsız bölünmesine, laik şeriatçı tartışmalarından, Cumhuriyetçi-Muhafazakar ikilemine kadar her alanda, karşısındakine saygı duyma ve onu yok etmeme anlayışına sahip olma noktasındayız... Eğer böyle yaparsak, farklılıklardan güç alacağız...Birbirimizi kabul ettiğimiz sürece, kendimizin de kabul gördüğünü fark edeceğiz...Karşıtımızı ötekileştirmedikçe, kendimizin de ötekileştirilmediğini kavrayacağız...Bizim zıttımız görünene şiddet kullanmadıkça, bize de şiddet kullanılmayacağını anlayacağız...Kendi barışımızın kendi ellerimizde ve kendi içimizde yaşadığını hissedeceğiz...Şimdi bu bakışın, toplumsal, felsefi ve siyasi zeminini hazırlama zamanıdır...*****AŞK HAYATIMDAKİ KIRILMALARIM...Aşkta bana ilk kırılmayı kim ve nasıl yaşattı?..Ya ben ilk kırılmayı kime nasıl yaşattım?..Aş hayatıma kırarak mı başladım, kırılarak mı?..Bir süre sonra aşkta yaşadığım kırılmalar mı kırmaları tetikledi, yoksa kırmalarım mı kırılmalara yol açtı?..Tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan?..***Ya da bunların hiçbiri değildi de, her seferinde iyi gitmeyen bir şeyler mi “kalbimin şekline uygun düşmüyordu?..”Kalbimde mi sorun vardı, kalbimde sorun yoktu da başkaları mı sorundu?..Ne arıyordum da bulamıyordum?..Ya da neyi buluyordum da tatmin olmuyordum?..Dün bir ara gözüm “Mezuniyet Balosu” filmine takıldı...Lise aşklarını anlatan filmleri çok severim...Kendi ilk gençlik yıllarımın ilk kırılmalarına giderim...Aşkı ilk yaşadığım, ilk yaşadığımı zannedip de yaşayamadığım anların oluşturduğu müktesebatımın ilk günlerindeki duygusal tahtaravallime biner, bir süre sallanırım...***Aslında farkındayım ki, her yaşadığım aşk beni bir miktar daha kendime yaklaştırıyor...Her aşkta kendimle ilgili yeni bir şeyleri fark ediyorum...Her yaşadığım aşk, kendime ayna oluyor...Her aşkta kendimle ilgili yeni şeyler öğreniyor, kendimi daha fazla tanıyorum...Aşık olduğunuz kişi, size kendinizi ayna olarak tutan kişidir...Size sizi anlatır o kişi...Zaaflarınızı, obsesyonlarınızı, tutkularınızı, sevgilerinizi, kıskançlıklarınızı, yönetme arzunuzu, yönetilme dürtünüzü...Her aşk size kendinizi anlatan bir aynadır...Eğer onu görürseniz, kendinize bir adım daha yaklaşırsınız...Göremezseniz, karşınızdakini suçlarsınız...Aşk aynanızda göremediğiniz her basit gerçek, size bir ağıt ve şarkı olarak geri döner...Şarkılarla ve ağıtlarla yaşarken, karşınızdakini suçlarsınız...O şarkılarla rahatlarsınız...Bazen şarkıcılara da aşık olur, rahatladığınız şarkılara ek olarak, şarkıların şarkıcılarına da aşık olarak, ağıtlarınızı, şarkılarınızı ve şizofreninizi katmerlersiniz...Aşık olduğum şarkıların, aşık olduğum şarkıcılarının, o şarkılara verdikleri anlamın, benim verdiğim anlamlardan değersiz olduğunu fark ettiğimde, bir daha şarkılara aşık olsam da şarkıcılara aşık olmamam gerektiğini anlamıştım...Bu uzun ve dolambaçlı cümleyi kasten kurdum...Keyifli bir Pazar bulmacası niyetine...Mezuniyet Balosu’na gelince...Gitmemiştim galiba...Sanki gitmek içimden gelmemişti...*****DÜNYANIN EN LEZZETLİ VE EN LEZZETSİZ YEMEĞİ...Yaşlı kabile şefi, kendisinden sonra kabilenin başına geçecek şef adayının ne kadar bilge olduğunu anlamak istiyordu...Bunun üzerine her şef adayının iki çeşit yemek yapmasına karar verdi...Birinci yemek dünyanın en güzel ve en lezzetli, ikinci yemek de en kötü ve tatsız yemeği olmalıydı...Beklenen günde genç bir şef adayı, yaşlı şefe çok iyi pişirilmiş harika derecede lezzetli bir dana dil yemeği yaptı... Çeşitli sebzelerle süslenmiş yemek gerçekten çok lezzetliydi...***Ertesi gün genç şef adayı yaşlı şefin önüne en kötü ve lezzetsiz yemeği getirecekti...Fakat genç şef adayı ertesi günü, yaşlı şefin önüne bir önceki günle tıpatıp aynı yemeği koydu...Yaşlı şef;- “Dün en lezzetli yemeğin diye bu yemeği sunmuştun... Şimdi en lezzetsiz yemek olarak aynı yemeği sunuyorsun... Günleri mi şaşırdın?..”- “Hayır...” dedi genç şef adayı:- “Dünyanın en lezzetli şeyi ‘dil’dir... Çünkü hakikatı dile getirip, insanların iyiliği bulmasına yardım eder... Doğru sözler başka insanları doğru yola yöneltir... Onları cesaretlendirir...Dil sevgi ve ahenk sözcükleriyle bütün kabilemizi bir arada tutar...Fakat ‘dil’ dünyanın en tatlı şeyi olabildiği gibi en kötü şeyi de olabilir... Yalan ve öfke saçan diller, insanları kırar, onları yanlışa yöneltir...Dilin söylediği yalanlarla bir toplum içten içe çürüyebilir, bölünür...Dil aynı zamanda tüm silahlardan daha tehlikeli bir biçimde bütün kabilemizi felakete sürükleyebilir...Onun için en ‘muhteşem’ yemeğimde de, en ‘kötü’ yemeğimde de size ‘dil yemeğini’ servis ettim!..”
Onun ölümü benim meslek yaşamımın başlangıcıdır...1 Şubat 1979’da öldürüldüğünde Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda birinci sınıf öğrencisiydim...Abdi İpekçi öldürüldüğü gün, gençlik heyecanıyla okulu bitirmeden faal gazeteciliğe başlamaya karar vermiştim...Milliyet evimize giren gazeteydi ve Abdi İpekçi’nin CHP-AP koalisyonu isteyen geniş tabanlı hükümet önerileri, “sağduyunun sesi” gibiydi...Böylece Milliyetçi Cephe Hükümeti rafa kalkacak, Türkiye cepheler yerine sağ ve sol iki büyük partinin geniş tabanlı koalisyonuyla belki de bir uzlaşı dönemine girecekti...***O zamanlar Abdi İpekçi’nin bizzat bu koalisyonu savunduğu için öldürüldüğünü bilemezdim...12 Eylül darbesi geldiğinde “en fazla şikayet edilen şeyin Türkiye’nin cepheleşmesi olduğu, terörün ve anarşinin bundan beslendiği söylenecekti...”Belli ki Abdi İpekçi’nin ısrarla önerdiği CHP-AP koalisyonu gerçekleşse, “12 Eylül darbesi gerçekleşemeyecekti...”