Haberin Devamı
Elbette bir Genelkurmay Başkanı, PKK terör örgütünün terörist militanı ya da yönetcisi gibi bir terörist değildir...
Bunun konuşulması, tartışılması bile abestir...
Başbakan’ın eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutukluluğunu hatırlatırken yaptığı çarpıcı benzetme çok haklı noktaları içinde barındırıyor...
Bu noktayı tespit edelim ona vurgu yapalım...
Ancak daha da ileri gitme noktasındayız şimdi...
Türkiye’de yıllardır ‘şiddet’ her kesimin karşısındakini hizaya getirmekteki “en önemli silahlarından birisidir...”
Yaşadığımız sorunların temelinde “kendimiz gibi düşünmeyen insanları, grupları, görüşleri ve düşünceleri”, silaha dayalı şiddet yoluyla sigaya çekme dürtüsü var...
Bugün yaşadığımız dünya, birbirimizin farklılıklarını kabul ettikçe, hepimizin daha mutlu ve rahat yaşayacağımız gerçeğini bize öğretiyor...
Birbirlerinin farklılıklarından güç alan toplumlar, mucizevi başarılara imza atıyorlar...
Başkalarını “ötekileştirmeyen ve yargılamayan insanlar”, kendi iç barışlarını ve huzurlarını bularak yaşıyorlar...
Başkalarını ötekileştirmediğimizde, yargılamadığımızda, nasıl olmaları gerektiğini anlatmaya kalkmadığımızda, “onlardan önce biz mutlu oluyoruz...”
Bizim huzurumuz ve mutluluğumuz, ancak başkalarına huzur verdiğimiz ölçüde sağlanıyor...
Bu evrenin artık günümüzde iyice deşifre olmaya başlayan bir yasası...
Silahla ya da başka güç kullanarak, kimlerin hayatını zorla değiştirmeye kalkarsak, bu gönderdiğimiz enerji dönüp dolaşıp bizi kendi silahımızla vuruyor...
Yaptığımız hiçbir şey yanımıza kar kalmıyor,...
Kimsenin yaptıklarının yanına kar kalmadığı gibi...
Kime şiddet uygularsak sonunda biz şiddete maruz kalıyoruz...
Kime zor kullanırsak sonunda biz zora mahkum oluyoruz...
Kime zorla bir şey yaparsak, sonunda biz zorla bir şeye yapmaya zorunlu bırakılıyoruz...
Bunu bize yapan başka insanlar değil, evrinden dolaşan enerjinin dinamik gerçeği...
Türkiye, birbirini ötekileştirmekten, silahla bir başkasının kafasını ezmekten, başkalarını öldürmekten, insanları zorla değiştirmeye çalışmaktan çok çekti...
Şimdi Kürt meselesinden, silahlı ve silahsız kuvvetlere, Alevi Sünni ayrımından, inançlı inançsız bölünmesine, laik şeriatçı tartışmalarından, Cumhuriyetçi-Muhafazakar ikilemine kadar her alanda, karşısındakine saygı duyma ve onu yok etmeme anlayışına sahip olma noktasındayız...
Eğer böyle yaparsak, farklılıklardan güç alacağız...
Birbirimizi kabul ettiğimiz sürece, kendimizin de kabul gördüğünü fark edeceğiz...
Karşıtımızı ötekileştirmedikçe, kendimizin de ötekileştirilmediğini kavrayacağız...
Bizim zıttımız görünene şiddet kullanmadıkça, bize de şiddet kullanılmayacağını anlayacağız...
Kendi barışımızın kendi ellerimizde ve kendi içimizde yaşadığını hissedeceğiz...
Şimdi bu bakışın, toplumsal, felsefi ve siyasi zeminini hazırlama zamanıdır...
AŞK HAYATIMDAKİ KIRILMALARIM...
Aşkta bana ilk kırılmayı kim ve nasıl yaşattı?..
Ya ben ilk kırılmayı kime nasıl yaşattım?..
Aş hayatıma kırarak mı başladım, kırılarak mı?..
Bir süre sonra aşkta yaşadığım kırılmalar mı kırmaları tetikledi, yoksa kırmalarım mı kırılmalara yol açtı?..
Tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan?..
Ya da bunların hiçbiri değildi de, her seferinde iyi gitmeyen bir şeyler mi “kalbimin şekline uygun düşmüyordu?..”
Kalbimde mi sorun vardı, kalbimde sorun yoktu da başkaları mı sorundu?..
Ne arıyordum da bulamıyordum?..
Ya da neyi buluyordum da tatmin olmuyordum?..
