Göreve geldiği ilk günden beri hep faullu konuşmalar yapıyor Galatasaray’ın yeni Başkanı Ünal Aysal...Hep olması gerekenden “birkaç kelime daha fazla konuşuyor...”Hep karşı tarafa “ne oluyoruz” dedirtecek tepkiler veriyor... Fenerbahçe’yle yaşanan şike krizindeki sözleri böyleydi...Karşı taraf, cevap verdiğinde olayları iyice gerecek sözler sarfetmekten hiç gocunmuyor Ünal Aysal...***Beşiktaş’la stat işi de Fatih Terim’in yaklaşımının ve sözlerinin çok ötesinde bir mecrada cereyan etti... Birisinin ona Galatasaray Başkanı’nın uluorta bu kadar ağır sözler söylememesi gerektiğini anlatması lazım galiba...Ancak biliyorum ki Ünal Aysal Başkan’ın bugünlerde çevresinde onu uyaracak dostları pek ortalarda gözükmüyor...Çok özel ve başka nedenlerle, bir zamanlar en yakınında olan dostları Başkan’ın şimdi yakınlarına uğramıyorlar...Onun “başka bir etki altında” olduğunu düşünüyorlar...***Neyse konumuz bu değil...Ünal Aysal’ın bunca “laf krizinden sonra” şimdi de, Fatih Terim’le arasında çıkan laf krizinde...Schneider’i oynatmak konusunda Fatih Terim’in ısrarca olmaması üzerine “Schneider’i de alırım... Onu oynatacak Hoca’yı da...” diye tepki verdiği söyleniyor...Şimdi güya durumu düzeltmek için dün başka bir açıklama yapıyor:- “Fatih Terim başarılı bir eleman...” diye...Fatih Terim’e kulübün muhasebe servisinde çalışan eleman muamelesi çekmek, Başkan’a ne yarar sağlar bilmiyorum...Fakat Galatasaray’ın hiç de yararına bir gelişme olmadığı aşikardır...Bugünlerde Başkan’a eski dostlarından pek bir uyarı gelmediğini biliyorum...En iyisi ben ona bir dost uyarısında bulunayım...- “Bu sözleri söylememiş olun... Benim tanıdığım Fatih Terim bu sözleri unutmaz...”Kim kazanır bilmem...Fakat Galatasaray kaybeder!..*****UÇAK KAZASI...Genç bir adam değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş...- “Bu mesleği yapacaksam iyi bir mücevher ustası olmalıyım...” diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış...Sonunda bulmuş ülkenin en iyi mücevher ustasını...Bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş...- “Anlat dinliyorum seni...” demiş usta...Genç adam taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmak istediğini söylemiş...Yaşlı usta, sesini çıkarmadan heyecanla konuşan genç adamı dinlemiş...Sözleri bitince ona bir taş uzatmış...- “Bu bir yeşim taşıdır...” demiş ve taşı genç adamın avucunun içine bırakmış...Sonra genç adamın avucunu kapatmış...***- “Avucunu aynen böyle kapalı tut... Bir yıl boyunca hiç açma... Bir yıl sonra gel... Haydi şimdi güle güle...” demiş...Şaşkın bakan genç adamı öyle bırakıp kalkmış yaşlı usta ve odadan çıkmış...Genç adam evine dönmüş... Kendisini merakla bekleyen annesine babasına neler olduğunu anlatmış...Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve kendisiyle soğuk konuşması nedeniyle ustasına duyduğu kızgınlığı artıyormuş...***Günler geçmeye başlamış...Genç adam sürekli söyleniyor, fakat yine de avcunu hiç açmıyormuş...- “Nasıl böyle budalaca bir iş yapmamı ister?.. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak... Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım ben?.. Böyle bir eziyetle nasıl yaşarım?.. Bu ne biçim ustalık?.. Ustalık kaprisi yapacaksa bile bari başından yapmasaydı...”Devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyordu...Fakat yine de avucunu hiç açmıyor, avucu kapalı uyuyor...Bütün işlerini diğer eliyle yapıyordu...Bir süre sonra bu duruma giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış...Artık uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp, taş düşmesin diye hep yarı uyanıkmış...***Böylece bir yıl geçmiş...Her günü zorluklarla dolu, her gecesi yarım uykuyla geçmiş bir yılı tamamlamış...Ve o gün gelmiş...Genç adam tam bir yıl sonra büyük ustanın yanına çıkmış... Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış:- “İşte taşın...” demiş... “Bir yıl boyunca avucumda taşıdım... Şimdi ne yapacağım?..”Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:- “Şimdi sana bir başka taş vereceğim onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın...”Bu söz üzerine genç adam bütün sukunetini kaybetmiş...Bağırıp çağırmaya başlamış...Yaşlı ustayı bunaklıkla suçlamış, deli olduğunu söylemiş...Mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için ‘hasta’ olduğunu bağıra çağıra söylemeye başlamış...Genç adam bağırır çağırırken,yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış...Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan genç adam, bir yandan bağırır çağırırken, avucundaki taşı hissetmiş...Durmuş, taşı biraz daha avucunda sıkmış ve heyecanla bağırmış:- “Bu taş yeşim taşı değil usta!..”***Tam 30 yıl önce, dün gecenin tarihi olan 16 Ocak 1983’te Ankara’da sulu kar yağıyordu...Etraf karlarla doluydu ve dondurucu bir soğuk bir vardı...İstanbul’dan Ankara’ya sefer yapan gecenin son uçağıydı Afyon uçağı...Tam piste iniş yapacağı sırada düştü ve gecenin karanlığında 47 yolcu can verdi...O gece Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda bermutat nöbetçiydim...Her gün sabah başladığım mesaiyi, haftanın iki üç gecesi gece nöbetlerine de tek başıma kalarak devam ettiriyordum... Büronun en genç muhabiri ben olduğumdan, bütün nöbetler bana yazılıyordu...***Oysa evlilik hazırlıkları yapıyordum ve iki ay içerisinde evlenecektim...Müstakbel eşimle beraber kalacağımız çatı katına taşınmıştık...Üniversite, dersler, gece yarılarına kadar süren gazetecilik mesaisi ve evleneceğim genç kızla romantizmin üçgeninde bir parça oksijen almaya çalışıyordum... 23 yaşındaydım...Milliyet bürosunu 23’te kapatmam gerekiyordu...Hava berbattı, Çankaya’ya o karlı havada kolay çıkamayacağımı düşündüm ve saat 22 sularında büroyu kapattım eve gittim...Uçağın Ankara yakınlarına düştüğü ben büroyu kapattıktan sonra duyulmuş, bürodaki birçok gazeteci, evlerinden alınıp getirilmişti...Büronun kapısını da onlar açmıştı...Bütün bunları sabah öğrendim...Gece vakti eve geç varmış...Televizyonu açmamış, küçük salonumdaki kırmızı renkli bar ışığında, bir parça müzik dinlemiş sevgilimle romantizm yapmıştım...***Sabah olaydan haberdar olunca ve gazetenin gece tamamen değiştiğini görünce utancımdan kıpkırmızı olmuştum...Evlenmeye ve sevgiline gecenin o saatinde ayıracağın birkaç romantik saatin bile yoktu...Neye tepki duyacağımı bilememiş, “Bir daha böyle bir şeyin başıma gelmemesi için” yemin etmiştim...Ne Atina’dayken gönül rahatlığıyla bir Pazar olsun izin yaptım, ne yayın yönetmenliği yaptığım televizyon kanalında, gecenin herhangi bir saatinde haber merkezini muhabirsiz bıraktım...Muhabirlere hayatta en mutlu olacağım şeyin;“Gecenin bir yarısında haber için onlar tarafından uyandırılmak” olduğunu söyledim...Bunu duyan gazeteciler saat gecenin sabaha karşı 2’sinde, 3’ünde hep uyandırdılar beni...Geçmiş bir uçak kazasının, “atlanmış haberinin gizli intikamını çıkartıyordum bedenimden...”O muhabirlerin hepsi şimdi bütün televizyonların başında görev yapıyorlar...Hepsi “televizyonculuğun ustası” konumuna geldiler...“Yeşim taşını yıllar boyu avuçlarının içinde tutmak zorunda kalmış olmanın eziyetinin” tepkisini o yıllarda bana duymuşlardı biliyorum...Fakat şimdi; ellerine hangi taşı alsalar;“Bu yeşim taşı veya değil” diyecek durumdalar...Bana gelince;O kazadan sonra 30 yıl boyunca hiç taviz vermediğim gazetecilik bana büyük başarılar getirdi...Evlilik mi?..O maalesef yürümedi...Yürümesi eşyanın tabiatına aykırıydı...