Çünkü darbe, gerçekleşebilmek için esasen cepheleşmiş bir Türkiye’nin olmasını arzuluyordu... Yani MC hükümetinin iktidarda kalmasını...Yani CHP ile AP’nin Abdi İpekçi’nin uğraştığı gibi uzlaşmamasını...Yani Türkiye’nin “savaşa” devam etmesini...***Abdi İpekçi’nin tetikçisi Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılışı, korunuşu, perde arkasındaki tezgahın ortaya çıkartılamaması hep bu nedenleydi...Bunları kafadan atmıyordum...Darbeleri Araştırnma Komisyonu, Abdi İpekçi’nin 12 Eylül darbesine zemin hazırlamak için öldürüldüğünü açıkça söyledi, oradan referans alıyorum...Benim gazetecilik hayatım okulun birinci sınıfında onun öldürülmesiyle başladı...Sonra bir başka Genel Yayın Yönetmenim Çetin Emeç öldürüldü...Hocam Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi, Uğur Mumcu gibi bir ustanın katledilmesi sanırım hep gizli karanlık ellerin “kamuoyunu hazırlama planları için” yürürlüğe sokuldu...Darbelere giden yolların “karanlık noktaları” aydınlanmazsa, usta gazetecilerin hepsi boşuna ölmüş olacaklar...Demokrasi gazetecilerin neden öldüklerinin arkasındaki cinayetlerin gizli ellerinin bulunmasıyla yeşerecek ancak...*****PKK SORUNU BİTMELİ...Abdi İpekçi’nin öldürülme nedeni anlaşılmaya başladığından beri, “Milliyetçi Cephe ve karşısındaki solcu, cumhuriyetçi ve devrimci cephe” ayrımlarının Türkiye’yi darbelere götürdüğü iyice ortaya çıktı...PKK meselesi ve terörü onun için mutlaka sona ermeli...Bu terör halkı ikiye bölme potansiyeli taşıdığından Türkiye üzerinde oynanan bütün kanlı ve kirli oyunların zeminini oluşturuyor...***İmralı’nın bu olayın bir sonu olmadığını görmeye başladığını söyledi dün Tayyip Erdoğan... Hala çok dikkatli ve hiçbir provokasyona meydan vermeyecek biçimde davranmamız gereken günlerden geçiyoruz...Terörün bitmesi bizden başka kimin çıkarına olursa olsun, herkes bilsin ki öncelikle bu savaşın bitmesi Türkiye’nin çıkarınadır...Kanlı ve kirli oyunlar, terör biter veya izole edilirse taca çıkar...Her şeyiyle, barışın arkasında durmamız gereken günlerden geçiyoruz...Bölünmeden esenliğe kavuşmak için... *****PARANIN SESİ...Bir gün New York’ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar...Gruptan biri Kızılderili’dir...Yolda yürürken, insan kalabalığı siren sesleri, yoldaki iş makinelerininin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek, cırcır böceğini aramaya başlar...Arkadaşları bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder...***Aralarında bir tanesi inanmasa da onunla birlikte cırcır böceğini aramaya başlar...Kızılderili yolun karşı tarafına doğru yürür...Arkadaşı onu takip eder...Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin içinde gerçekten birk cırcır böceği bulurlar...Arkadaşı hayretler içindedir:- “Senin insanüstü güçlerin var...” der... “Bu sesin nasıl duydun?..”Kızılderili;- “Bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yok...” cevabını verir ve arkadaşına kendisini takip etmesini söyler...***Caddeye çıkıp kaldırıma geçerler...Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırıma yuvarlar...Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakar...Hepsi ani bir refleksle ellerini ceplerine götürerek, paranın kendi ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol ederler...Kızılderili arkadaşına döner:- “Gördün mü” der, “Önemli olan, nelere değer verdiğin, neleri önemsediğindir... Verdiğin öneme göre, duyar, görür ve hissedersin...”***Hayatta meydana gelen şeylerin herkes için aynı anlamlar taşıdığını zannetmeyi bırakalı çok oldu...Gerçek herkes aynı olayı kendi kodlamalarına göre okur...O kodlara göre, değerlendirir, üzülür veya sevinir...Önem verdiğini görür, önem vermediğini apaçık orada duruyor olmasına rağmen görmez...Yaşamda mutlu olanlar, değerli olan şeyleri görebilenlerdir...Çevrenizde değerli olan şeyleri görebilmeye ve fark edebilmeye başlarsanız, hırslarınızdan, ihtiraslarınızdan, egonuzun başkalarını tahakküm altına almaya yönelik saldırılarından kurtulur, ruhunuzun isteklerine kulak kabartarak mutlu ve mesut yaşarsanız...Öyküye baktığımızda, sesi duyulan madeni paranın kendi cebinden düşüp düşmediğini kontrol eden onca kişinin bütün duyu organları paranın sesine fikslenmiş görünüyor...Onun için madeni bir paranın düştüğündeki sesi bile herkesi alarma geçiriyor...Cırcır böceğinden vazgeçtik, o sırada o kişilerin büyük çoğunluğu bir çocuğun, ihtiacı olan bir kadının ya da bir yoksulun sesini o hengamede duyamadıklarını söyleyeceklerdir...Duyamadıkları şeyler kendi beyinlerinde “önemsiz gördükleri” şeylerdir...İçinde önemli hissettiği her şeyi insan görür ve duyar...“Olayları değiştirmeye çalışmayın... Algınızı değiştirin...” dememiz bundandır...*****SEVGİLİLER İÇİN ŞUBAT VE AŞK...Şubat geldi nihayet...Dört bir yandan Sevgililer Günü mesajları gönderilmeye başlandı...Hediyeler, oteller, mekanlar, etkinlikler...Kapitalist üretim biçiminin, Sevgililer Günü’nü bahane ederek yeni mallar, yeni ürünler satmak amacıyla karına kar katabilmek için kullandığı bir gün 14 Şubat...Fakat böyle olması, bütün bir ayın sevgiyle ve aşk gündemiyle geçmesinin yanlış olduğunu göstermez...Şubat’ın gelmesinden ve aşkın konuşulmaya başlanmasından mutluyum ben... Hoş geldin Aşk Ayı...
