Galatasaray’da Jose Morinho dedikodusu nedir?..

Haberin Devamı

Önceleri dalga geçiyorlar herhalde dedim...

“Fatih Terim’le Şampiyonlar Ligi’nde tur atlamışken neyin nesi bir söylentidir bu?..”

Sneijder, Galatasaray’a transfer oluyor...

Kulaklara fısıldanan şu:

- “Sneijder, Jose Morinho’yla konuştu... Morinho ‘git Galatasaray’a’ dedi, senin için iyi olur... Sneijder Galatasaray’ın teklifini kabul etti...”

Drogba, Galatasaray’a evet dedi...

Menajerlerden kulaklara fısıldanan yine şu:

- “Drogba, Jose Morinho’yu aradı... Galatasaray’dan teklif var diye... Morinho ‘hiç durma kabul et’ dedi... Drogba bunu duyunca Galatasaray’a ‘evet’ dedi...”

Pardon benim anlayışım mı kıt acaba?..

Jose Morinho, Galatasaray’ın nesi oluyor da, gelen geçen Galatasaray’a gelmeden Jose Morinho’yu arayıp fikrini soruyor...

Jose Morinho da, sanki Galatasaray’da bir görevi varmış ya da olacakmış gibi, “Hiç durma git...” diyor...

***


Galatasaray’ın başında bir teknik direktör var...

Bu teknik direktör, öyle böyle bir teknik direktör değil, UEFA Kupası kazanmış, dünya çapında kariyeri olan bir teknik direktör...

Milan’ı çalıştırmış, Fiorentina’ya çalıştırmış, hocası olduğu Türk Milli Takımı’nı Avrupa üçüncüsü, antrene ettiği Galatasaray’ı UEFA Şampiyonu yapmış bir teknik direktör...

Siz bu kariyerde olsanız ve size gelecek her futbolcu gidip bir başka teknik direktörden görüş adı altında ‘icazet’ alsa ne düşünürsünüz?..

Jose Morinho’nun takımı Real Madrid, İspanyol La Liga’da lider Barcelona’nın tam 15 puan gerisinde nal topluyor...

Atletico Madrid bile Real’in 4 puan ilerisinde ikinci sırada...

Elbette Jose Morinho gibi bir dehanın futbol kariyerini ve dehasını tartışmıyorum...

Fakat siz olsanız Real Madrid ezeli rakibi Barcelona’nın 15 puan gerisine düşmüş görünürken, Galatasaray’a gelen star futbolcuların onun Hoca’sından görüş almasını normal bulur musunuz?..

***


Elbette bir de Başkan’ın söylediği belirtilen şöyle bir söz var son günlerde hatırlarda kalan...

- “Sneijder’i Fatih Terim istemiyor” laflarına Başkan Ünal Aysal’ın şöyle cevap verdiği belirtilmişti:

- “Gerekirse Sneijder’i de alırız, onu oynatacak Hoca’yı da...”

Televizyonlara canlı bağlanan menajerlere bakıyorum, hep bir kinaye var sözlerinde...

Sanki herkes bir şeyler söyleyecek ama yutkunuyor...

Neler dönüyor Allah aşkına?..

Yoksa Fatih Terim’in “Ben başarısızlık halinde camiaların karıştığını zannederdim... Bunca başarıdan sonra da demek karışabiliyormuş...” sözlerinin altında başka şeyler mi yatmakta acaba?..

*****


SABAH ERKEN KALKMAK...

“Erken kalkmak kendinize verebileceğiniz bir armağandır...

Erken kalkma alışkanlığı gibi hayatı değiştirebilecek güce sahip, sadece birkaç öğreti bulunur...

Sabahın ilk saatlerinin çok özel bir tarafı vardır...

Zaman sanki yavaşlamış gibidir...

Hava yoğun bir huzurla doludur...

‘Saat Beş Kulübü’ne’ katılmak, günün üzerinizdeki kontrolünü ele alıp, size gününüzü kontrol etme gücü verir...

‘Yatak savaşı’nı kazanmak, size günün en önemli zaman diliminde, en azından sessiz bir saat kazandıracaktır...

Eğer akıllıca kullanırsanız günün geri kalan kısmı olağanüstü bir hal alacaktır...

Robin Sharma...”

***


Hep şunu soruyorlar bana:

- “Hayatında ne değişti de, bunca kilo gitti... Tamamen farklı bir hayat mı geldi?..”

- “Esasen tek bir şey değişti...” diyorum... “Gece yaşardım... Şimdi sabah erken yaşamaya başlıyorum... Gecenin yerini sabahın ilk ışıkları aldı...”

Bunu ilk söylediğimde, kimse fazla bir şey anlamıyor...

Oysa sabah günün ilk ışıklarıyla başlamak, bilinçaltınızda güne geç başlamanın yarattığı suçluluk duygusunu ortadan kaldırıyor...

Saat 12’de güne başladığınızda, zaten güne 2-0 yenik başlıyorsunuz...

Suçluluk duygusu sizi esir alıyor...

Diğer insanların güne çoktan başladığını, hatırı sayılır bir mesafe kat ettiğini biliyorsunuz...