O gün Chatelet Les Halles’de aradığım bir iki şey için alışveriş yapmayı düşünüyordum...Kullandığım arabayı park edebilmek her zamanki gibi çok zordu...Sokak sokak Paris’i arşınlıyordum arabayla...Sonunda dayanamadım ve engellilerin arabalarına ayrılmış bir boşluğa park ettim arabayı...Nasıl olsa onbeş dakika sonra dönecektim... Bir şey olmaz diye düşündüm...***Döndüğümde arabanın yerinde yeller esiyordu...Parka çekmişlerdi arabayı...O hengamede parka çektikleri yeri bulduk, cezayı ve çekme parasını ödeyip gitmeye hazırlanıyorduk...Görevli memur, tam ödemeyi yapacakken “70 euro daha vermeniz lazım...” dedi...-”Anlamadım...” dedim...-”Öğlen 12.30 sularında Saint Sulpice’de yanlış yere park etmişsiniz aracınızı... Onun cezasını da ödemeden arabanızı alamazsınız...”-”Nereye yanlış park etmişim?..” diyecek oldum...Bana anında kamera kayıtlarını gösterdiler...-”Bu araç sizin kullandığınız araç değil mi mösyö?..”-”Evet benim...”-”O yer park edemeyeceğiniz bir yer...”***Yapacak hiçbir şey yoktu...Paris sokak sokak, cadde cadde kameralar tarafından gözetleniyordu...Akşamki park cezasına ek, öğlen saatlerinde ettiğim yanlış park da eklenmişti...Oysa öğlen arabayı park ettiğim yerden almaya gittiğimde, üzerinde ne bir ceza makbuzu, ne ceza kesildiğine dair herhangi bir emare vardı...Oysa kameralar kayıttaydı ve kuzu kuzu ödemek zorundaydım iki cezayı birden...Paris’te sanki yaptığım her hareket kameralar tarafından kayıt altına alınmaktaydı...***Bu olayı niye anlattım?.. Paris’in göbeğinde bir büroya şifreli kapılar geçilerek girilecek, içerde üç kişi infaz edilecek, dışarı çıkılacak ve kayıplara karışılacak...Bunu da aklına cinayet işlemek gelen üç kişi kafasına göre yapacak?..Benim arabamın yanlış yerde park ettiğinde saklanamadığı kentte, profesyonel katiller üç kadını öldürüp hiçbir şey olmamış gibi kayıplara karışacaklar...Mümkün mü?..***Şimdi bu çerçeveden Paris’te üç PKK’lı kadına suikastin arkasında kim var sorusuna cevap arayalım...1) Sakine Cansız, Apo’nun siyasi olarak çok yakınında bulunan önemli bir kadın PKK yöneticisiydi...Sakine Cansız’ı öldürenler kime mesaj vermek istediler?..a) Türkiye’ye; “Şöyle düşünelim... Sakine Cansız’ı öldürerek Türkiye’ye nasıl bir mesaj verilebilir acaba?.. Sakine Cansız müzakere sürecinde Türkiye’nin elinde bir enstürman değil ki... PKK’yı ikna sürecinde en önemli figürlerden biri...b) Mesaj İmralı’ya yani Apo’ya; Sakine Cansız, Apo’nun yanındaki isim olduğu ve bu süreçte Apo’nun istedikleri doğrultusunda rol oynadığına göre, öldürülmesi Apo’ya verilmiş direkt bir mesaj değil mi?..***Peki mesaj açık değil midir?..Apo’ya “Türkiye ve MİT’le girdiğin süreci rahatça götüremeyeceksin... En güvendiğin ve yakınında görünenler öldürülebilir... Güvendiğin dağlara kar yağacak...” denmeye çalışılmıyor mu?..2)Bunu söyleyebilecek güç kimdir?..a)PKK’nın içindeki sürece muhalif herhangi bir güç...b)Yabancı bir devlet ve emrindeki istihbarat gücü... ***3) Peki bu güçler arasında hangisi, bu kadar kısa zamanda Sakine Cansız’ın Almanya’dan Fransa’ya geçeceğini saptar, Paris’in göbeğindeki Kürt Enstitüsü’nde, şifreli kapıları geçerek bu derece profesyonel bir suikasti gerçekleştirir?..4) PKK’nın bütün üyelerinin, siyasi sığınma hakkıyla yaşadıkları Paris’te, bu ölçüde güçlü bir hareket serbestileri var mıdır?..Bu kadar rahat hareket edebiliyor mu militanlar?..Sürekli bir gözlem altında ve istihbarat ağı içinde değiller mi?..Böylesi bir cinayeti Paris gibi kameralarla sokak sokak gözetlenen bir başkentte yapabilecek bir PKK timi var mıdır?..***5) Yoksa bu eylem, dört başı mamur bir yabancı istihbarat örgütü eylemi midir?..Mesajı direkt Apo’ya mı vermektedir?..Türk devletiyle silahları bırakma konusunda iş tutarsan, sonuç hayırlı olmayacak mı denmek istenmektedir?..5) Bunu diyecek devletler ve istihbarat örgütleri hangi ülkelerin elinde bu kadar profesyonelce mevcuttur?..Mevcut olmanın ötesinde Paris’te bu eylemi yapabilecek kapasitededir...6) Akla İran, Suriye, İsrail ve İsrail’le birlikte hareket edecek bazı Avrupa devletlerinin istihbarat örgütleri geliyor...Amerika ve CIA biraz uzakta, çünkü Amerika yönetim olarak bu sürece karşı gözükmüyor...7) Akla gelen devletler ve istihbarat örgütlerinden herhangi biri olabilir... Tamamen başka bir ihtimal de olabileceği gibi...Kimseyi töhmet altında bırakmamak gerekir...Fakat olay çok profesyonelce işlenmiş bir suikasttir...Cinayetin arkasındaki parmak üst düzey bir profesyonel merkezdir... ***** KANYON’DA CAT STEVENS; “SÖYLE BANA ÇOCUKLAR NEREDE OYNAYACAK?..”Lise yıllarımda mahalle arkadaşımla saatler boyu evinde oturup dinlediğim long-play’lerden biri Cat Stevens’ın (Yusuf İslam oldu sonra) Tea For The Tillerman isimli uzun çalarıydı...Sad Lisa, Father and Son, Heart Headed Woman gibi Cat Stevens klasiklerinin yer aldığı uzun çaların giriş parçası “Where Do The Children Play?..” isimli muhteşem bir parçaydı...“I know we’ve come a long way (biliyorum uzun bir yoldan geliyoruz)And we’re changing day to day (ve günden güne değişiyoruz)But tell me where do the children play?.. (Fakat söyle bana çocuklar nerede oynayacak?..)” isimli parça tüylerimi diken diken ederdi...***Benden 11 yıl önce aynı gün doğmuş pop starın, muhteşem parçası yıllar boyu dilimden ve kalbimden düşmedi...Geçen Pazar çocuklarımı çok sevdiğim Kanyon alışveriş merkezine götürdüm...Restoranlar ardı ardına açılıyor Kanyon’da...Her biri birbirinden şık, birbirinden kaliteli...Tam dokuz adet sinema salonu var...En yeni filmleri getiren, Amerika standartlarında ve şıklığında hizmet veren...Binlerce kişi sinemalarında, kitapçılarında, plakçılarında, restoranlarında, kafelelerinde ve dükkanlarında dolaşıyor eğleniyor...Her gittiğimde küçük çocuklar, bir parça oynamak, bir parça eğlenmek istiyorlar...Ufacık bir dükkanı reva görmüşler koskoca Kanyon’da çocuklara...Ne zaman gitsen kendisine işletme müdürü diyen gençten ukala davranışlı bir genç kadın “Parti organizasyonu var... Yerimiz yok...” deyip duruyor... ***Binlerce insan çoluğuyla çocuğuyla Kanyon’a geliyor...Yüzden fazla kafe restoran var Kanyon’da...İnsanların eğlenmesi, gezmesi, tozması, keyif alması için her şey düşünülmüş...Ne ki Cat Stevens’ın 1970 yılında bundan tam 43 yıl önce çıkardığı albüm halen geçerliliğini koruyor...Çocukuların oynayacakları tek bir santim yer yok...Olan yerde de sürekli parti organizasyonu var...“Biliyorum” diyordu Yusuf İslam;“Çok uzun bir yoldan geliyoruz...Ve gün be gün değişiyoruz...Fakat söyle bana...Çocuklar nerede oynayacaklar?..”“Medeniyet tek dişi kalmış canavar” diye düşüne düşüne Müslümanlığı seçmemiş miydi yoksa Cat Stevens?..Nam-ı diğer Yusuf İslam...*****ÇORBADAKİ KAŞIĞI…Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:-”Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?..-”Bakın göstereyim...” demiş ermiş...Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış...Hepsi oturmuşlar yerlerine...Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş...Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyundaki kaşıklar...***Ermiş; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz...” diye bir şart koymuş...-”Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler...Fakat o da ne?..Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına...En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan...Bunun üzerine “Şimdi...” demiş ermiş;-”Sevgiyi gerçekten bilen birilerini çağıralım yemeğe...”Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuşlar sofraya...-”Buyrun yemeğe” denince, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzataraK içmişler çorbalarını...Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükreDerek kalkmışlar sofradan...-”İşte...” demiş ermiş “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendisini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır... Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyrulacaktır... Şunu da hiç unutmayın... Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman...”