Beşyüz milyon dolarlık bir şirketin sahibi 60 yaşını kutlayan, hala yakışıklı ve diri sayılacak bir adam...Muhteşem bir evi, iki yetişkin çocuğu, torunları ve yıllarca hayatı onunla paylaşmış bir eşi var...60. yaşgününü muhteşem tablonun ortasında ailesinin hazırladığı pastadaki mumları üfleyerek, “hayattaki en büyük yatırımım olan ailemin şerefine” deyip kutluyor...Böyle filmlerde genellikle, dışardan oluşan bir etki, hayatı karartır, gerilime sürükler, zincirleme olayları başlatır...Arbitrage-Entrika’da öyle değil...Hayatın dramı hayatın muhteşemliğinin bizzat içinden çıkıyor...Yavaş yavaş, gerçek hayatta olduğu gibi “dışardaki güzel tablonun içindeki rahatsızlık verici kılçıkları” izlemeye başlıyoruz...60 yaşındaki yakışıklı ve diri kalmaya çalışan genç ihtiyarın hayatında “tutkulu bir aşk yaşadığı genç ressam bir sevgilisi var...”Cinselliği onunla yaşıyor...Onu hayatının gençlik aşısı olarak görüyor...Ressam kadının iş ve özel hayattaki isteklerini karşılamak için ağır bir manevi yükün altında her şeye yetişmeye çalışıyor...***Muhteşem aile tablosundaki ilk kırılma zengin ve yakışıklı işadamının hayatındaki ikinci kadın...Ancak bir başka kırılmanın daha olduğunu görüyoruz kısa bir süre sonra...Zamanında 100 milyon dolarlık bir yatırımı bloke olup zarara dönünce, dev şirketin rakamlarında sahtekarlık suçuyla yargılanabileceği bir oynama yapıyor...Zengin ve yakışıklı işadamının kağıttan bir kulesi var...Çok sağlam ve yıkılmaz gözüküyor...Oysa iki darbeyle, hayatta hiçbir şeyi kalmayabilir...***Tutkulu ilişkinin gerektirdiği aşkı rahat yaşayamamanın yarattığı kavgalardan birinin sonunda, başbaşa kısa bir romantik kaçamak yapmak üzere gecenin bir vakti yola çıkıyorlar...Arabayı kullanırken zaman zaman gözleri kapanan kahraman (Richard Gere) o sırada bir kaza yapıyor...Ve hayatın soğuk yüzü o anda iyice görünmeye başlıyor...İnsanın hayatta ‘dibi’ gördüğü anlar vardır...Kaza tam anlamıyla öyle bir an adam için... Öyle bir gerilim ki; 500-600 milyon dolarlık şirketin sahibi, yaşadığı kaza felaketini bile sollayacak olaylara, hapislerden iflaslara, ailesinden evine kadar her şeyini kaybedebileceği noktasına düşmesine ramak kalıyor...***Arbitrage (Entrika) filmi tempoyu hiç düşürmeyen bir gerilimle hayatta her şeyinin olduğunu zanneden ve ‘artık bana bir şey olmaz’ diyen insanlara, bir anda neler olabileceğinin ibretlik bir öyküsü sanki...Filmin nasıl devam ettiğini ve sonunda adamın elinde ne kaldığını anlatmayacağım...Filmi izleyecek olanların zevkine limon sıkmayayım...Fakat şu kadarını söylemeliyim...Hayatta yalnız kaldığınız anlar vardır...Her şeyin teker teker üstünüze yıkıldığını yaşadığınız anlar...En yakınlarınız bile yoktur hatta belki karşınızdadır o sırada...Önceleri onlar yanınızda mıydılar yoksa yoklardı da, siz mi öyle zannetmiştiniz onu sorgularsınız... Benim 500-600 milyon dolarlık şirketim yok...Filmde kahramanın sahip olduğu şeylere sahip değilim...Hayatım da onunki gibi bir hayat değil...Fakat mesele onun gibi bir hayat yaşamak değil...Yaşamda her şeyi kaybetmeye ramak kaldığı “an”ları iyi bilebilmek...Birden fazla kez yaşadım, kim bilir belki de ondan filmde çok gerildim...***Hayatın en soğuk yüzünün film kahramanının yüzüne arka arkaya çarptığı anları izlerken, yaşam aslında sizin tahammül sınırınızı test ediyor...Nefesiniz kesilir gibiyse, filmin kahramanıyla özdeşleşmekten vazgeçin...Yaşadıkları o kadar gerçek ve gerçekler o kadar acımasız ki...Rahatlama mı?..Hayır rahatlayamadan çıkacaksınız filmden...Hayat da öyledir çünkü...Hiçbir zaman tam rahatlatmamıza izin vermeyecektir...Hiçbirimizin!.. *****HAKARETLERE ALDIRIŞ ETMEMEYİ BİLEN KİŞİ...Bir zamanlar bir delikanlı bir bilgeye talebe olmak istedi...-”Bana öğrenci olmak zordur...” dedi bilge...“Korkarım sen bunu başaramazsın...” Fakat genç kararlıydı...Kendisinden ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyledi...Bilge de ona manevi yoldaki ilk görevini verdi:-”Bir yıl boyunca, seni kim kızdırmaya çalışırsa ona bir lira vereceksin...”***Genç denileni yaptı ve tam bir yıl boyunca kendisini öfkelendirmeye çalışan insanlara para verdi...Bir yılın sonunda genç bilgeye geldi ve bundan sonra kendisine verilecek vazifeye hazır olduğunu bildirdi...-”Önce şehre git ve bana biraz yiyecek al...” dedi bilge...Genç yanından ayrılır ayrılmaz, bilge dilenci kıyafetine bürünüp, sadece kendisinin bildiği kısa bir yoldan gençten önce şehre ulaştı...***Gencin geçeceği yola oturdu, onu beklemeye başladı...Bir süre sonra genç göründü...Tam yanından geçerken, dilenci görünümündeki bilge ona hakaret etmeye başladı...Başkalarının duyacağı kadar yüksek sesle, onun ne kadar aptal göründüğünü söyledi...Fakat gençte hiçbir öfke işareti yoktu...Tam aksine,-”Ne kadar harika...” diye karşılık verdi genç sakin bir şekilde...-”Tam bir yıl bana hakaret eden herkese para ödemek zorunda kaldım... Şimdi tek kuruş ödemek zorunda değilim...”Bunun üzerine bilge üzerindeki dilenci kıyafetini çıkardı ve gence dönerek şöyle dedi.-”Başkalarının ne dediğine aldırış etmemeyi başaran bir kişi bilgelik yoluna adım atmış demektir...”*****İMRALI GÖRÜŞMELERİ PROFESYONEL ORDUYA GEÇİŞİ SAĞLIYOR...“Hakkari ve Ağrı’da görev yapacak erlere 3000 lira...Ardahan, Bitlis, Bingöl, Erzincan, Erzurum, Muş, Iğdır, Van, Kars, Tunceli’de görev yapacaklara da 1600-1700 lira maaş ödenecek...Bu uygulamayla profesyonel orduya geçişte ilk adım atılıyor...”Haberi gördüğümde, iki hafta önce güvenilir bir haber kaynağımın kulağıma fısıldadığı sözler aklıma geldi:-”İmralı’yla görüşmeler...” diyordu haber kaynağım; “Esasen Güneydoğu’da gençlerin dağa çıkışını engelleyecek... Şu anda dağdaki PKK militanları meselesi bir yana... Esas olan İmralı’nın talimatlarıyla dağa çıkışın durması...Bu çıkış dururken, bir taraftan da profesyonel orduya geçilecek...Yani vatan görevi yapmak üzere askere alınan Mehmetçik’in akan kanı duracak... O bölgede profesyonel ordu ve asker görev yapacak... Böylece terörün halkı direkt etkilemesinin önüne geçilecek...”***Güvenilir kaynağım devam ediyordu konuşmaya:-”Elbette akan kanın bütünüyle durmasını herkes arzu eder... Fakat bütünüyle durmasa da, bundan sonra dağa çıkışı durdurursanız, zaten terörün ivmesini aşağı çekersiniz... Olayı bir de profesyonel orduyla takviye ederseniz, “terörün halkla bütünleşmesinin” önüne geçerseniz... Amaç da budur...”Muhatabım Apo’nun, bölgedeki gençler üzerindeki etkisini söylüyordu...-”Bu etkinin bitmesi, bundan böyle dağa çıkışları asgariye indirecektir... PKK’nın şu anda dağdaki militanları neyi ne kadar dinlerler onu kimse bilemez... Fakat dağa çıkacaklar için Apo bir işarettir...”
