Haberin Devamı
Göreve geldiği ilk günden beri hep faullu konuşmalar yapıyor Galatasaray’ın yeni Başkanı Ünal Aysal...
Hep olması gerekenden “birkaç kelime daha fazla konuşuyor...”
Hep karşı tarafa “ne oluyoruz” dedirtecek tepkiler veriyor...
Fenerbahçe’yle yaşanan şike krizindeki sözleri böyleydi...
Karşı taraf, cevap verdiğinde olayları iyice gerecek sözler sarfetmekten hiç gocunmuyor Ünal Aysal...
Beşiktaş’la stat işi de Fatih Terim’in yaklaşımının ve sözlerinin çok ötesinde bir mecrada cereyan etti...
Birisinin ona Galatasaray Başkanı’nın uluorta bu kadar ağır sözler söylememesi gerektiğini anlatması lazım galiba...
Ancak biliyorum ki Ünal Aysal Başkan’ın bugünlerde çevresinde onu uyaracak dostları pek ortalarda gözükmüyor...
Çok özel ve başka nedenlerle, bir zamanlar en yakınında olan dostları Başkan’ın şimdi yakınlarına uğramıyorlar...
Onun “başka bir etki altında” olduğunu düşünüyorlar...
Neyse konumuz bu değil...
Ünal Aysal’ın bunca “laf krizinden sonra” şimdi de, Fatih Terim’le arasında çıkan laf krizinde...
Schneider’i oynatmak konusunda Fatih Terim’in ısrarca olmaması üzerine “Schneider’i de alırım... Onu oynatacak Hoca’yı da...” diye tepki verdiği söyleniyor...
Şimdi güya durumu düzeltmek için dün başka bir açıklama yapıyor:
- “Fatih Terim başarılı bir eleman...” diye...
Fatih Terim’e kulübün muhasebe servisinde çalışan eleman muamelesi çekmek, Başkan’a ne yarar sağlar bilmiyorum...
Fakat Galatasaray’ın hiç de yararına bir gelişme olmadığı aşikardır...
Bugünlerde Başkan’a eski dostlarından pek bir uyarı gelmediğini biliyorum...
En iyisi ben ona bir dost uyarısında bulunayım...
- “Bu sözleri söylememiş olun... Benim tanıdığım Fatih Terim bu sözleri unutmaz...”
Kim kazanır bilmem...
Fakat Galatasaray kaybeder!..
UÇAK KAZASI...
Genç bir adam değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş...
- “Bu mesleği yapacaksam iyi bir mücevher ustası olmalıyım...” diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış...
Sonunda bulmuş ülkenin en iyi mücevher ustasını...
Bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş...
- “Anlat dinliyorum seni...” demiş usta...
Genç adam taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmak istediğini söylemiş...
Yaşlı usta, sesini çıkarmadan heyecanla konuşan genç adamı dinlemiş...
Sözleri bitince ona bir taş uzatmış...
- “Bu bir yeşim taşıdır...” demiş ve taşı genç adamın avucunun içine bırakmış...
Sonra genç adamın avucunu kapatmış...
- “Avucunu aynen böyle kapalı tut... Bir yıl boyunca hiç açma... Bir yıl sonra gel... Haydi şimdi güle güle...” demiş...
Şaşkın bakan genç adamı öyle bırakıp kalkmış yaşlı usta ve odadan çıkmış...
Genç adam evine dönmüş... Kendisini merakla bekleyen annesine babasına neler olduğunu anlatmış...
Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve kendisiyle soğuk konuşması nedeniyle ustasına duyduğu kızgınlığı artıyormuş...
Günler geçmeye başlamış...
Genç adam sürekli söyleniyor, fakat yine de avcunu hiç açmıyormuş...
- “Nasıl böyle budalaca bir iş yapmamı ister?.. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak... Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım ben?.. Böyle bir eziyetle nasıl yaşarım?.. Bu ne biçim ustalık?.. Ustalık kaprisi yapacaksa bile bari başından yapmasaydı...”
Devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyordu...
Fakat yine de avucunu hiç açmıyor, avucu kapalı uyuyor...
Bütün işlerini diğer eliyle yapıyordu...
Bir süre sonra bu duruma giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış...
Artık uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp, taş düşmesin diye hep yarı uyanıkmış...
Böylece bir yıl geçmiş...
Her günü zorluklarla dolu, her gecesi yarım uykuyla geçmiş bir yılı tamamlamış...
Ve o gün gelmiş...