Dünyanın en ünlü kadınlarından biri o...İki kez Oscar aldı...Kuzuların Sessizliği’nde ve Taksi Şoförü gibi dünyaca klasik olmuş filmlerde oynadı...50 yaşına geldi...Önceki gece, Altın Küre’yi alırken hayatının en önemli hesaplaşmalarından birini yaptı ve tüm dünyaya “eşcinsel” olduğunu ilan etti...Konuşmasının başında önemli bir şeyi kamuoyuyla paylaşacak olacağından biraz gergin olduğunu itiraf etti...Sonra, dünya sinemasının onlarca ünlü simasının gözyaşları eşliğinde hayatının muhasebesini yaptı ve hayatının mahrem tutmaya özen gösterdiği tarafını kamuoyuyla paylaştı...-”Anlaşılmayı ve yalnız olmamayı bekliyorum...” diyerek...***Ben konuşmayı, salt bir eşcinsellik olayı olarak izlemedim...Bir insanın hayatıyla ve gerçekleriyle hesaplaşabilmesindeki cesarete duyduğum saygıyla izledim...2012 dünyada “gizli saklı” şeylerin büyük ölçüde ortaya çıkıp döküldüğü, “gizli kalmış ve kahramanlaşmış karizmaların değil, her şeyi ortaya çıkmış sahici kişiliklerin” muteber sayıldığı bir zamanın dönüm noktasıydı...Her şey inanılmaz bir şeffaflıkla ortaya dökülüyor...O şeffaflaşmayı becerebilenler, kendileriyle ve geçmişleriyle hesaplaşabilip barışabilenler, onları deklare etmekten, açık etmekten korkmayanlar, cesaretle savunanlar, artık yeni zamanların muteberleridir...Kişisel zaafların samimiyet eleğinden geçip karizmaya artı yazıldığı, duyguların dürüstlükle bezenip, ‘cool’luğun mihenk taşı sayıldığı dönemlere girdik nihayet...Jodie Foster gibi dünya çapında bir aktristin, “yaşamında mahrem kalabilecek cinsel tercihini, bir ödül töreninde hiç sakınmadan açıklamayı görev bilmesi”, insanların ve toplumların şeffaflaşmasının rol modelidir...***Robin Sharma şöyle der:“Olağanüstü bir hayat sürmenin yolu kendimizi keşfetmek, kapasitemizin en geniş sınırlarını fark edip insan olarak temelde kim olduğumuzu anlamakta yatar...Sonra sahip olduğumuz bu bilgiyle, dış dünyaya çıkarak yapmamız gereken işi yapıp dünyaya yaratmak için geldiğimiz iyiliği yaratırız... Işıldamamız gerekir...”Jodie Foster’ın kendi mahrem gerçeğini milyarlarca insanın önünde açıklaması, yeni zamanların artık önlenemez hale gelen ritüelidir...Hayat değişiyor...İnsanlar da değişecek...Toplumlar da...Şeffaflığın olduğu yerde gizli saklı, kirli pasaklı barınamayacak...Hayat güzelleşecek...İnsanlar ötekileştirilip hakir görülmeyecek...Hayatın eşitsizliklerinden bir tutam daha kaybolup gidecek...*****KADINLAR BİR ERKEKTE NE ARARLAR?..İlkokul birinci ve ikinci sınıfta aynı sıralarda okumuştuk onunla...Fakat ben o günleri hayal meyal hatırlıyordum...Üçüncü sınıfta o sınıftan ayrılıp, Kolej’e gönderdiler beni...Zeynep ilkokul bitince Kolej’e geçti...Hazırlık okuduğundan okulda bir sene geriye düştü benden...Evlerimiz yakındı, ortaokula okul otobüsüyle beraber gelir giderdik...Yıllar sonra ilkokul sınıf buluşmalarında buluştuk...O yıllarda üç yaş küçük olan kızkardeşi Can Karaburçak, bize çocuk gibi gelirdi...O yaşlarda üç yaş bir kuşak farkı gibidir, insan için... Şimdi, “Bir kadının 50 yaşına kadar yaşadığı aşkları, hayal kırıklıklarını, umutları ve umutsuzlukları anlatan” romanını göndermiş bana...“Bir Ömür Boyu Mutluluk Paket Olsun Lütfen...”***Dünyalar güzeli Kolej’li bir genç kızın aşkın ve evliliklerin labirentlerinde, tercihlerini sorgulaması, mutlulukları, mutsuzlukları ve hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesini yazıyor kitapta...Ancak bu “öyküye”, “yaşam koçluğu” penceresinden de bakıyor aynı anda...Her kısmın sonunda kahramanı İpek’in tercihini sorguluyor ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışıyor...“O genç kız seçimlerinde farklılık yaratabilseydi, hayatı nasıl şekillenmiş olurdu acaba?..” sorusuna cevap arıyor...Her yaşam koçu gibi, hayatımızın seçimlerimizden oluştuğunun farkında...Başımıza gelen her şeyin aslında kendi seçimlerimizden ve tercihlerimizden kaynaklandığını biliyor...***Bense bir genç kadının “aşkın ve evliliklerin zikzaklarında geçen” hayatını okurken, “kadınların aşka ve erkeklere nasıl baktıklarını öğreniyorum” Can’ın kaleminden...“Kadınlar bir erkekte gerçekte ne ararlar?..”“Neden aniden yakın çevrelerinin bile benimsemeyeceği erkeklerle ilişkilere yelken açarlar?..”“Arıza erkeklerin nesi cazip gelir de, kadın bile bile lades diyerek, mutluluğu bulmak için o erkeğin peşinden gider?..”“İnat bir kadının hayatında ne kadar önemlidir?..”Bu ve bunun gibi kadına dair birçok soruya cevap buldum “İpek”in hayatında...Aşk ilişkilerinde kadına göre psikolojik açıdan “zayıf olan erkeğin dramının” hep daha keskin ve kaçınılmaz olduğunu düşünmüşümdür...Can’ın kitabını okurken, sadece kadınlara ait “trajedik bir deryanın” varlığını fark ettim...Kitabın bitimine sadece bir bölüm kaldı fakat bu yazıyı özellikle bitirmeden kaleme almak istedim...Kadının, erkekten çok daha fazla olan duygusal zekasının “dramatik” boyutu, bir kitap finalinin yaratacağı heyecandan daha önemliydi...Kadınlardan çok, kadınları anlamak isteyen erkeklerin okuyacağı bir hayat öyküsü, “Bir Ömür Boyu Mutluluk, Paket Olsun Lütfen...”*****BAKALIM YIL SONUNDA GALATASARAY’A GELEBİLECEK Mİ QUARESMA?..Kendimizi savunmak için oluşturduğumuz “ego”muz zaman zaman bize büyük oyunlar oynar...Kendimizi vazgeçilmez gördüğümüz, “Hayatın ve evrenin bizsiz yürümeyeceğine inandığımız” zamanlarda, evren insana “Senden daha büyük bir akıl var... Sanma ki sen yönetirsin hayatı, o akıl seni yönetir...” mesajını verir...Dün Katar’da ilk idmamına çıkan Quaresma’nın fotoğraflarını gördüm...500 kişi gelmiş ilk idmanına, büyük çoğunluğu da ilkokul çağındaki çocuklarmış...Bomboş tribünlerin önünde Katar’da idmana çıkan bir Quaresma...O İstanbul’a geldiğinde Atatürk Havaalanı mahşer yerini andırıyordu...Dolmabahçe stadının zeminine ayak bastığında tıklım tıklım dolu tribünler, “dünyanın en muhteşem şovlarından birini yapıyordu...”İstanbul gibi bir kentte yaşıyor, Reina, Sortie gibi Boğaz’ın incisi gece kulüplerinde eğleniyor, milyonlarca taraftarın sevgilisi olarak masraflar hariç senede 9 milyon liraya yakın para kazanıyordu...***Hayat egolarımıza yenik düşmediğimiz kendimizi vazgeçilmez zannetmediğimiz, bizden büyük bir evrensel aklın var olduğuna inandığımız, sınırlarımızı bildiğimiz durumlarda, güzellik ve mutluluk sağlar bize... “Ben daha fazlayım ve vazgeçilmezim” dediğiniz durumlarda, hayat size “öyle bir oyun oynar ki” ne olduğunuzu şaşırırsınız...Evrenin “insan egolarını terbiye etmeye yönelik sihirli oyunu” insanoğlu ondan gerekli dersleri çıkartana kadar devam eder...Bakalım Galatasaray’a yıl sonunda gelebilecek mi Quaresma?..