- “15 yaşından beri günde iki paket... Yatılı okul alışkanlığı...” dedi karşımda oturan güzel ve eğitimli kadın...Sigara içmiyor, sigaraya benzeyen aletlerle sigara içiyormuş gibi duman üflüyordu...Uzum zamandır sigarayı bırakmaya çalışıyordu...Henüz tam başardığı söylenemezdi...Değişik desteklerle nikotini azar azar eksiltecek ve arkasından sigaradan kurtulacaktı...Öyle umuyordu...***- “Sigara içmemizin nedeni, bilinç üstümüzün bilinçaltımıza söz geçirememesidir...” dedim... Dikkatle baktı...Söylediklerim ilgisini çekmişti...- “Biz aslında bütün hareketlerimizi bilinçaltı dürtülerimizle yaparız... Bilinç üstümüz, yaptığımız hareket ve davranışları rasyonelmişçesine kamufle etmeye çalışır...”Uzun zamandır düşündüğüm bir olaydı, bilinçaltımızla, bilinç üstümüz arasındaki bu ilginç ilişki...Bir sürü kabul edilmez bulunan davranışları bilinçaltı kodlarımızla yapıyorduk...Bu anlamda bilincimiz; bilinçaltımıza hiçbir türlü söz geçiremiyordu...Peki bilinçaltımıza söz geçiremeyen bilincimiz ne işe yarıyordu?..- “Bilincimiz ancak bilinçaltımızın istemeden yaptığı davranışlara, kulp buluyor, rasyonel gerekçelerle izahatını yapmaya çalışıyordu... Mesela sigarayı bilinçaltı dürtülerle içiyorduk... Sorduklarında ‘ben sigaradan zevk alıyorum’ gibi rasyonel cevaplar vermeye çalışıyorduk... Oysa gerçek bu değildi...”Bunları anlattım...- “Ne yapmam lazım sigarayı bırakmak için o zaman?..” diye sordu... - “Bilinçaltı üzerine çalışmalısın... Sigaranın senin gibi sofistike bir kadının yaşam tarzına uygun düşmediğini bilinçaltına işlemelisin...” cevabını verdim...***Başımdan geçen bir olayı anlattım ona...Yıllar önce Milano’ya gitmiştim...Yanımda bir kız arkadaşım vardı...Milano sofistike hayat tarzının egemen olduğu, kadın ve erkek giyiminde muhteşem bir ambiyansın ve zevkin egemen olduğu bir kentti...Spor yapmış, şehri dolaşmış, buhar banyosunda ter atmış, giyinip kuşanıp Milano’nun en güzel restoranlarından birine akşam yemeğine gitmiştim...Uzun kadehlerde kırmızı şaraplar gelmişti...Antipasti İtalyan tabaklarıyla iştah açıcı spesialiteler masayı süslemişti...Her şey mükemmel görünüyordu...Küçük, sempatik, ancak pahalı bir İtalyan restoranıydı...***Ortamın güzelliği, yemeklerin lezzeti, mum ışığının romantizmi beni dayanılmaz biçimde sigara içme arzusuna yöneltmişti...O sıralar sigara içen ve berbat bir tiryakiydim...Öylesine bir ortamda sigara istemenin öylesine doğal olduğunu sanıyordum ki; şef garsona “Herhalde bir sigara tüttürmeme ses çıkarmazsınız...” gibisinden bir şeyler söyledim...İçtiğim kırmızı şarap pahalıydı ve şarabın fiyatına güvenerek, bir sigarayı benden esirgemeyeceklerini düşünüyordum...Şef;- “Dükkanımızda sigara mümkün değil...” dedi...Sanki o bunu söylememiş gibi, ben devam ettim sormaya;- “Ne öneriyorsunuz?..”Kenarda köşede bir masayı açıp, bizi oraya alacağını sanıyordum...Öyle yapmadı şef garson...Bana nazikçe cam kapının dışarısını gösterdi...- “Dışarıda içebilirsiniz, sinyor...”Şaka gibi geldi söyledikleri...Dışarıda ayaz vardı ve restoranda masalar yemek yemeğe devam ediyodu...O ayazda, masadaki hanımefendiyi bırakıp tek başına ayazda donarak herkesin bakışları altında sigara içmek, tek ayakla cezaya çekilmekle eşdeğerdi...İlkokul ikinci sınıfta tek ayakla cezaya çekildiğim öğleden sonrası aklıma geldi...Utancımdan yerin dibine girmiştim...Diğer yandan sigara içmezsem, ciğerlerim o dumanla temas etmezse öleceğimi düşünüyordum...Dışarı çıktım, ciğerlerimin talebini kesmek için üç beş nefes çektim ve sigarayı söndürüp yerime döndüm...Bütün masaların bana baktığını hissediyordum...Utanmıştım ve düştüğüm durumu kendime yakıştıramıyordum...Oysa Kolej’de sigara içerken, içmeyenleri aşağılar, onları ‘adamdan saymama’ yoluna giderdim...Şimdi sofistike insanların arasında, kendimi berbat hissediyordum...O geceden birkaç ay sonra, sigarayı bıraktım...Bir daha içmemek üzere...*****TUTUKLULUK MESELESİ VE BAŞBAKAN...Sanıyorum tutukluluk meselesiyle ilgili söylenebilecek şeyleri artık söyledi Başbakan...Üçüncü Yargı Paketi’ni hüküm kesinleşmeden tutukluluk halini kaldırmak amacıyla çıkarttıklarını söyledi...Adli kontrol sistemini bunun için getirdiklerini belirtti...Hakimler ‘yeni duruma uygun davransınlar’ dedi...Askerler “Subay ve astsubaylarının tutukluluk durumlarının, ordunun moralini bozduğunu söylüyorlar... Haklılar...” diye konuştu...***Bu konuşma daha önce yapılabilirdi...Fakat ne olursa olsun bugün yapılması önemlidir...Türkiye’nin normalleşmesinde, demokratik ve barışçı bir ortamın yeniden tesis edilmesinde, önümüze bakıp bölgede büyük ve güçlü Türkiye’yi kurmamızda bu sözlerin sonuçlarının yerine getirilmesi büyük önem taşıyor...Bir Başbakan daha fazlasını söylerse “yargıya açıktan müdahale etmiş olur...”Bu kadarı fazlasıyla yeterlidir...Yürütmenin başı, yasayı neden çıkarttıklarını söylüyor...Yargının bağımsızlığı yasamaya, yürütmeye ve diğer güçlere karşıdır...Ancak yargı yasaların ruhuna karşı bir bağımsızlık anlayışı gütmez...Yasalara karşı bağımsızlık olmaz, olmamalı...*****ZİNA YAPAN KADIN...