Genç adam tam bir yıl sonra büyük ustanın yanına çıkmış... Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış:
- “İşte taşın...” demiş... “Bir yıl boyunca avucumda taşıdım... Şimdi ne yapacağım?..”
Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:
- “Şimdi sana bir başka taş vereceğim onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın...”
Bu söz üzerine genç adam bütün sukunetini kaybetmiş...
Bağırıp çağırmaya başlamış...
Yaşlı ustayı bunaklıkla suçlamış, deli olduğunu söylemiş...
Mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için ‘hasta’ olduğunu bağıra çağıra söylemeye başlamış...
Genç adam bağırır çağırırken,yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış...
Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan genç adam, bir yandan bağırır çağırırken, avucundaki taşı hissetmiş...
Durmuş, taşı biraz daha avucunda sıkmış ve heyecanla bağırmış:
- “Bu taş yeşim taşı değil usta!..”
Tam 30 yıl önce, dün gecenin tarihi olan 16 Ocak 1983’te Ankara’da sulu kar yağıyordu...
Etraf karlarla doluydu ve dondurucu bir soğuk bir vardı...
İstanbul’dan Ankara’ya sefer yapan gecenin son uçağıydı Afyon uçağı...
Tam piste iniş yapacağı sırada düştü ve gecenin karanlığında 47 yolcu can verdi...
O gece Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda bermutat nöbetçiydim...
Her gün sabah başladığım mesaiyi, haftanın iki üç gecesi gece nöbetlerine de tek başıma kalarak devam ettiriyordum...
Büronun en genç muhabiri ben olduğumdan, bütün nöbetler bana yazılıyordu...
Oysa evlilik hazırlıkları yapıyordum ve iki ay içerisinde evlenecektim...
Müstakbel eşimle beraber kalacağımız çatı katına taşınmıştık...
Üniversite, dersler, gece yarılarına kadar süren gazetecilik mesaisi ve evleneceğim genç kızla romantizmin üçgeninde bir parça oksijen almaya çalışıyordum...
23 yaşındaydım...
Milliyet bürosunu 23’te kapatmam gerekiyordu...
Hava berbattı, Çankaya’ya o karlı havada kolay çıkamayacağımı düşündüm ve saat 22 sularında büroyu kapattım eve gittim...
Uçağın Ankara yakınlarına düştüğü ben büroyu kapattıktan sonra duyulmuş, bürodaki birçok gazeteci, evlerinden alınıp getirilmişti...
Büronun kapısını da onlar açmıştı...
Bütün bunları sabah öğrendim...
Gece vakti eve geç varmış...
Televizyonu açmamış, küçük salonumdaki kırmızı renkli bar ışığında, bir parça müzik dinlemiş sevgilimle romantizm yapmıştım...
Sabah olaydan haberdar olunca ve gazetenin gece tamamen değiştiğini görünce utancımdan kıpkırmızı olmuştum...
Evlenmeye ve sevgiline gecenin o saatinde ayıracağın birkaç romantik saatin bile yoktu...
Neye tepki duyacağımı bilememiş, “Bir daha böyle bir şeyin başıma gelmemesi için” yemin etmiştim...
Ne Atina’dayken gönül rahatlığıyla bir Pazar olsun izin yaptım, ne yayın yönetmenliği yaptığım televizyon kanalında, gecenin herhangi bir saatinde haber merkezini muhabirsiz bıraktım...
Muhabirlere hayatta en mutlu olacağım şeyin;
“Gecenin bir yarısında haber için onlar tarafından uyandırılmak” olduğunu söyledim...
Bunu duyan gazeteciler saat gecenin sabaha karşı 2’sinde, 3’ünde hep uyandırdılar beni...
Geçmiş bir uçak kazasının, “atlanmış haberinin gizli intikamını çıkartıyordum bedenimden...”
O muhabirlerin hepsi şimdi bütün televizyonların başında görev yapıyorlar...
Hepsi “televizyonculuğun ustası” konumuna geldiler...
“Yeşim taşını yıllar boyu avuçlarının içinde tutmak zorunda kalmış olmanın eziyetinin” tepkisini o yıllarda bana duymuşlardı biliyorum...
Fakat şimdi; ellerine hangi taşı alsalar;
“Bu yeşim taşı veya değil” diyecek durumdalar...
Bana gelince;
O kazadan sonra 30 yıl boyunca hiç taviz vermediğim gazetecilik bana büyük başarılar getirdi...
Evlilik mi?..
O maalesef yürümedi...
Yürümesi eşyanın tabiatına aykırıydı...

