Haberin Devamı
Akşam üstü Federasyon’da önemli görevlerde bulunmuş bir dostum aradı..
- “Stada gitmeyeceğim... Gelip maçı sende izleyeyim...”
- “Memnuniyetle...” dedim...
Futbolun her şeyini bildiğinden, hakemleri iyi tanıdığından onunla maç izlemek çok zevkli...
O kendi viskisini kendi koydu...
Benim o yıllarım çoktan geride kalmış...
O anda fark ettim ki evde iki marka viski var...
Kendi içtiği marka yoktu, birini seçti...
Oturduk maçın öncesinden izlemeye başladık...
Arada telefonlar geliyor, başka takımlardaki teknik direktör tanıdıklarıyla konuşuyor, maçın havasını neredeyse yudum yudum içiyoruz...
Maç esnasında bir ara Şeref Tribünü’nden bir enstantane gözüme takıldı fakat maçın heyecanında üzerinde durmadım...
Maç bitti, başka şeylere daldık, başka yerlere gittik...
Gece yarısına yakın sohbet ettiğimiz masaya bir haber gelince, bende bir anda şafak attı...
Haber şöyleydi...
Maçtan sonra Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ı telefonla aramıştı...
Ünal Aysal’ın Fikret Orman’ı aradığını duyunca, gözümün önüne bir anda maçtaki o enstantane geldi oturdu...
Fikret Orman’la Ali Dürüst’ü yan yana görmüştüm Şeref Tribünü’nde...
Beşiktaş Başkanı’yla, Galatasaray İkinci Başkanı’nı...
Ünal Aysal kendi stadındaki derbide yok muydu ki, misafir başkanın yanında, ev sahibi olarak oturmuyordu...
Galatasaray Kulübü’nün Başkanı, ezeli rakibi ve ebedi dostunun misafir geleceği “ev”in, sahibi değil miydi?..
Tribünde Beşiktaş Başkanı’nın yanında protokol olarak, saygı, samimiyet ve hakkaniyet olarak Galatasaray Başkanı’nın oturması gerekmez miydi?..
Beşiktaş Başkanı’nın yanında İkinci Başkanı Ali Dürüst’ü oturtup, kendisinin Loca’dan maç izlemesi, misafire, protokole, rakip camiaya bir nezaketsizlik değil miydi?..
Misafirperverlikten vazgeçtim asgari nezaket bunu gerektirmez miydi?..
Maçı iki başkan beraber izlemediklerine göre, ne maçın öncesinde ne sonrasında iki Başkan, Arena Ali Sami Yen Kompleks’inde de bir araya gelmemişlerdi...
Öyle ya bir araya gelselerdi, maçı da beraber seyrederlerdi...
Herhalde maçtan önce karşılaşıp, arkasından Ünal Aysal, Fikret Orman’a dönerek “Bana müsade... Ben locaya gidiyorum... Siz İkinci Başkanı’mla maçı seyredin...” dememişti...
Gece vakti bir araştırma yaptım...
Öğrendim ki; Ünal Aysal Beşiktaş Başkanı’yla ne karşılamada, ne stadyumda maç seyrettiği esnada, ne de başka bir yerde karşılaşmamıştır...
Galatasaray Başkanı maç öncesi ve sırasında “yoktur ve kayıptır...”
Locada kendi dostlarıyla vakit geçirmekte, misafir takımın Başkanı’na ve yöneticilerine ‘merhaba’ demeyi bile yük saymaktadır...
Yine öğrendim ki, ancak maçtan sonra Galatasaray galibiyetini kutlarken, Ünal Aysal’ın aklına aniden! Başkan’la karşılaşmadığı gelivermiş ve Fikret Orman’ı arayarak, “Geldiğinizden haberim olmadı... Ben locadan maçı seyrediyordum... Kusura bakmayın...” demiştir...
Hani derler ya “özrü kabahatinden büyük...”
Sanki bu durum için yaratılmış bu özdeyiş...
Şimdi soralım sevgili Ünal Aysal’a;
Ev sahibi olduğunuz stada, rakip takımını Başkanı’nın geldiğini bilmemek bir özür olabilir mi?..
O stada derbi oynayacağınız Beşiktaş’ın Başkanı’nın geldiğini öğrenemiyor ve karşılamıyorsanız, bir tane adamınıza ayıp olmasın kabilinden, sormaz mısınız stada protokolden kimler geldiler?..
Rakip takımın Başkanı, hükümet, Federasyon misafirler kimler?..
Oraya Başbakan gelse, “Benim haberim yoktu... Maçı locadan izliyordum” mu diyecektiniz?..
Futbolcular gibi sahada ter dökmeyeceğinize göre, sizin Başkan olarak göreviniz temsil ve protokol değil midir?..
Bu hareket rakibinizi ve camiasını kendinizle eşit görmediğinizi gösterme anlamına gelmez mi?..
Kendinizi başkalarından üstün görme hakkını nereden buluyorsunuz?..
Kendi duygularınıza Galatasaray gibi, çağdaş, medeni, Batı’ya açılan bir pencereyi nasıl alet ediyorsunuz?..