İsa’nın hoşgörüsünden rahatsız olan zamanın en dogmatik ve yobaz Yahudilerinden olan Ferisiler, bir yolunu bulup İsa’yı küçük düşürmeye çalışıyorlardı...Bir gün aradıkları fırsat ellerine geçti...Zina yapan bir kadını İsa’nın huzuruna getirdiler ve;- “Ey İsa... Tevrat’a göre bu kadının cezası nedir?..” diye sordular...Amaçları İsa’yı acımasız göstererek halkın gözünden düşürmekti...İsa da;- “Siz de biliyorsunuz ki Tevrat’a göre zina yapan kadının cezası, boynuna kadar toprağa gömülerek, taşlanmaktır...” dedi...Bunun üzerine Ferisiler;- “Doğru söylüyorsun Ey İsa... Haydi öyleyse şimdi bu cezayı uygulayalım...” diye direttiler...İsa başka yapacak bir şeyinin olmadığını gördü...- “Peki...” dedi; “Kadını getirin... Boynuna kadar toprağa gömün...”***Ferisiler hemen denileni yaptılar veİsa’yı komut vermesi için beklemeye başladılar...- “Şimdi...” dedi İsa; “Ellerinize birer taş alın...”Herkes söyleneni yaptı...- “Şimdi içinizden hiç günah işlememiş bir kişi, ilk taşı atsın...”Kalabalık soru karşısında şaşırmıştı...Herkes birbirine bakıyordu...Bir süre geçti, taşı zina yapan kadına atacak kimse çıkmadı aralarından...Bir zaman daha geçti...Kalabalıktan herhangi bir hareket gelmiyordu... Nihayet meydanda toplanan insanlar, teker teker taşları yere bırakmaya başladılar...Herkes usulca elindeki taşı yere bırakıyor ve arkasını dönüp uzaklaşıyordu...Sonunda meydanda boynuna kadar toprağa gömülü olan kadınla, İsa’dan başka kimsecikler kalmadı...İsa kadını gömülü olduğu çukurdan çıkardı...Üzerindekilerle üstünü örttü...Onu evine gönderdi...Kadın taşlanarak öldürülmekten kurtulmuştu...
Önceleri dalga geçiyorlar herhalde dedim...“Fatih Terim’le Şampiyonlar Ligi’nde tur atlamışken neyin nesi bir söylentidir bu?..”Sneijder, Galatasaray’a transfer oluyor...Kulaklara fısıldanan şu:- “Sneijder, Jose Morinho’yla konuştu... Morinho ‘git Galatasaray’a’ dedi, senin için iyi olur... Sneijder Galatasaray’ın teklifini kabul etti...”Drogba, Galatasaray’a evet dedi...Menajerlerden kulaklara fısıldanan yine şu:- “Drogba, Jose Morinho’yu aradı... Galatasaray’dan teklif var diye... Morinho ‘hiç durma kabul et’ dedi... Drogba bunu duyunca Galatasaray’a ‘evet’ dedi...” Pardon benim anlayışım mı kıt acaba?..Jose Morinho, Galatasaray’ın nesi oluyor da, gelen geçen Galatasaray’a gelmeden Jose Morinho’yu arayıp fikrini soruyor...Jose Morinho da, sanki Galatasaray’da bir görevi varmış ya da olacakmış gibi, “Hiç durma git...” diyor...***Galatasaray’ın başında bir teknik direktör var...Bu teknik direktör, öyle böyle bir teknik direktör değil, UEFA Kupası kazanmış, dünya çapında kariyeri olan bir teknik direktör...Milan’ı çalıştırmış, Fiorentina’ya çalıştırmış, hocası olduğu Türk Milli Takımı’nı Avrupa üçüncüsü, antrene ettiği Galatasaray’ı UEFA Şampiyonu yapmış bir teknik direktör...Siz bu kariyerde olsanız ve size gelecek her futbolcu gidip bir başka teknik direktörden görüş adı altında ‘icazet’ alsa ne düşünürsünüz?..Jose Morinho’nun takımı Real Madrid, İspanyol La Liga’da lider Barcelona’nın tam 15 puan gerisinde nal topluyor...Atletico Madrid bile Real’in 4 puan ilerisinde ikinci sırada...Elbette Jose Morinho gibi bir dehanın futbol kariyerini ve dehasını tartışmıyorum...Fakat siz olsanız Real Madrid ezeli rakibi Barcelona’nın 15 puan gerisine düşmüş görünürken, Galatasaray’a gelen star futbolcuların onun Hoca’sından görüş almasını normal bulur musunuz?..***Elbette bir de Başkan’ın söylediği belirtilen şöyle bir söz var son günlerde hatırlarda kalan...- “Sneijder’i Fatih Terim istemiyor” laflarına Başkan Ünal Aysal’ın şöyle cevap verdiği belirtilmişti:- “Gerekirse Sneijder’i de alırız, onu oynatacak Hoca’yı da...”Televizyonlara canlı bağlanan menajerlere bakıyorum, hep bir kinaye var sözlerinde...Sanki herkes bir şeyler söyleyecek ama yutkunuyor...Neler dönüyor Allah aşkına?..Yoksa Fatih Terim’in “Ben başarısızlık halinde camiaların karıştığını zannederdim... Bunca başarıdan sonra da demek karışabiliyormuş...” sözlerinin altında başka şeyler mi yatmakta acaba?..*****SABAH ERKEN KALKMAK...“Erken kalkmak kendinize verebileceğiniz bir armağandır...Erken kalkma alışkanlığı gibi hayatı değiştirebilecek güce sahip, sadece birkaç öğreti bulunur...Sabahın ilk saatlerinin çok özel bir tarafı vardır...Zaman sanki yavaşlamış gibidir...Hava yoğun bir huzurla doludur...‘Saat Beş Kulübü’ne’ katılmak, günün üzerinizdeki kontrolünü ele alıp, size gününüzü kontrol etme gücü verir...‘Yatak savaşı’nı kazanmak, size günün en önemli zaman diliminde, en azından sessiz bir saat kazandıracaktır...Eğer akıllıca kullanırsanız günün geri kalan kısmı olağanüstü bir hal alacaktır...Robin Sharma...”***Hep şunu soruyorlar bana:- “Hayatında ne değişti de, bunca kilo gitti... Tamamen farklı bir hayat mı geldi?..”- “Esasen tek bir şey değişti...” diyorum... “Gece yaşardım... Şimdi sabah erken yaşamaya başlıyorum... Gecenin yerini sabahın ilk ışıkları aldı...”Bunu ilk söylediğimde, kimse fazla bir şey anlamıyor...Oysa sabah günün ilk ışıklarıyla başlamak, bilinçaltınızda güne geç başlamanın yarattığı suçluluk duygusunu ortadan kaldırıyor...Saat 12’de güne başladığınızda, zaten güne 2-0 yenik başlıyorsunuz...Suçluluk duygusu sizi esir alıyor...Diğer insanların güne çoktan başladığını, hatırı sayılır bir mesafe kat ettiğini biliyorsunuz...Herkes sabah güne başlamış onu yarılamışken, hayata başlıyor olmak zaten bizi derinden rahatsız ediyor...