İnfazların en ağırı gerçekleşiyor Paris’in göbeğinde aniden...Üç kadın birden kafalarına kurşun sıkılarak öldürülüyor...Sakine’nin kafasına dört kurşun...Diğer kadınlara üç kurşun...Sanki birileri bir şeyler göstermek istiyorlar...Bir mesaj vermek amacındalar...“Bu işleri isteğiniz gibi yapamazsınız... Türk devletiyle anlaşıp, ‘savaşı sona erdirme’ kararını veremezsiniz...” demek istiyorlar...Sakine Cansız’ın MİT’le yapılan gizli görüşmelerde yer aldığı ortaya çıkıyor...İmralı’dan gelecek Apo’nun talimatlarının, PKK’nın Avrupa kanadına ulaştırılması ve örgüt kadrolarının iknasında kilit rol oynayacağı anlatılıyor Sakine Cansız’ın...İşte öldürülen o kadın, PKK’nın kurucu kadrosunda bulunup, barış sürecini PKK kadrolarına anlatmakla görevli kadın...***PKK hiçbir zaman sadece PKK’dan ibaret değil...Eğer PKK’dan ibaret olsaydı, PKK’nın bir kanadına bağlı militanları, kendi örgütünü kuran kadını örgüte ihanet etmediği halde, öldüremezdi...Ne ki, gözünü kırpmadan öldürdüler...Kim öldürdü Sakine ve iki arkadaşını?..Öldürenler her kimse arkalarında kim var, hangi eller var?..Bu suikast berbat bir cinayettir...Fakat bu berbat cinayetin bile gösterdiği bir gerçek var...Silahların susması Türkiye’ye, Kürdüyle Türküyle çok şey kazandıracaktır...Bölünmemiş ve birbirine silah doğrultmayan bir Türkiye’de, hayat başka türlü akacak...Cinayetin her türü rezil ve berbattır...Ancak o rezil ve berbat eylem bile hayatta bir şeyi gösterir...Silahların susması yolundaki son çabalar, doğru bir güzergahtır...*****BİR ŞEYLER BİTTİĞİNDE, MUTLU OLABİLMEK...İtiraf edeyim ki, hayatımda yapmakta olduğum bir şey sona erdiğinde, bir alışkanlık nihayete erdiğinde, bir arkadaşlık, bir aşk, bir ilişki finale geldiğinde, mutsuz ve huzursuz olurdum...“Neden böyle oldu?..” diye bir parça dövünürdüm...Hayatın şifresinin “biten bir şey”den mutluluk duymak olduğunu sonraları fark ettim...Her biten şey, aslında yepyeni ve sonsuz seçenekler denizinde size akla hayale gelmeyecek fırsatlar sunuyordu...***Yılbaşı gecesi, hep gittiğim yere gitmeme kararı almak zorunda kaldım...Hayat o günden beri, bana sonsuz derecede farklı yeri ve mekanı karşıma çıkartıyor...Yaşam tahmin etmediğim kadar zenginleşiyor...Önceki gece Dean and Deluca isimli Kanyon’da açılan mekana gittim...Amerika’da Washington’daNew York’ta birçok yerde şubesi olan mekan, İstanbul’da yepyeni bir mekandı, yemekleri, atmosferi, dekorasyonu ve ambiyansıyla parmak ısırtıyordu...Daha kim bilir neler göreceğim, neler yaşayacağım sonsuz seçenekler denizinde...***İlişkiler için de geçerli, dost sandığınız arkadaşlıklar için de...Hayat eğer size bir şeyi bitirmeyi öngörmüşse, sızlanmayın...Tersine mutlu olun...Şimdi kim bilir ne seçenekler karşıma çıkacak, ne yeni heyecanlar tadacağım diye...Göreceksiniz ki her alışkanlığınız; aslında sizi dört duvar arasında tutsak eden bir kelepçedir...Kelepçelerinizden kurtulmak istiyorsanız, alışkanlıklarınızdan vazgeçin...Özgürleşecek ve yeni hayatlar yaşayacaksınız... *****İKARYA ADASINDA 100 YIL YAŞAYANLARIN SIRRI...Yunanistan’a ilk gittiğim günlerde, Yunanlıların yaşam biçimleri karşısında şaşkınlığa uğramıştım...Memlekette hemen hiç kimse doğru düzgün çalışmıyordu...Herkes laklak ediyordu...Rekabet diye bir olgu yoktu...Rekabet olmayınca, stres de yoktu...Sabah yedi buçuk gibi güya işbaşı yapıyorlardı...Dokuza kadar hiçbir şey doğru düzgün çalışmıyordu...Dokuzdan bire kadar dört saatlik bir çalışma temposu vardı...Arada soğuk frape içiliyor, kazınan mideler için börek yeniyor, futbol ve siyaset üzerine geyik yapılıyor, onüç gibi de paydosa doğru yavaştan hareketleniliyordu...***Yaşam sürelerinin uzun olduğunu fark etmiştim Yunanlıların...Öğlen ikibuç üç gibi oturdukları yemekten dört-dörtbuçuk gibi kalkıyorlar ve uzun siestalara geçiyorlardı...Saat altıbuçuk yediye kadar öğle uykusu devam ediyordu...Yediden itibaren önce kafelere, sonra tavernalara akıyorlardı...Hiçbir stresi olmayan bol lak laklı bir hayattı onlarınkisi...Tıp dünyası şimdi Ege’deki İkarya adasında, yüz yaşın üzerinde yaşayan kişilerin çokluğunu görerek adadaki yaşam biçimini “uzun yaşamanın sırrı olarak” anlamaya çalışıyor...İkarya mucizesi Osman Müftüoğlu’nu da etkilemiş ve bana geçen yıl bu adadaki yaşam biçiminden söz etmişti...Öğlenleri zeytinyağı bol salata, alkol oranı 16-18 derece olan kırmızı veya beyaz ev yapımı şarap, uzun yürüyüşler ve kırmızı etten uzak duran bir yaşam biçimi...İkarya’lıların bu yaşam biçimini uzun yaşamanın sırrı olarak veriyor tıp dünyası...***Oysa size bir sır vereyim...Çeşme’nin karşısındaki Sakız adasının bir parça güneyine düşen İkarya adasında hayat Batılı’ların standartlarına göre sağlıklı bir hayat değildir...Batılı tıp dünyası yanlış biliyor...Yunanistan’ın hiçbir yerinde öğlen yemeği sadece salata yenerek geçiştirilmez...İkarya adasında da elbette...Ahtapot, kalamar gibi deniz mahsülleri ile balık Ege’deki bütün adaların mutfaklarının olmazsa olmazıdır...Ahtapotun ızgarası yapılsa da İkarya ve diğer Yunan adalarında küçük balıklar kızartma olarak yenirler...Kalamar duruma göre değişir, hem kızartması hem ızgarası yapılır...***Her Yunanlının öğlen masasında bol miktarda makarna ve ekmek bulunur...Patates kızartmasının görünmediği masa pek rağbette değildir...Ayrıca Yunanlılar çok yemek yerler...Yemekten sonra öğlen uykusuna yattıklarından ve gece adalarda bile sekizden dokuzdan önce yemeğe oturmadıklarından, “obez” derecesinde şişmandırlar...Yunanistan’da obezlik normal bir durumdur...“Şişman”dan aşağısı zaten pek yoktur...Batı’lı bilim adamları İkarya adasının yaşam biçimini “uzun yaşamanın sihirli formülü” olarak kutsayarak büyük yanlış yapıyorlar... Ne İkarya adasının ne de Ege adalarının “çok sağlıklı denecek” bir mutfakları yoktur...Kızartma, hamur işi, ekmek, makarna, patates, şeker gibi Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde “sakıncalı yiyecekler” listesine giren bütün ürünler bu Ege ada mutfağında kullanılır...***Yunanlıların öğlen içtiği ev yapımı kırmızı ve beyaz şaraptan, “sağlık iksiri” yaratmak ise tam komedidir...Öğlen içilen şaraptan bir sağlık yaratılacaksa, o şarabın gün ortasında verdiği keyfin, endişelerden uzak bir yaşam biçimini egemen kılmasındandır...Adalı bir Yunanlı, hayatı hiç germez, strese sokmaz... Öğlen de muhabbetle kucaklaştırdığı salata, ahtapot, makarna, ekmek ve şaraptan oluşan mönü, bir sağlık mönüsü değil, bir “keyif” mönüsüdür...İkarya’lıyı sağlıklı yapan unsur, mönünün içindeki “keyif” unsurudur...Yunanlının keyfini alırsanız içinden, bu mönüyle değil yüz yıl, yetmiş yıl zor yaşatırsınız onları...Uzun yıllar Yunanistan’da kaldığımdan, onlar gibi yedim içtim... Yunanistan’ı bıraktıktan sonra da sürdü bu alışkanlığım...Tek farkım, ben hayatı sürekli rekabet koşullarında çok stresli yaşamaktaydım...Artık Yunanlılar gibi yiyip içtiğim söylenemez...Ne Yunan mutfağını, ne de İkarya’lıların yemek tarzını çok sağlıklı bulduğum da...Oraların tek “sağlık iksiri” yemeğin ve hayatın içine sinmiş olan “keyiftir...”Denizin, güneşin ve doğanın verdiği keyif... Stressiz hayatın ve yaşamı başka türlü okumanın verdiği gamsızlık...Eğer İkarya’da yüz yaşından fazla yaşayan insanların neden çok olduğunu merak ediyorsanız, size cevap hakkında bir sır vereyim... Hemen bir DVD’ciye gidin...Tezgahta göremeyebilirsiniz hemen...Görevli birinin yanına yanaşıp sorun:-”Antony Quinn’in Zorba filmi sizde bulunur mu?..” diye...Filmi alıp, ara ara, aklınıza estikçe izleyin... Zorba’nın hayatı ve yaşam felsefesini izledikçe, yaşam sürenizin uzamakta olduğunu farkedeceksiniz...Kim bilir belki Sirtaki yapmasını da öğrenirsiniz...