Dün bir ara gözüm “Mezuniyet Balosu” filmine takıldı...
Lise aşklarını anlatan filmleri çok severim...
Kendi ilk gençlik yıllarımın ilk kırılmalarına giderim...
Aşkı ilk yaşadığım, ilk yaşadığımı zannedip de yaşayamadığım anların oluşturduğu müktesebatımın ilk günlerindeki duygusal tahtaravallime biner, bir süre sallanırım...
Aslında farkındayım ki, her yaşadığım aşk beni bir miktar daha kendime yaklaştırıyor...
Her aşkta kendimle ilgili yeni bir şeyleri fark ediyorum...
Her yaşadığım aşk, kendime ayna oluyor...
Her aşkta kendimle ilgili yeni şeyler öğreniyor, kendimi daha fazla tanıyorum...
Aşık olduğunuz kişi, size kendinizi ayna olarak tutan kişidir...
Size sizi anlatır o kişi...
Zaaflarınızı, obsesyonlarınızı, tutkularınızı, sevgilerinizi, kıskançlıklarınızı, yönetme arzunuzu, yönetilme dürtünüzü...
Her aşk size kendinizi anlatan bir aynadır...
Eğer onu görürseniz, kendinize bir adım daha yaklaşırsınız...
Göremezseniz, karşınızdakini suçlarsınız...
Aşk aynanızda göremediğiniz her basit gerçek, size bir ağıt ve şarkı olarak geri döner...
Şarkılarla ve ağıtlarla yaşarken, karşınızdakini suçlarsınız...
O şarkılarla rahatlarsınız...
Bazen şarkıcılara da aşık olur, rahatladığınız şarkılara ek olarak, şarkıların şarkıcılarına da aşık olarak, ağıtlarınızı, şarkılarınızı ve şizofreninizi katmerlersiniz...
Aşık olduğum şarkıların, aşık olduğum şarkıcılarının, o şarkılara verdikleri anlamın, benim verdiğim anlamlardan değersiz olduğunu fark ettiğimde, bir daha şarkılara aşık olsam da şarkıcılara aşık olmamam gerektiğini anlamıştım...
Bu uzun ve dolambaçlı cümleyi kasten kurdum...
Keyifli bir Pazar bulmacası niyetine...
Mezuniyet Balosu’na gelince...
Gitmemiştim galiba...
Sanki gitmek içimden gelmemişti...
DÜNYANIN EN LEZZETLİ VE EN LEZZETSİZ YEMEĞİ...
Yaşlı kabile şefi, kendisinden sonra kabilenin başına geçecek şef adayının ne kadar bilge olduğunu anlamak istiyordu...
Bunun üzerine her şef adayının iki çeşit yemek yapmasına karar verdi...
Birinci yemek dünyanın en güzel ve en lezzetli, ikinci yemek de en kötü ve tatsız yemeği olmalıydı...
Beklenen günde genç bir şef adayı, yaşlı şefe çok iyi pişirilmiş harika derecede lezzetli bir dana dil yemeği yaptı...
Çeşitli sebzelerle süslenmiş yemek gerçekten çok lezzetliydi...
Ertesi gün genç şef adayı yaşlı şefin önüne en kötü ve lezzetsiz yemeği getirecekti...
Fakat genç şef adayı ertesi günü, yaşlı şefin önüne bir önceki günle tıpatıp aynı yemeği koydu...
Yaşlı şef;
- “Dün en lezzetli yemeğin diye bu yemeği sunmuştun... Şimdi en lezzetsiz yemek olarak aynı yemeği sunuyorsun... Günleri mi şaşırdın?..”
- “Hayır...” dedi genç şef adayı:
- “Dünyanın en lezzetli şeyi ‘dil’dir... Çünkü hakikatı dile getirip, insanların iyiliği bulmasına yardım eder... Doğru sözler başka insanları doğru yola yöneltir... Onları cesaretlendirir...
Dil sevgi ve ahenk sözcükleriyle bütün kabilemizi bir arada tutar...
Fakat ‘dil’ dünyanın en tatlı şeyi olabildiği gibi en kötü şeyi de olabilir... Yalan ve öfke saçan diller, insanları kırar, onları yanlışa yöneltir...
Dilin söylediği yalanlarla bir toplum içten içe çürüyebilir, bölünür...
Dil aynı zamanda tüm silahlardan daha tehlikeli bir biçimde bütün kabilemizi felakete sürükleyebilir...
Onun için en ‘muhteşem’ yemeğimde de, en ‘kötü’ yemeğimde de size ‘dil yemeğini’ servis ettim!..”