***Üstelik hayata öğle saatlerinde başladığınızda, “güne spor yaparak” başlama olanağınız da hemen hemen yok oluyor...Bu durumda spor bittikten sonra güne en erken saat 15 sularında başlayabirsiniz ki bu da “başlamadan bitmiş bir gün” demek...Güne spor yaparak, vücudunuzu endorfin salgılatarak başlayın...Erken kalktığınız ve spor yaptığınız zaman, “büyük bir iyimserlik içinde olduğunuzu” fark edeceksiniz...Günün verimi artacak...Yaptığınız işlerden keyif alacaksınız...Öz güveniniz fazla, başarı ihtimaliniz yüksek olacak...***Geçenlerde yeni tanıştığım bir avukatla konuşuyordum...- “Akşamları iki kadeh rakı ve balık olmassa, mutlu olmuyorum...” dedi... “Siz de öyle misiniz?..”- “Ben akşamları öyle bir yere gidersem mutsuz oluyorum...” dedim...Hayretle yüzüme baktı...- “Çünkü” dedim, “O kızartmalarla, rakıyı içersem, üzerime fazladan bir ağırlık çökeceğini biliyorum... O ağırlıkla uyursam kendimi suçlu ve deforme hissedeceğim... Sabah o enerjiyle doğru düzgün spor yapma gücünü bulamayacağım... Oysa ben sabah güzel bir spor ve çalışmadan sonra, öğle yemeğini çok keyifli yemek istiyorum... Gün ışığında sohbet etmek ve sonra yazılara geçmeyi tercih ediyorum... Gece rakı-balık, kızartma ve tartışmalı bir meyhane benim ertesi günkü enerjimi bütünüyle alacak... Keyifli olan o değil... Keyifli olan gündüz yaşayabilmek...”*****ATİNA’DA NEDEN HİÇ CAMİ YOK?..Atina yıllarımda, Yunanlılar ne zaman Heybeliada Ruhban Okulu’ndan bahsetseler, Türk diplomatlarının ilginç cevaplarına tanık olurdum:- “Onlar önce Atina’ya bir cami yapsınlar... Ondan sonra bir şey istesinler... Koskoca başkentte Osmanlı’dan miras kalan tek bir cami bırakmışlar mı etrafta bir bakın hele?..”Atina’da camiyle, Heybeliada Ruhban Okulu arasında bağlantı kurup misilleme yapmak, diplomatlar için geçerli bir satranç hamlesi olabilirdi...Oysa insan hakları bir satranç oyunu değildi... İnsan haklarını “satranç oyununun uluslararası misillemeleriyle verip almaya kalkarsanız, hayatın ve evrenin ruhuna ihanet ederdiniz...”***O zamanlar diplomatik muhabirlik yapıyordum...Evrenin ruhundan çok, dosyaların ruhunu aktarıyordum...İşim oydu...Onun için ben de çok iyi bildiğim Atina’ya bakar, “Allah Allah gerçekten de koskoca Atina’da işleyen tek bir cami yok... Ne biçim iş bu?..” derdim...Şimdi Başbakan Erdoğan ile Yunan Başbakanı Samaras, hem İstanbul’daki iyileştirmeler hem de Atina’ya cami yapılması konusunda görüş birliğine varmışlar...Şimdi Yunan Başbakanı olan Samaras, ben oradayken bir ara Dışişleri Bakanı’ydı...Genç ve Türkiye ile korakor mücadeleden yana olan ‘şahin’ bir bakandı...O günlerin üzerinden tam 22 yıl geçti...Demek ki 22 yıl aldı Samaras‘ın “Atina’ya bir cami yapılmasını” gerekli bulması...Andonis Samaras “karşılıklılık ilkesi” uygulandığı için ne kadar tatmin olmuştur bilemem fakat 22 yıldır Atina’da bulunan ya da Yunan başkentini ziyaret eden yüzbinlerce Müslüman’ın namaz kılacak bir cami bulamamış olmaları belli ki bunca zaman canını hiç sıkmadı...***Elbette bunun tersi de geçerlidir...Ruhban Okulu’ndan din adamı çıkması ancak 22 yıl sonra gerçekleşecek...Neyse bu da bir başarıdır...Nihayet Atina’yı ziyaret eden Müslümanlar isterlerse Atina’da yapılacak camide namaz kılabilecekler...Heybeliada’daki Ruhban Okulu da, Fener Patrikhanesi için artık din adamı yetiştirebilecek... Özgürlükler ancak mütekabiliyet ilkesiyle sağlanabiliyor...Neyse...Atina’da istikbalde namaz kılacak insanlar, acaba bilecekler mi ki; yıllar yılı kaç kuşak insan bu ayrıcalıktan yararlanamadı?..Namazını otel odalasında göz kararı bulmaya çalıştığı kıblede kılmaya çalıştı...Hayat...Her şey değişiyor işte...
Akşam üstü Federasyon’da önemli görevlerde bulunmuş bir dostum aradı..- “Stada gitmeyeceğim... Gelip maçı sende izleyeyim...”- “Memnuniyetle...” dedim...Futbolun her şeyini bildiğinden, hakemleri iyi tanıdığından onunla maç izlemek çok zevkli... O kendi viskisini kendi koydu...Benim o yıllarım çoktan geride kalmış...O anda fark ettim ki evde iki marka viski var...Kendi içtiği marka yoktu, birini seçti...Oturduk maçın öncesinden izlemeye başladık...Arada telefonlar geliyor, başka takımlardaki teknik direktör tanıdıklarıyla konuşuyor, maçın havasını neredeyse yudum yudum içiyoruz...Maç esnasında bir ara Şeref Tribünü’nden bir enstantane gözüme takıldı fakat maçın heyecanında üzerinde durmadım...***Maç bitti, başka şeylere daldık, başka yerlere gittik...Gece yarısına yakın sohbet ettiğimiz masaya bir haber gelince, bende bir anda şafak attı...Haber şöyleydi...Maçtan sonra Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ı telefonla aramıştı...Ünal Aysal’ın Fikret Orman’ı aradığını duyunca, gözümün önüne bir anda maçtaki o enstantane geldi oturdu...Fikret Orman’la Ali Dürüst’ü yan yana görmüştüm Şeref Tribünü’nde...Beşiktaş Başkanı’yla, Galatasaray İkinci Başkanı’nı...***Ünal Aysal kendi stadındaki derbide yok muydu ki, misafir başkanın yanında, ev sahibi olarak oturmuyordu...Galatasaray Kulübü’nün Başkanı, ezeli rakibi ve ebedi dostunun misafir geleceği “ev”in, sahibi değil miydi?..Tribünde Beşiktaş Başkanı’nın yanında protokol olarak, saygı, samimiyet ve hakkaniyet olarak Galatasaray Başkanı’nın oturması gerekmez miydi?..Beşiktaş Başkanı’nın yanında İkinci Başkanı Ali Dürüst’ü oturtup, kendisinin Loca’dan maç izlemesi, misafire, protokole, rakip camiaya bir nezaketsizlik değil miydi?..Misafirperverlikten vazgeçtim asgari nezaket bunu gerektirmez miydi?..***Maçı iki başkan beraber izlemediklerine göre, ne maçın öncesinde ne sonrasında iki Başkan, Arena Ali Sami Yen Kompleks’inde de bir araya gelmemişlerdi...Öyle ya bir araya gelselerdi, maçı da beraber seyrederlerdi...Herhalde maçtan önce karşılaşıp, arkasından Ünal Aysal, Fikret Orman’a dönerek “Bana müsade... Ben locaya gidiyorum... Siz İkinci Başkanı’mla maçı seyredin...” dememişti...Gece vakti bir araştırma yaptım...