Bir erkeğin karısını aldatması sinemada pek ilgi çekmeyen artık sıradan bir olay...Oysa bir kadının kocasını aldatması çok işlense de, iyi bir kurguyla hala “seyirci ilgisini çekebilecek” potansiyele sahip...Anna Karenina kaç kere film oldu hatırlamıyorum, fakat vizyona giren Anna Karenina’ya gittiğimde, Anna Karenina’yı ‘ölümsüz’ yapanın, esasen kocasını aldatma veya yakışıklı bir adama aşık olma değil, uğruna ödediği bedel olduğunu fark ettim...“Aldatmanın karşılığında ölümü bedel olarak almayı göze alabiliyor musunuz?..”Onu göze alabiliyorsanız Anna Karenina olabiliyorsunuz...Gerisinin adı sıradan bir maceradır, basit bir aldatma, Anna Karenina olmak hiç değil...***Elbette hükümet yetkilisi kocasını, gönlünün karşı koyamadığı adamla ‘cüretkar’ bir aşka yelken açarak aldatmak, sadece bu haliyle bile öyküyü cezbedici kılabilir...Ancak Lev Tolstoy’un Karenina’sını esas ölümsüz yapan sihir, “Anna Karenina’nın bu aşk için ödediği diyettir...”O diyet yıllarca lanetlenen bir kadın olarak yaşamak ve sonra kendini çaresiz hissedip, intihar edip ölmektir...İki çocuğu, uğruna her şeyinden vazgeçtiği büyük aşkı ve toplumsal hiyerarşide güçlü kuvvetli kocasını geride bırakarak, hayata elveda demektir...Anna Karenina filmini yönetmen Joe Wright’ın muhteşem ötesi teatral anlatımıyla izlerken, bir kadının evliyken, üstelik çocuğu varken, aşık olduğu adamdan, çocuk yapma cesaretinin vakurluğunu göreceksiniz...Herkesin ortasında yasak aşkının attan düşmesi üzerine kimselerden saklama ihtiyacı duymadan, kocasının ve şehrin tüm sosyetesinin gözleri önünde her şeyi ‘yok etme’ pahasına “Alexai...” diye haykırabilmesini izleyeceksiniz... ***Aşk; uğruna ödenecek bedelleri ödeyebilecek vücutları ve kalpleri bulduğunda “ölümsüz ve büyük aşk” mertebesine ulaşır...O zaman Anna Karenina olabilir bir kadın...O zaman ikinci kadına duyduğu aşkla ölümsüzleşebilir bir erkek ve Doktor Juri Jivago mertebesine ulaşabilir...“Aldatmayı” değil, uğruna her şeyi feda edilebilecek bir aşkı ve tutkuyu izlemek istiyorsanız, Anna Karenina’ya gidin...“Karım, açıkça ticari gelir elde etmek için teklif edilmiş bir projeyi, kar getiremeyecek bir hale getirdin diyor...” şeklinde konuşmuş, filmin dahi yönetmeni Joe Wright... Ben gittiğimde hava çok soğuktu ve kimseler dışarılara çıkmaya cesaret edemiyordu...Buna rağmen sinema salonunun yarısı doluydu...Anna Karenina filmi ticari olarak başarı kazandırır mı bilmem, fakat filmin sanatsal başarısı, büyüleyici anlatımı, mükemmel görsel estetiği, “bir kadının uğruna ölümü göze aldığı ölümsüz aşkına” layık bir portre çiziyor...***Filmin Lev Tolstoy’un Time dergisi tarafından dünyada yazılmış gelmiş geçmiş en güzel roman dediği Anna Karenina’sının hakkını vermiş olduğuna mutlu oldum...Bu filmde Anna Karenina’yı seversiniz...Çevrenizdeki aşkların ve aldatmaların sıradanlığına burun kıvırmanız da kaçınılmaz olacak...Soğuk kış günleri geçmeden gidilmeli Anna Karenina’ya...Karenina soğuk günlerde, karlı günlerde yaşanan bir aşk...Aşkın soğukta ne kadar şehvetli, nasıl tutkulu, ne kadar tehlikeli ve ne ölçüde cüretkar yaşanabileceğini anlayacaksınız...Aşkı Rus yazarların kaleminden, Rus coğrafyasının soğuk ve insanın içini donduran karlı romantizminden, teatral ve estetik sinema anlatımıyla izlemek, kalbinizi ısıtacak...Anna Karenina filmine gitmek ertesinde bir salep içme zamanıdır şimdi... *****ARKASI SİLGİLİ KURŞUNKALEM...İlkokul üçüncü sınıftaydım...Bizi götüren servis arabaları Kolej’in lise binasının önünde duruyordu...İlkokula gidebilmek için küçük küçük çocuklar geniş caddenin altında açılan alt geçitten geçip okula varıyorduk...Ailelerimiz okula giderken bize bir miktar harçlık veriyordu...O günlerde kırtasiyelerde, kırmızı, mavi, mor, pembe, sarı renkli kurşun kalemler çıkmıştı...Arkalarında silgi vardı ve bizim gibi küçük çocuklar için çok cezbediciydi...Bu kalemleri geçitin altında dudakları soğuktan titreye titreye ak sakallı bir “dede” satardı...Nur gibi bir yüzü vardı dedenin...Sürekli soğukta kalem satmaktan elleri ve dudakları titrerdi...Dedeyi çok severdik ve çocuk kalbimizin merhametiyle dededen ihtiyacımız olsun olmasın alışveriş yapardık...Kalem alışlarımız bir ara haftada ikiye üçe çıkmıştı...Amaç artık kalem almaktan çıkmış, dedeyi memnun etme gayesine dönüşmüştü...***Çocuklarının “dede”den sürekli kalem aldığını gören veliler, bir süre sonra okul yönetimine şikayette bulunmuşlardı...-”Bu adam, soğuktan titriyor görünerek ‘çocuklarımızdaki merhamet duygusunu’ sömürüyor ve onlara sürekli kalem satıyor...”Veli şikayetleri üzerine okul yönetimi “dede”yi okul çevresindeki alt geçitten ve okulun kapısından uzaklaştırmaya karar vermişti...Yaşlı bir adamın, çocuklara sattığı üç beş kalemlerden ne istemişlerdi bilmem, onu okul yönetimine şikayet edenler...Diyelim ki ihtiyaç fazlası birkaç kurşun kalem satın alıyordu çocuklar “dede”lerini memnun etmek için...Diyelim ki “dede” üç beş kuruş fazla kazanıyordu bu kalem satışlarından...Ne olacaktı ki?..Fakir mi kalacaktı Kolej öğrencilerinin velileri üç beş kurşun kalem satışının israfından!..Günah değil miydi, yaşlı bir adamın “kurşun kalemi satmasını” engellemek...Dede’nin alt geçitten gönderildiği günlerdi...Zavallı adam son bir umutla lise kapısının önünde caddede satmaya devam etti renkli kalemlerini bir süre daha...Onu son gördüğüm gün, iki üç tane daha arkası silgili kurşun kalem aldım...Aldığım o son kalemler ve “dede”nin onları satarkenki yüzü, belleğimdeki son karelerdi...***O görüntüyle yıllar sonra okuduğum aşağıdaki öykü biraraya geldi ve örtüştü benliğimde...Şöyleydi o öykü: “Yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giderdi adam...Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yapardı her gün...Yine bir gün sahilde yürürken, plaja doğru baktı ve dans eder gibi hareketler yapan bir insan silüeti gördü...‘Sabah güne dans ederek başlayan bir kişi herhalde...’ diyerek gülümsedi ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırdı...Yaklaştıkça, gördüğü silüetin genç bir adam olduğunu fark etti...Genç adam dans etmiyor, birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve sürekli okyanusa fırlatıyordu...***Genç adama biraz daha yaklaştı ve seslendi...-”Günaydın ne yapıyorsun böyle?..”Genç adam durdu, başını kaldırdı ve cevap verdi:-”Okyanusa deniz yıldızı atıyorum...”-”Sanıyorum soruyu şöyle sormalıydım...” dedi; “Neden okyanusa deniz yıldızı atıyorsun?..”-”Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor... Eğer onları suya atmazsam ölecekler...”-”Ama delikanlı görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızlarıyla dolu... Hiçbir şey farketmez ki...”Genç adam kibarca dinledi onu...Eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha aldı ve dalgalanan okyanusa doğru fırlattı:-”Bunun için fark etti!..”