Herkes sabah güne başlamış onu yarılamışken, hayata başlıyor olmak zaten bizi derinden rahatsız ediyor...

***


Üstelik hayata öğle saatlerinde başladığınızda, “güne spor yaparak” başlama olanağınız da hemen hemen yok oluyor...

Bu durumda spor bittikten sonra güne en erken saat 15 sularında başlayabirsiniz ki bu da “başlamadan bitmiş bir gün” demek...

Güne spor yaparak, vücudunuzu endorfin salgılatarak başlayın...

Erken kalktığınız ve spor yaptığınız zaman, “büyük bir iyimserlik içinde olduğunuzu” fark edeceksiniz...

Günün verimi artacak...

Yaptığınız işlerden keyif alacaksınız...

Öz güveniniz fazla, başarı ihtimaliniz yüksek olacak...

***


Geçenlerde yeni tanıştığım bir avukatla konuşuyordum...

- “Akşamları iki kadeh rakı ve balık olmassa, mutlu olmuyorum...” dedi... “Siz de öyle misiniz?..”

- “Ben akşamları öyle bir yere gidersem mutsuz oluyorum...” dedim...

Hayretle yüzüme baktı...

- “Çünkü” dedim, “O kızartmalarla, rakıyı içersem, üzerime fazladan bir ağırlık çökeceğini biliyorum... O ağırlıkla uyursam kendimi suçlu ve deforme hissedeceğim... Sabah o enerjiyle doğru düzgün spor yapma gücünü bulamayacağım... Oysa ben sabah güzel bir spor ve çalışmadan sonra, öğle yemeğini çok keyifli yemek istiyorum... Gün ışığında sohbet etmek ve sonra yazılara geçmeyi tercih ediyorum... Gece rakı-balık, kızartma ve tartışmalı bir meyhane benim ertesi günkü enerjimi bütünüyle alacak... Keyifli olan o değil... Keyifli olan gündüz yaşayabilmek...”

*****


ATİNA’DA NEDEN HİÇ CAMİ YOK?..

Atina yıllarımda, Yunanlılar ne zaman Heybeliada Ruhban Okulu’ndan bahsetseler, Türk diplomatlarının ilginç cevaplarına tanık olurdum:

- “Onlar önce Atina’ya bir cami yapsınlar... Ondan sonra bir şey istesinler... Koskoca başkentte Osmanlı’dan miras kalan tek bir cami bırakmışlar mı etrafta bir bakın hele?..”

Atina’da camiyle, Heybeliada Ruhban Okulu arasında bağlantı kurup misilleme yapmak, diplomatlar için geçerli bir satranç hamlesi olabilirdi...

Oysa insan hakları bir satranç oyunu değildi...

İnsan haklarını “satranç oyununun uluslararası misillemeleriyle verip almaya kalkarsanız, hayatın ve evrenin ruhuna ihanet ederdiniz...”

***


O zamanlar diplomatik muhabirlik yapıyordum...

Evrenin ruhundan çok, dosyaların ruhunu aktarıyordum...

İşim oydu...

Onun için ben de çok iyi bildiğim Atina’ya bakar, “Allah Allah gerçekten de koskoca Atina’da işleyen tek bir cami yok... Ne biçim iş bu?..” derdim...

Şimdi Başbakan Erdoğan ile Yunan Başbakanı Samaras, hem İstanbul’daki iyileştirmeler hem de Atina’ya cami yapılması konusunda görüş birliğine varmışlar...

Şimdi Yunan Başbakanı olan Samaras, ben oradayken bir ara Dışişleri Bakanı’ydı...

Genç ve Türkiye ile korakor mücadeleden yana olan ‘şahin’ bir bakandı...

O günlerin üzerinden tam 22 yıl geçti...

Demek ki 22 yıl aldı Samaras‘ın “Atina’ya bir cami yapılmasını” gerekli bulması...

Andonis Samaras “karşılıklılık ilkesi” uygulandığı için ne kadar tatmin olmuştur bilemem fakat 22 yıldır Atina’da bulunan ya da Yunan başkentini ziyaret eden yüzbinlerce Müslüman’ın namaz kılacak bir cami bulamamış olmaları belli ki bunca zaman canını hiç sıkmadı...

***


Elbette bunun tersi de geçerlidir...

Ruhban Okulu’ndan din adamı çıkması ancak 22 yıl sonra gerçekleşecek...

Neyse bu da bir başarıdır...

Nihayet Atina’yı ziyaret eden Müslümanlar isterlerse Atina’da yapılacak camide namaz kılabilecekler...

Heybeliada’daki Ruhban Okulu da, Fener Patrikhanesi için artık din adamı yetiştirebilecek...

Özgürlükler ancak mütekabiliyet ilkesiyle sağlanabiliyor...

Neyse...

Atina’da istikbalde namaz kılacak insanlar, acaba bilecekler mi ki; yıllar yılı kaç kuşak insan bu ayrıcalıktan yararlanamadı?..

Namazını otel odalasında göz kararı bulmaya çalıştığı kıblede kılmaya çalıştı...

Hayat...

Her şey değişiyor işte...

DİĞER YENİ YAZILAR