Öğrendim ki; Ünal Aysal Beşiktaş Başkanı’yla ne karşılamada, ne stadyumda maç seyrettiği esnada, ne de başka bir yerde karşılaşmamıştır...Galatasaray Başkanı maç öncesi ve sırasında “yoktur ve kayıptır...”Locada kendi dostlarıyla vakit geçirmekte, misafir takımın Başkanı’na ve yöneticilerine ‘merhaba’ demeyi bile yük saymaktadır... ***Yine öğrendim ki, ancak maçtan sonra Galatasaray galibiyetini kutlarken, Ünal Aysal’ın aklına aniden! Başkan’la karşılaşmadığı gelivermiş ve Fikret Orman’ı arayarak, “Geldiğinizden haberim olmadı... Ben locadan maçı seyrediyordum... Kusura bakmayın...” demiştir...Hani derler ya “özrü kabahatinden büyük...”Sanki bu durum için yaratılmış bu özdeyiş...Şimdi soralım sevgili Ünal Aysal’a;Ev sahibi olduğunuz stada, rakip takımını Başkanı’nın geldiğini bilmemek bir özür olabilir mi?..O stada derbi oynayacağınız Beşiktaş’ın Başkanı’nın geldiğini öğrenemiyor ve karşılamıyorsanız, bir tane adamınıza ayıp olmasın kabilinden, sormaz mısınız stada protokolden kimler geldiler?..Rakip takımın Başkanı, hükümet, Federasyon misafirler kimler?..Oraya Başbakan gelse, “Benim haberim yoktu... Maçı locadan izliyordum” mu diyecektiniz?..Futbolcular gibi sahada ter dökmeyeceğinize göre, sizin Başkan olarak göreviniz temsil ve protokol değil midir?..***Bu hareket rakibinizi ve camiasını kendinizle eşit görmediğinizi gösterme anlamına gelmez mi?..Kendinizi başkalarından üstün görme hakkını nereden buluyorsunuz?..Kendi duygularınıza Galatasaray gibi, çağdaş, medeni, Batı’ya açılan bir pencereyi nasıl alet ediyorsunuz?..Kendinizi karşınızdakinden üstün görmeyi, misafirinizi evinizde karşılamamayı, Galatasaray Lisesi’nde öğrenmediğiniz aşikar...O Lise’nin böyle bir geleneği yok...Ben şimdi “Baba ben Galatasaray’ı tutuyorum” diyen büyük kızıma, sizin ezeli dostunuzu statta karşılamamanızı, yanında oturmaktan imtina ettiğinizi nasıl ve ne şekilde izah edeceğim?..Kızımın kulübüyle ilgili hayallerini nasıl diri tutacağım?..Bu hareketi yaparak, neyi göstermek istediniz, ne yapmayı amaçladınız?..Keşke rahmetli Özhan Canaydın’ın hayatını daha bir yakından etüd etseydiniz...Veya Faruk Süren’in...Hatta Adnan Polat’ın...Sevgili Ünal Aysal Başkan;Beşiktaş camiası dost, çelebi ve kadirşinas bir camiadır...Ancak kendini aşağılamaya kalkanlara çelebilik yapmaz, dost kalmaz...İnsanlık, başkalarını hakir görenlerden, kendilerini üstün görüp diğerlerini ötekileştirenlerden çok çekti tarih boyunca...Ne mutlu ki artık böyle davrananlar anında teşhir ediliyor, ayıplanıyorlar...Rahmetli Özhan Canaydın öldüğünde, bütün statlarda alkışlanıyordu...Amaç onun gibi bir Galatasaraylı olmaktır...Misafirini karşılamayan Galatasaray Başkanı olarak tarihe geçmek değil...*****DAHA TUTKULU; FAKAT DAHA MUTSUZ...“İnsanların çoğu, ölümlerinden kısa bir süre öncesine kadar yaşamın ne olduğunu keşfedemez...Gençken günlerimizi toplumsal beklentileri karşılamak için çabalayarak geçiririz...Yaşamın büyük hazlarının peşinde koşmakla öylesine meşgulüz ki, yağmurlu bir günde çocuğumuzla parkta çıplak ayak dans etmek, bahçeye gül dikmek, ya da güneşin doğuşunu izlemek gibi küçük olan şeyleri kaçırırız...En yüksek dağları fethettiğimiz, fakat kendimize hakim olamadığımız bir çağda yaşıyoruz...Daha yüksek binalarımız var, fakat sabrımız çok az...Daha tutkulu, fakat daha mutsusuz... Zihinlerimiz daha dolu, fakat yaşamlarımız daha boş...Yaşamın anlamı ve onun içindeki değerli rolünüzü keşfetmek için, ölüm döşeğini beklemeyin...Robin Sharma“*****GALATASARAY’DA YATILI OKULUN GETİRDİĞİ DOSTLUK ANLAYIŞI...İnan Kıraç, geçen hafta Radikal gazetesine verdiği uzun röportajda Ünal Aysal’ın Galatasaray Başkanlığı’na seçilmesinde kendisinin etkisi olduğunu açıklıyordu...Kıraç, Galatasaray’a temel olan Lise’nin yatılı olmasının ve Beyoğlu’nda konuşlanmasının, Galatasaray’da başka yerlere benzemeyen “tüm etnik ve dini farklılıkları temsil eden bir dostluk anlayışını” egemen kıldığını söylüyordu...“SORU: Galatasaray camiası denen şeyin temel özelliği nedir?..CEVAP: Bu memlekette müspet ilmi ilk okuyanlar olmalarıdır... Bu önemlidir... Ayrıca Galatasaray’da yatılı yapının getirdiği dostluk anlayışı, öğrencilerinin ülkedeki tüm etnik ve dini farklılıkları temsil eder hali... Tüm bunlar Galatasaray’ı kurulduğu ilk günden itibaren, bütünden biraz daha farklı ilerici bir zihniyet haline getirmiştir...SORU: O ne demek?..CEVAP: Beyoğlu etkisi demek... Bir uç örnek vereceğim... Esat Mahmut Karakurt 9. sınıfta, sınıf hocamız olmuştu... Biz daimi öğrenciler Anadolu’dan gelen çocuklardık... Bir gün bizi toplayıp Park Otel’e götürdü... Bir şeyler yedirdi... Arkasından garsonu çağırıp, ‘Bowl getirin’ dedi... Bowl getirin... Bize bu kasenin hangi yemekler yendikten sonra kullanıldığını, nasıl bir peçeteye silindiğini anlattı... Biz o dönemin Beyoğlu’nda büyüdük... Caddesini de biliriz... Arka sokaklarını da...”***Çok merak etmekteyim şimdi...Ünal Aysal Bey’in derbide misafirini karşılamaması, onun yanında bile oturmaması Cadde’nin mi, arka sokakların mı bir ritüeli?..Yoksa ikisinin de değil, Ünal Aysal’ın nevi şahsına münhasır bir geleneği mi?..