Kendinizi karşınızdakinden üstün görmeyi, misafirinizi evinizde karşılamamayı, Galatasaray Lisesi’nde öğrenmediğiniz aşikar...
O Lise’nin böyle bir geleneği yok...
Ben şimdi “Baba ben Galatasaray’ı tutuyorum” diyen büyük kızıma, sizin ezeli dostunuzu statta karşılamamanızı, yanında oturmaktan imtina ettiğinizi nasıl ve ne şekilde izah edeceğim?..
Kızımın kulübüyle ilgili hayallerini nasıl diri tutacağım?..
Bu hareketi yaparak, neyi göstermek istediniz, ne yapmayı amaçladınız?..
Keşke rahmetli Özhan Canaydın’ın hayatını daha bir yakından etüd etseydiniz...
Veya Faruk Süren’in...
Hatta Adnan Polat’ın...
Sevgili Ünal Aysal Başkan;
Beşiktaş camiası dost, çelebi ve kadirşinas bir camiadır...
Ancak kendini aşağılamaya kalkanlara çelebilik yapmaz, dost kalmaz...
İnsanlık, başkalarını hakir görenlerden, kendilerini üstün görüp diğerlerini ötekileştirenlerden çok çekti tarih boyunca...
Ne mutlu ki artık böyle davrananlar anında teşhir ediliyor, ayıplanıyorlar...
Rahmetli Özhan Canaydın öldüğünde, bütün statlarda alkışlanıyordu...
Amaç onun gibi bir Galatasaraylı olmaktır...
Misafirini karşılamayan Galatasaray Başkanı olarak tarihe geçmek değil...
DAHA TUTKULU; FAKAT DAHA MUTSUZ...
“İnsanların çoğu, ölümlerinden kısa bir süre öncesine kadar yaşamın ne olduğunu keşfedemez...
Gençken günlerimizi toplumsal beklentileri karşılamak için çabalayarak geçiririz...
Yaşamın büyük hazlarının peşinde koşmakla öylesine meşgulüz ki, yağmurlu bir günde çocuğumuzla parkta çıplak ayak dans etmek, bahçeye gül dikmek, ya da güneşin doğuşunu izlemek gibi küçük olan şeyleri kaçırırız...
En yüksek dağları fethettiğimiz, fakat kendimize hakim olamadığımız bir çağda yaşıyoruz...
Daha yüksek binalarımız var, fakat sabrımız çok az...
Daha tutkulu, fakat daha mutsusuz...
Zihinlerimiz daha dolu, fakat yaşamlarımız daha boş...
Yaşamın anlamı ve onun içindeki değerli rolünüzü keşfetmek için, ölüm döşeğini beklemeyin...
Robin Sharma“
GALATASARAY’DA YATILI OKULUN GETİRDİĞİ DOSTLUK ANLAYIŞI...
İnan Kıraç, geçen hafta Radikal gazetesine verdiği uzun röportajda Ünal Aysal’ın Galatasaray Başkanlığı’na seçilmesinde kendisinin etkisi olduğunu açıklıyordu...
Kıraç, Galatasaray’a temel olan Lise’nin yatılı olmasının ve Beyoğlu’nda konuşlanmasının, Galatasaray’da başka yerlere benzemeyen “tüm etnik ve dini farklılıkları temsil eden bir dostluk anlayışını” egemen kıldığını söylüyordu...
“SORU: Galatasaray camiası denen şeyin temel özelliği nedir?..
CEVAP: Bu memlekette müspet ilmi ilk okuyanlar olmalarıdır... Bu önemlidir... Ayrıca Galatasaray’da yatılı yapının getirdiği dostluk anlayışı, öğrencilerinin ülkedeki tüm etnik ve dini farklılıkları temsil eder hali... Tüm bunlar Galatasaray’ı kurulduğu ilk günden itibaren, bütünden biraz daha farklı ilerici bir zihniyet haline getirmiştir...
SORU: O ne demek?..
CEVAP: Beyoğlu etkisi demek... Bir uç örnek vereceğim... Esat Mahmut Karakurt 9. sınıfta, sınıf hocamız olmuştu... Biz daimi öğrenciler Anadolu’dan gelen çocuklardık... Bir gün bizi toplayıp Park Otel’e götürdü... Bir şeyler yedirdi... Arkasından garsonu çağırıp, ‘Bowl getirin’ dedi... Bowl getirin... Bize bu kasenin hangi yemekler yendikten sonra kullanıldığını, nasıl bir peçeteye silindiğini anlattı... Biz o dönemin Beyoğlu’nda büyüdük... Caddesini de biliriz... Arka sokaklarını da...”
Çok merak etmekteyim şimdi...
Ünal Aysal Bey’in derbide misafirini karşılamaması, onun yanında bile oturmaması Cadde’nin mi, arka sokakların mı bir ritüeli?..
Yoksa ikisinin de değil, Ünal Aysal’ın nevi şahsına münhasır bir geleneği mi?..