İnsanların bedenen ölse de ruhlarının ölmediğine inanıyorum...Hrant’ın ruhunun, şimdi bedenini katledenlerin “tek tek kişiler olmadığını, örgütlü bir suçun parçası oldukları kararını” gördüğünü sanıyorum...Yargıtay’ın kararını görmüş ve mutlu olmuştur Hrant’ın ruhu şimdi...Kim bilir, ne büyük huzursuzluklar duydu, mahkemenin ilk kararında...“Örgütlü bir suç olduğunun delili yok...” dendiğinde...Kim bilir nasıl isyan etti o bedeni dünyadan göçmüş ruh?..Demedi mi ki, “Bana gelen ölüm adım adım hissettire hissetire geldi... Söylene söylene anlatıla anlatıla geldi... İhtar edile edile, tehdit yapıla yapıla geldi...Beni öldürmeden onlar, ben onların beni öldüreceğini gördüm...Bir güvercin gibi ürkektim...Yalnızdım...Ölümlere açıktım...Beni öldürdüklerinde hiç garipsemedim...Biliyordum öldüreceklerini...Biliyordum kimlerin öldüreceğini...Biliyordum nasıl öldürüleceğimi...***Benim bedenimi bir örgüt değil, bir kişi aldı diyenler, bana ölüme giderken tek tek yapılanları vidanlarına anlatabiliyorlar mı?..Tehditleri, tükürükleri, ölüm geliyor söylemlerini...Adım adım yaklaşanölümü, adım adım yaklaşan tetikçiyi?..”Biraz rahatlamıştır şimdi Hrant’ın ruhu...Belki umutlanmıştır kim bilir?..Bulunacak diye tetikçinin ötesindeki katil...Belki bir parça rahatlamıştır ruhu yerinde, bedeninden uzaklarda bir yerde...Kim bilir?..*****KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİN...Bir zamanlar üç bilge biraraya gelip dünyanın en kısa anayasasını yazmaya koyuldular...İnsanın hareketlerine ve davranışlarına hükmeden kanunu gösterebilen kişi, dünyanın en bilge kişisi seçilecekti...“Allah suçluları cezalandırır...” diye teklif etti bilgelerden birisi...Tek cümleydi...Kısa ve özdü...Fakat diğer iki bilge, bunun bir kanun değil bir tehdit olduğunu söyleyerek itiraz etti...“Allah sevgidir...” dedi ikinci bilge...Fakat bu teklif de kabul görmedi...Çünkü insanın görevlerini tam olarak açıklamıyordu...Sıra üçüncü bilgeye gelmişti...Teklifini tane tane sundu:-”Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına yapmayın...”Ve ilave etti; “Kanun budur... Gerisi yoruma kalmıştır...”***Geçmişin hesaplarının arka arkaya ortaya döküldüğü son yıllarda, fark ettim ki, tek gönülden inandığım ilke budur...“Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma...”Gönül bu ilkeye inandığında, insanın içindeki kötülük duygusu yok olup gidiyor...Kurnazlık, arkadan vurma, kalleşlik, pislik, iftira...Bunların hangisinin size yapılmasını isterseniz, onu başkalarına yapın...Hangisinin size yapılmasını istemezseniz onu başkalarına yapmayın... Ne kadar basit, ne kadar yalın bir söz söylenen...Ne kadar kolay, aynı zamanda ne kadar zor bir söz uygulamak için...*****TAKINTILI AŞK...Aşkı ağır yaşamışsam, aşk ilişkilerim bittiğinde ayrılığı “sindirme” dönemine girerim...İçime kapandığım, kendimle baş başa kalmaktan mutluluk duyduğum, civarda fazla dolanmaktan kaçındığım, ağır ilişkiye girmeye psikolojik olarak hazır olmadığım günler ve aylardır onlar...Takıntılı mı yani biraz obsesif mi yaşıyorum aşkı...Hayır...Zor gelse de bitirdiğimde kalbimde, beynimde, ruhumda bitiriyorum ve aşkı kronikleştirmiyorum...Yakın bir dostum; “Hiç başka erkeklere benzemiyorsun...” demişti; “Kadınla ilişkiyi bitirmeyi göze alabilen erkek pek bulunmaz çevrede... Sense en zayıf olduğu anda bile ayrılma kararını vermekten çekinmiyorsun...”***Kendisi de bir erkekti ve bu kararların hayatın en zor kararları olduğunu en iyi o biliyordu...Obsesif, takıntılı aşklar, bir erkeğin aşkta en savunmasız ve zayıf olduğu yerlerden biriydi...Umut Işığım (Silver Linings Playbook) filmine gittiğimde, o rolü oynayan Bradley Cooper’ın bu yılın en iyi erkek Oscar’ına aday olacağını bilmiyordum... Başrolde, onunla aynı kaderi paylaşan kadın oyuncu Jenifer Lawrence’ın da Oscar’a aday olacağını bilmediğim gibi...Takıntılı bir aşk öyküsünden filizlenen, gerçek bir aşkın iki kahramanını oynuyorlardı Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence, “Umut Işığım” filminde ve bu performanslarıyla Oscar’a aday gösterildiler dün...***Güzel bir film mi?..İki başrol oyuncusundan iki Oscar adayı çıkartan bir filme “kötü” demek makbul ve trendi bir davranış değil...Üstelik Ömür de (Gedik) zaten Tom Cruise’un filmini değil, bu filmi beğenmişti... Los Angeles’daki trendden farklı düşünseydi garipserdim zaten...Belki de takıntılı erkek aşıklara duyduğum belli belirsiz öfkedendir kim bilir, ben filmi hiç de öyle ahım şahım bulmadım...Çok çiğnenmiş bir öyküyü Robert De Niro’nun yüksek beklenti yaratan karakter rolüyle ilginç kılmaya çalıştığını düşündüm yönetmenin...Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence Oscar adaylığını hak ediyorlar mıydı, bütün filmleri görmediğimden bir şey söylemeyeyim, fakat sinemadan çıktığımda, Benjamin Button filminden çıktığım sırada, Brad Pitt’in makyajına ve performansına duyduğum hayranlığın onda birini duymadım... ***Dram-komedi demiş yapımcısı filmin kategorisi için...Oysa bence, dram-komedi değil, romantik-komedi tadında hafif sabun köpüğü bir film...Oyun gücünü taparcasına sevdiğim Robert De Niro için filmden çıkarken “Bu filmlerde oynayıp da hayalimdeki karizmanı daha fazla çizdirmesen” dediğim bir film bu film...Gel gör ki, başrol oyuncularının ikisi birden bu yılın Oscar’ına aday oldular...Filmlerin sonunu bilmek, artık kanıksadığım bir olay...Fakat bu filmin değil sonu, finalinin bile nasıl olacağı belli olmuştu çok öncesinden...Film hakkında bu kadar lafı, “takıntılı, obsesif erkek aşıklar”a duyduğum derin tepkiden ediyor olabilir miyim acaba?..Karısı başka bir erkekle beraber oluyor sonra da gidiyor...O ise hala takıntılı bir şekilde “karısına layık olmaya çalışan bir erkek” olmaya çalışıyor içten içe...Kendisini bir başka erkekle beraber olup terk eden karısına değil, sadece kendisine layık olmaya çalışsa, karısı da dahil tüm çevrenin saygı duyacağı bir erkek olacak...“Umut Işığım” bir erkeğin bu macerasının Sindirella mantığıyla işlenmiş filmi...Kafanızdaki sevgili sizden gittiği halde, siz onun sizden gitmediğine inanan “Takıntılı erkek aşıklardansanız” bu filmi görün...İyi hisseder, belki bir umut ışığı aralarsınız kalbinizin penceresinde...