Dört beş hafta önceydi...Üç çocuğumla Cumartesi keyfi yapıyordum...Akşam üzeriydi, maçı seyretmeye başlamıştım...Minikler kanepenin yanıbaşında oynuyorlar, Ayşe Nazlı DVD seyretmiş, onlara ablalık yapıyordu...Nasıl oldu, nerden geldi konu bilmiyorum, ancak bana bir şey söylemek istediğini belirtti...Yüzünde hafif bir gerginlik sezdim...-”Ne oldu kızım?..” dedim...-”Baba sana bir şey söylemek istiyorum...” dedi, “Annem sana söylememi istedi...”Böyle durumlar “pek de istediğiniz bir haberin gelmeyeceği durumlardır...”Hayırdır diyorum içimden...***-”Baba ben...” dedi “Sana hep söylemek istedim ama söyleyemedim... İlkokul beşinci sınıftan beri Galatasaray’ı tutuyorum...”Sakince dinliyordum onu...Yedinci sınıfa gelmişti...Demek ki iki yıldır benden habersiz Galatasaray’ı tutuyordu...Annesi “Babana söyledin mi?..” diyerek onu uyarmıştı...Kızıma birbuçuk yaşındayken aldığımız Beşiktaş formaları gözümün önüne geldi...Çubuklu formanın arkasına Ayşe Nazlı diye yazmışlardı...Onunla gittiğimiz bir iki maç ve bir şampiyonluk kutlaması geldi gözümün önüne...Baktım gözlerinin içine...Okulda Galatasaraylı olmaya karar vermişti...***O an gözümün önüne kendi çocukluğum geliverdi...Hayat hiçbir şeyi karşılıksız bırakmıyordu...İlkokul birinci sınıfta annemle babamın karşısına nasıl “Ben Beşiktaşlıyım...” diye çıktığım günü hatırladım... Oysa ailede herkes Fenerbahçeli’ydi ve benim Beşiktaşlı olmamı hiç kabul edecekmiş gibi gözükmüyorlardı...Yıllarca benim Fenerbahçeli olmam için uğraştılar, olmadı kora kor mücadeleye giriştiler...Fayda etmedi, ben takımıma daha da yakınlaştım... ***Şimdi kızım, babasının takımını tutmadığını söylüyordu...Hayatı okudum...İlahi tesadüfe gülümsemeye başladım...Ayşe Nazlı anlamamıştı neye gülümsediğimi...-”Sen benim kızımsın yavrucuğum...” dedim, “Hangi takımı tutarsan tut, benim dünyalar güzeli kızımsın... Bu gerçek değişmez... Seni seviyorum...”Biraz rahatlamıştı...Hala daha “Babam bir tepki gösterir mi acaba” diye içinden geçiyordu sanki...Onu aldım saçlarını okşadım, yanağından öptüm...Şimdi bir Beşiktaş-Galatasaray maçı var...Ve evde Galatasaray’ın yenmesini isteyen bir kızım var...Hayat!..Ne muhteşem dersler ve ibretlik tesadüfler sunmaktasın insanlara...Hoş geldin derbi...BİR KADININ GÖZÜNDEN “FANATİK TARAFTAR KOCA...”‘-“Yeter artık bu kadar tepinmeyelim... Hadi evlenelim...” deyiverdi Oğuz bir gün...-”Ben iyi huylu geçimli bir adamım... Gördün tanıdın... Tek tutkum, olmazsa olmazım var, o da Beşiktaşım... Onunla ve onun için geçireceğim zamana dokunmazsan, biz bu işi çok güzel götürürüz...” dedi...İpek, Oğuz’u sevmişti...Oğuz doğru, düzgün, hayat boyu ona sadık kalacak, neşeli yumuşak huylu biriydi...Sözü, nişanı hep Beşiktaş maçlarına göre ayarladılar...İpek şahane bir düğünle karlı bir kış gününde evlenmiş buldu kendini...***Gel gör ki düğünlerinin ertesi günü Fenerbahçe derbisi vardı...Balayına o yüzden daha geç çıkabildiler...Hep kendine sormuştu sonradan...-”Ne düşünüyordum kim bilir?.. Her kendini zeki sanan kadın gibi, önce bir evlenelim nasıl olsa bu işler tavsar, tavsamasa da ben düzeni değiştiririm diye düşünüyordum zahir...”Hala da güler bu düşüncesine...Her Cumartesi Pazar maç İstanbul’daysa beraberce gittiler maça...Her Pazar günü o sonu gelmez maç yorum programlarını seyretmek zorunda kaldı...Bursa, İzmit ve Ankara’daysa maç, deplasmanlarına da gitti çaresizce...Başlarda Metin, Ali, Feyyaz, Ferdinand’ı izlemek İpek’e hoş geliyordu...Eşine destek vermek, hobisine tutkusuna ortak olmak, konuşacak konularının bu olması, onun çocuk gibi olduğu coştuğu bir ortamda bulunmak, her yeni evli kadın gibi ona da cazip geliyordu başlarda...***Evliliklerinin birinci yıldönümüydü...Kocası bir ilginçlik! yapmış amigosunu da evliliklerinin birinci yıldönümü partisine davet etmişti...Üstelik İpek için aksilik bu ya yine Fenerbahçe derbisi vardı o gün...-”Allahım lütfen bu maçı Beşiktaş kazansın...” diye dua etmişti İpek...Oğuz tabii ki o gün maça gidiyordu ve İpek onun eve mutlu dönmesini istiyordu...Kocası Beşiktaş’ın kaybettiği maçlarda çocuk gibi üzülüyordu...Tırnaklarını yemiş, sesi kısılmış, hırslanmış dönüyordu eve hep...***Ve İpek’in korktuğu başına geldi...O akşam Fenerbahçe’ye yenildiler...Aman Tanrım evlilik yıldönümü partisi parti olmaktan her an çıkabilirdi...Davetliler arasında bir sürü Fenerli vardı...O akşam Oğuz eve geldiği andan itibaren ona aç karnına bir sürü içki verdi...Böylelikle parti atmosferine dahil edebildi kocasını...Partinin hazırlanmasına zaten pek bir yardımı olmamıştı, bari sonrasında bir zararı olmasın istiyordu...Parti hazırlığı demek Oğuz için; ‘siyah beyaz bayraklarını asmak demekti...’Bir de kocaman gövdeli televizyonu salonun ortasına kurmak...Tabii ki maçın tekrarını izlemek için...Neyse o akşam düğün videosunu koydular da arka planda, döndü durdu, müzik de kesintisiz devam edebildi...’***Can Karaburçak’ın “Bir Ömür Boyu Mutluluk Paket Olsun Lütfen” kitabından bir bölümdü aktardığım....Bir kadın yazarın gözünden, fanatik bir eş ve sevgiliyi anlatmak istedim bugün Galatasaray-Beşiktaş derbisi öncesi...Can Karaburçak’ın kitabını okurken, “erkek bir taraftarın takımına duyduğu karşılıksız ve sınırsız sevgiyi”, bir kadının pek de muteber saymadığını fark ettim... Benim, çok uzun zaman oldu maçları ve takımımı sevgilim olan kadınlarla paylaşmayalı...Farkındaydım ki, onlar için bu konu pek bir şey ifade etmiyordu...Benim için ettiklerini ise, anlatmaya artık gerek yoktu...Uzun ve muhtemelen sıkıcı bir konuydu onlar için...Zaten, anlatılamayacak kadar derin ve grift bir konuydu...Futbol hiçbir zaman sadece futbol değil...Tuttuğun takım da hiçbir zaman tuttuğun takımdan ibaret değildi...O noktada beni anlamalarını hiç istemedim hayatıma giren kadınlardan...Ben kendimi anlıyordum...Gerisi bir şarkıdır sadece gönüllerden titreyen...“Bir şarkısın sen... Ömür boyu sürecek...”GÜVEN...“Ebeveyn olarak en temel göreviniz güven inşa etmektir...Güven her aile kültüründe bir mihenk taşı oluşturur... Robin Sharma...”