7 Ocak gecesi 21 sularında 100 kişilik PKK’lı terörist grup Kuzey Irak sınırından Türkiye’ye sızıyor...Sınıra 8 kilometre uzaklıktaki Karataş Jandarma Karakolu’na saldırıya geçiyor...Amacı, karakolu imha etmek...Esas amacı, MİT’in İmralı’yla görüşmeleri sürer;PKK’nın 50 kişilik lider kadrosunun ülkeden çıkacağı ve Türkiye’de silahlı militanların kalmayacağı söylenir;Daha önce yaptığı gibi Mehmetçik’leri şehit eden bir büyük eyleme girişmek...PKK sadece PKK değil!..Sadece PKK olsaydı, lideri bu görüşmeleri yaparken ve BDP’li milletvekillerini İmralı’ya çağırmışken, kamuoyunda yine büyük infial yaratacak bu eylemi yapmazdı...Bu kez jandarma karakolu tuzağa düşmeyip, 14 teröristi etkisiz hale getirdi de oyunu bir parça engelledi...***PKK’nın içinde “silahı bırakmak istemeyen militan kanat” lafları göz boyamacadır...30 yıldır bölgede faaliyet gösteren bir terör örgütüdür PKK...İçi yabancı istihbarat örgütleriyle dolmuş taşmıştır...Bölgede parmağı olan her yabancı devlet bir tarafından PKK’yı çekiştirerek, bu savaşı sürdürmeye çalışıyor...Türkiye PKK meselesini biran önce bitirmelidir...Esasen Kürt sorunu gibi temel konular açısından değil...Yabancı istihbaratlar ve devletlerin bölgede at oynatmasını artık engellemek için...PKK örgütünün terör dışına çekilmesi, Türkiye’nin milli güçlerini kuvvetlendirir... Abdullah Öcalan’ın teröristbaşı olduğu elbette tartışılmaz bir gerçek...Ancak Abdullah Öcalan’ın halen İmralı’da Türkiye’nin bir cezaevinde ömür boyu mahkumiyetle hükümlü olması, “terörist başı olsa bile, dışarının adamı olması” ihtimalini engellemektedir...***Bu Türkiye için büyük bir avantajdır...Teröristbaşı, kendi durumunu, örgütünün pozisyonunu ve lider kadrosunun mukadderatını düşünüyor...Bunları düşünmesi eşyanın tabiatına uygundur...Mesele bunları düşünürken bir de yabancı devletlerin planlarını ve stratejilerini düşünmemesi, ona göre davranmamasıdır... Apo kendini, lider kadrosunu ve örgütünü düşündüğünde, devlet ülkeyi bölmeden PKK terörünün bu topraklardan uzaklaştırma işini daha kolay çözebilir... Başka devletler ve yabancı servisler işin içine girdiğinde terörü çözmek imkansızlaşır...Talepler terör örgütü ve kadrosuyla ilgili değil, yabancı devletlerin çıkarlarıyla ilgili olacaktır...***PKK’nın içindeki yabancı parmağını yok etmek istiyorsanız, devlet kanalıyla İmralı üzerinden terörü bitirme mücadelesine girmelisiniz...Yabancı devlet ve istihbarat parmağının en etkisiz olduğu güzergah orası çünkü...Ve çok önemli bir hatırlatma;Bugünlerde kimin en çok cazgırlık yaptığına bakın...Misinayı o noktadan çekerseniz, oltanın düğümünü açarsınız...*****TUZLU KAHVE...Kıza bir partide rastlamıştı...Harika bir şeydi...O gün peşinde o kadar çok delikanlı vardı ki...Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti...Kız parti boyunca dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama kibarlık olsun diye kabul etti...Hemen köşedeki şirin bir kafeye oturdular...Delikanlı partideki en güzel kızla çıkmış kafeye gelmişti...Çok heyecanlıydı...Kalbinin çırpıntısından neredeyse konuşamıyordu...***Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...-”Ben artık gideyim...” demeye hazırlanırken delikanlı birden garsonu çağırdı...-”Bana biraz tuz getirir misiniz?..” dedi “kahveme koymak için...”Yan masalardan şaşkın yüzler delikanlıya baktı...Kahveye tuz!..Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı...Kız merakla,-”Garip bir ağız tadınız var...” dedi...Delikanlı anlattı:-”Çocukken deniz kenarında yaşardık... Hep deniz kenarında ve denizde oynardım... Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksik olmadı... Bu tatla büyüdüm ben... Bu tadı çok sevdim... Kahveme tuz koymam bundan... Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar... Onları ve evimi öyle özlüyorum ki!..”***Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının...Kız ise dinlediklerinden çok duygulanmıştı...İçini bu kadar samimi döken, evini ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi aileyi seven biri olmalıydı...Evini düşünen, evini arayan, evini bakınan biri...Ev duygusu olan biri...Bunun üzerine kız da konuşmaya başladı...Onun da evi uzaklardaydı...Çocukluğu gibi...O da ailesini anlattı...Çok şirin bir sohbet olmuştu...Tatlı ve sıcak...***Bu sohbet harikulade bir başlangıcın temeli olmuştu...Buluşmaya devam ettiler...Genç adam prensesiyle evlendi...Hayatının sonuna kadar çok mutlu yaşadı onunla...Prenses ne zaman kahve yapsa prensine, içine bir kaşık tuz koydu, hayatı boyunca...Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...40 yıl sonra adam dünyaya veda etti...“Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına...Adamın öldüğü gün kadın mektubu açtı...Şöyle diyordu:“Sevgilim... Bir tanem... Lütfen beni affet... Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet... Sana hayatımda bir tek kez yalan söyledim... Tuzlu kahvede...İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?.. Öyle heyecanlı ve gergindim ki, kahvenin yanına şeker diyecekken, tuz çıktı ağzımdan...Sen ve herkes bana garip garip bakarken, değiştirmeye öyle utandım ki, yalanla devam ettim...Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti...Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm...Fakat her defasında korkudan vazgeçtim... Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için bir neden yok...”***“Gerçek şu ki; ben tuzlu kahve sevmem... O garip ve rezil bir tat... Ama seni tanıdığım andan itibaren bütün bir ömür, tuzlu kahveyi içtim... Hem de zerrece pişmanlık duymadan... Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğuydu ve ben biliyordum ki bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluyum...Dünyaya yeniden gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı seninle yeniden geçirmek isterim...İkinci hayat boyunca yeniden tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”Yaşlı kadının gözyaşları okurken mektubu ıslattı...O günden sonra kendisine “tuzlu kahvenin tadını” soranlara, hep şöyle cevap verdi:-”Çok tatlı...”İNÖNÜ STADI ŞEREF STADI OLACAK... GS YÖNETİMİNİN AYIBI ÜZERİNE SARAÇOĞLU’NA GİDİLECEK...Kültür Bakanı’nın henüz İnönü Stadı’nın yapım iznini vermediği, başka yere taşınsın dediği ve ayak sürüdüğü günlerdi...Günlerce aylarca “Beşiktaş’ın stadı Beşiktaş semtinin dışına çıkamaz...” diye yazıyordum...Beşiktaş’lıydım...Beşiktaş’ın içindeydim...Beşiktaş; Galatasaray gibi bir kulüp değildi... Gücünü Beşiktaş mahallesinden, çarşısından, Abbasağa’dan, Barbaros Meydanı’ndan alan bir kulüptü...Ali Sami Yen’in konuşlandığı Mecdiyeköy semtinin Galatasaray kulübüyle bir gönül bağı yoktu...Fakat Kadıköy’ün Fenerbahçe’yle, Beşiktaş’ın Beşiktaş semtiyle kopartılamayacak bir bağı vardı...“Beşiktaş stadını Beşiktaş semtinden alır, şehir dışına götürürseniz Beşiktaş’lılık kültürünü bitirirsiniz...” demiştim...Şükür, uzun mücadeleler sonucu, Başbakan da öyle düşününce, Kültür Bakanı fikrini değiştirdi ya da düşüncesini değiştirmeden koyduğu çekinceyi değiştirdi...***Bir şey daha söyledim o günlerde...“Beşiktaş’ın yeni yapılacak stadının adı, İnönü değil, Şeref Stadı olmalı...”Neden?..Çünkü İsmet İnönü, büyük bir liderdi, fakat Beşiktaş’la hiçbir ilgisi yoktu...Beşiktaş camiasında, Beşiktaş’lının kalbinde özel bir yeri yoktu...Stat onun zamanında yapıldığı için İnönü Stadı adını almıştı...Yeni stat yapıldığında elbette ki Beşiktaş’ın stadı olacağından, adı yıkılarak Çırağan Oteli’nin bahçesi haline gelen Şeref Stadı olacaktı...Beşiktaş’ın stadı Şeref Stadı olacaktı...Şeref Bey’in anısını sürdürmek için...Şeref’iyle oynayacak olan Beşiktaş’ı yaşatmak için...Aldığım haberler, Beşiktaş Şeref Stadı fikrinin ağır bastığını gösteriyor... Bu ismi destekleyenleri tebrik ediyorum...Şeref Stadı ismi Beşiktaş’a yakışandır...***Ancak Galatasaray yönetiminin Beşiktaş’a yaptığı Arena Stadı ayıbı, geçerliliğini koruyor...Arena Ali Sami Yen, hem Avrupa tarafında olduğundan, hem de Beşiktaş ile Galatasaray arasında geçmişten gelen dostluk bağlarından, birinci tercihti...Ancak Galatasaray’ın bugünkü yönetimi böyle düşünmedi ve Arena’yı Beşiktaş’ın maçlarına vermeye yanaşmadı...***Devreye Fenerbahçe girdi...Beşiktaş yönetimine, “Şükrü Saraçoğlu’nu Beşiktaş maçlarına açacaklarını” söylediler...Beşiktaş için en zoru Şükrü Saraçoğlu’na gitmekti...Hem konum açısından...Hem durum...Ne ki bazen gösterilen “sıcak dostluklar, konumları ve durumları değiştirirler...”Neyse...Umarım, Sneijder hayırlı olur Ünal Aysal ve arkadaşlarına...Beşiktaş’lılar, Galatasaray’ı dost ve kardeş görmeli...Çünkü karar milyonlarca Galatasaray’lının kararı değil...
Dün Bozcaada açıklarında 6.2 büyüklüğünde deprem meydana geldi... Deprem dün kara teslim olan İstanbul’da hissedilince, “İstanbul’a deprem mi geliyor” şeklindeki yorumlar aldı başını gitti...Kar ve tipinin acizleştirdiği insanlar, bir de “Deprem olursa ne olur?..” sorusunu sormaya başladılar...Sabah gazetesinin internet sitesi, “İstanbul’da o söylenen deprem olursa ne olacağını” anlatan korkunç raporu yayınladı...2500 ile 10 bin arası bina ‘yıkıldı’ denebilecek şekilde çok ağır hasar altında kalacak... 13 bin ila 34 bin arası bina ise ağır hasar alacak...Yani ağır ve çok ağır hasar alacak binaların toplamı 15 bin ila 45 bin arasında...Bu binalardan sağ salim çıkma ihtimalinin ne olacağını siz hesaplayın...***85 bin ila 150 bin arası ise orta hasarlı bina olacak İstanbul’da...250 bin ile 350 bin arası ise hafif hasarlı...10 bin ila 30 bin kişinin hayatını kaybedeceği öngörülüyor dünya çapındaki bu kentte...20 bin ila 60 bin kişi hastanelere yatmak zorunda...50 bin ila 140 bin kişi hafif yaralanacak...Tam 530 bin adet acil barınma ihtiyacı beliren hane olacak...Bu yarım milyondan fazla hane demek...Bir hanenin ortalama beş kişi olduğunu öngörürsek, 2.5 milyon insanın deprem sonrası evsiz barksız açıkta kalacağını hesaplarız...Bu başlı başına büyük bir şehir demek...Hatta küçük çaplı bir ülke demek...450 noktada içme suyu hasarı...1500 noktada atık su hasarı...650 noktada doğalgaz altyapı şebekesi hasarı... 80 ila 100 milyar lira arası mali kayıp bekleniyor...***Önceki gün, İstanbul metrosunun kolaylıklarından söz ediyorlardı arkadaşlar...Arabalarını almadıklarını karşı taraftan bu yakaya sadece yarım saatte trafiksiz geçtiklerini anlatıyorlardı...Marmara’nın altından geçecek tüp geçit ve metronun tamamlanmasıyla İstanbul’un yepyeni bir hüviyete kavuşacağını, İstanbul’un Paris ve Londra gibi bir metro sistemine sahip olmaya başladığını belirtiyorlardı...Ben de onlara “Paris, Londra, Berlin’deki metro sistemine kavuşmanın neden imkansız olduğunu” anlatıyordum...“Paris’te, Londra’da, Berlin’deki metro sistemini kurmak demek, evinizden çıktığınızda yürüyerek en fazla 10 dakika mesafade mutlak bir metro istasyonu bulmak demek... Bu İstanbul’da olamaz ki...” diyordum...***Hayat ne enteresan... Bir gün önce İstanbul’un dünyanın en fazla yıldızı parlayan kentlerinin başında geldiğini hararetle tartışıyorsunuz...Ertesi gün, kar ve tipinin yakınlardaki deprem haberiyle yarattığı kaygının ortasında, otuz bin kişinin ölebileceği, 2.5 milyon insanın evsiz barksız kalabileceği gerçeğiyle yüz yüze geliyorsunuz...İkisi de İstanbul...İkisi de madalyonun iki tafındaki gerçek...Evlerin binaların depreme dayanıklı hale getirilmesi, İstanbul’un öncelikli projesidir...Bu proje belki yapana oy getirmeyecek...Fakat “insanlığa dönük bu büyük hizmeti yapanları” kuşaklar boyu insanlık “sonsuz hizmet edenlerin büyük sevabıyla” ödüllendirecek...“Oy” dediğiniz günlük, bu dediğimiz “ebedi” bir ödüldür...*****TOM CRUISE’UN FİLMİNİN HAKKINI YEMEYİN...Filmleri sadece hikayeleri, castları, karakterlerin oyun gücü ve görüntü efektleriyle izleme günlerini geçeli çok oldu...Filmdeki görüntülerin beyaz perdede kalış süresi, biçimi, görüntünün kusursuzluğu gibi filmi film yapan teknik konular daha fazla ilgimi çekiyor son zamanlarda...İzlediğiniz festival filmi değil, ticari kaygıları ön planda olan bir Hollywood yapımıysa eğer, görüntü mükemelliği, kadraj kusursuzluğu, yönetmenin tempo yaratmadaki ustalığı, planlardaki geçiş gibi filmi film yapan konular ön plana çıkıyorlar...***Ömür (Gedik) “Jack Reacher bu muymuş?..” diye başlık attığında filme çok mesafeli bakmıştım...Önyargısız bulduğum bir sinema eleştirmenidir Ömür...Ne ki, bu filmin hakkını çok yediğini söylemeliyim...Bu filmler için gerekli olan muhteşem bir temposu var filmin...Hiç sıkmıyor...Hiç oflatıp poflatmıyor...Tom Cruise, hayatımın hiçbir döneminde “olmazsa olmaz” aktörlerden biri olmadı benim için...Eyes Wide Shut’ta (Gözleri Tamamen Kapalı) bile...Üstelik Penelope Cruz gibi bir “muhteşem”le evliliği becerememiş olması, Hollywood yakışıklısını gözümde “derinliği olmayan bir sıradanlığın içine” sokmuştu...***Tom Cruise Holloywood’da oyun gücünden ziyade, yakışıklılığıyla filmi sürükleyen karakterlerden biriydi ve bu haliyle hep, karakter ağırlıklı oyuncuların gerisinde bir pozisyondaydı...Ömür Gedik’in yazdıklarıyla, bu kadar olumsuz yargı biraraya gelince, benim için bu filmi beğenmek bir sürprizdi...İyi ki gitmişim...Mükemmel bir iki saat geçirdim...Hiçbir görüntü beni rahatsız etmedi...Bir sanat şahaseri ya da bir sinema klasiği beklemiyordum...Doğru düzgün bir yapım, iyi bir aksiyon, göselliği ve görüntü işlenişi usta işi bir filmle karşılaştım...Bir dakikasında bile “sıkılmadan...”***Bazen insanlara haksızlık ettiğimi düşündüğüm anlar olur...Tom Cruise sinemada çok fazla sevilen aktörlerden bir değil...Biraz havalı olmanın koşulu “Tom Cruise’u beğenmemekten geçiyor” bunu biliyorum...Ne ki, hayata ve insanlara önyargılardan dolayı bilmeden haksızlık ettiğim günlerin çok ötelerindeyim...Hiç kimsenin bir filmin güzel olması için yaptığı onca çabayı görmezden gelecek halde değilim...Jack Reacher, kendi kurallarıyla yaşayan, hayatı yalnız başına, kayıtlar altına girmeden yaşamaya çalışan bir asker-dedektif...Yalnızların kendi vicdan terazilerinde yarattıkları şaşmaz doğrular ve adalet anlayışlarıyla hayatı yaşıyor...Elbette yalnız bir şekilde bu hayatı yaşayabilmesi için, “her şeyin en mükemmelini tek başına yapmaya gerçekleştirmeye adanmış” bir ömür onunkisi...Tom Cruise da Jack Reacher karakterinin hakkını sonuna kadar veriyor...Genç ve tıfıl yakışıklılığında bu rolün hakkını veremezdi...Şimdiki dönemi rol için daha uygun...Jack Reacher’a gidin...Hoş bir sinema keyfi yaşayacak bana teşekkür edeceksiniz...*****TUZLAMA TAMAM, YOLLAR NİSPETEN RAHAT...Kar yağdı mı, mümkünse arabayı evin önünde bırakıyorum... Gideceğim yerlere taksiyle gidiyorum...Böyle günlerde taksi şoförleri, kentin nabzını tutan en önemli haber kaynakları...Yolların durumunu size söylüyorlar...Nerede trafik tıkalı, nerede yollar rahat, nerede buzlanma var, nerede tipi bastı hepsinden haberdarlar...Telsizle konuştuklarından İstanbul’un dört bir yanı, 24 saat boyunca hakimiyetleri altında...Dün, kar bir bastırıyor, bir duruyor...Birkaç kez yola çıktım, akşam saat 17’ye kadar yollar rahat ve temizdi...***Bindiğim taksilerden birindeki şoföre sordum:- “Kar bir yağıp bir yağmadığı için tutmadığından mı yollar böyle rahat?..”- “Hayır, abi tuzlama yaptılar... Belediye iyi çalıştı...”- “Geçen sefer yapmamışlar mıydı?..”- “Geçen sefer hazırlıksız yakalandılar...”- “O niye?..”- “Meteoroloji’ye göre, bir gün geç gelecekti kar, bir gün erken yağdı...”*****BİZ SİYAH DEDİKÇE GÖKTEN BEYAZ YAĞIYOR...Önceki gün Twitter damardan vuran bir sözle sallanıyordu...Dışarda lapa lapa kar yağarken, Çarşı yapacağını yapmış ortalığı yıkan tweet’i atmıştı...“Biz Siyah Dedikçe Gökten Beyaz Yağıyor...”Bir söz bu kadar mı damardan verilir?..Lapa lapa yağan kar, bir takım sevgisiyle böyle mu muhteşem özdeşleştirilir?..Twitter’a baktım...- “Ben Galatasaraylı’yım... Ancak söz müthiş...” gibi yorumlar var...***Geçenlerde eski günlerin, çok iyi bir tribün Beşiktaşlı’sı olan arkadaşımla sohbet ediyordum...Ona Çarşı’nın ne kadar “sempatik bir marka” olduğunu söylediğimde, “Ama Çarşı da Beşiktaş markasının önüne geçmemeli... Öyle bir hava var...” dedi...Çarşı, Beşiktaş’ın önüne geçmez...Fakat kabul etmek gerekir ki “Çarşı”, başka kulüp taraftarları için “Beşiktaş”tan daha olumlu bir marka...Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray kendi kulüp taraftarları için, çok önemliler...Fenerbahçe markası bir Beşiktaş taraftarına ne ifade eder?..Muhtemelen olumsuz bir intiba...Keza “Galatasaray markası” bir Fenerbahçeli için olumlu olabilir mi?..Elbette “hayır..”***Oysa markaların esas gücü başka camialar üzerindeki gücüyle orantılı olmalı...“Çarşı” markası, Fenerbahçe ve Galatasaraylı için de “sempatik ve pozitif duygu uyandıran” bir marka...Çünkü Çarşı, esasen Beşiktaş ama sadece Beşiktaş değil...Biraz sosyal, biraz siyasi, bir insani, biraz ironik, biraz özgür, biraz protest futbolun ötesinde bir marka...Çarşı’yı başka kulüp taraftarlarının sempatik bulması, Beşiktaşlı için üzülenecek değil sevinilecek bir olay...En azından benim için öyle...