Anna Karenina bir aldatma öyküsü müydü acaba?..

Haberin Devamı

Bir erkeğin karısını aldatması sinemada pek ilgi çekmeyen artık sıradan bir olay...

Oysa bir kadının kocasını aldatması çok işlense de, iyi bir kurguyla hala “seyirci ilgisini çekebilecek” potansiyele sahip...

Anna Karenina kaç kere film oldu hatırlamıyorum, fakat vizyona giren Anna Karenina’ya gittiğimde, Anna Karenina’yı ‘ölümsüz’ yapanın, esasen kocasını aldatma veya yakışıklı bir adama aşık olma değil, uğruna ödediği bedel olduğunu fark ettim...

“Aldatmanın karşılığında ölümü bedel olarak almayı göze alabiliyor musunuz?..”

Onu göze alabiliyorsanız Anna Karenina olabiliyorsunuz...

Gerisinin adı sıradan bir maceradır, basit bir aldatma, Anna Karenina olmak hiç değil...

***


Elbette hükümet yetkilisi kocasını, gönlünün karşı koyamadığı adamla ‘cüretkar’ bir aşka yelken açarak aldatmak, sadece bu haliyle bile öyküyü cezbedici kılabilir...

Ancak Lev Tolstoy’un Karenina’sını esas ölümsüz yapan sihir, “Anna Karenina’nın bu aşk için ödediği diyettir...”

O diyet yıllarca lanetlenen bir kadın olarak yaşamak ve sonra kendini çaresiz hissedip, intihar edip ölmektir...

İki çocuğu, uğruna her şeyinden vazgeçtiği büyük aşkı ve toplumsal hiyerarşide güçlü kuvvetli kocasını geride bırakarak, hayata elveda demektir...

Anna Karenina filmini yönetmen Joe Wright’ın muhteşem ötesi teatral anlatımıyla izlerken, bir kadının evliyken, üstelik çocuğu varken, aşık olduğu adamdan, çocuk yapma cesaretinin vakurluğunu göreceksiniz...

Herkesin ortasında yasak aşkının attan düşmesi üzerine kimselerden saklama ihtiyacı duymadan, kocasının ve şehrin tüm sosyetesinin gözleri önünde her şeyi ‘yok etme’ pahasına “Alexai...” diye haykırabilmesini izleyeceksiniz...

***


Aşk; uğruna ödenecek bedelleri ödeyebilecek vücutları ve kalpleri bulduğunda “ölümsüz ve büyük aşk” mertebesine ulaşır...

O zaman Anna Karenina olabilir bir kadın...

O zaman ikinci kadına duyduğu aşkla ölümsüzleşebilir bir erkek ve Doktor Juri Jivago mertebesine ulaşabilir...

“Aldatmayı” değil, uğruna her şeyi feda edilebilecek bir aşkı ve tutkuyu izlemek istiyorsanız, Anna Karenina’ya gidin...

“Karım, açıkça ticari gelir elde etmek için teklif edilmiş bir projeyi, kar getiremeyecek bir hale getirdin diyor...” şeklinde konuşmuş, filmin dahi yönetmeni Joe Wright...

Ben gittiğimde hava çok soğuktu ve kimseler dışarılara çıkmaya cesaret edemiyordu...

Buna rağmen sinema salonunun yarısı doluydu...

Anna Karenina filmi ticari olarak başarı kazandırır mı bilmem, fakat filmin sanatsal başarısı, büyüleyici anlatımı, mükemmel görsel estetiği, “bir kadının uğruna ölümü göze aldığı ölümsüz aşkına” layık bir portre çiziyor...

***


Filmin Lev Tolstoy’un Time dergisi tarafından dünyada yazılmış gelmiş geçmiş en güzel roman dediği Anna Karenina’sının hakkını vermiş olduğuna mutlu oldum...

Bu filmde Anna Karenina’yı seversiniz...

Çevrenizdeki aşkların ve aldatmaların sıradanlığına burun kıvırmanız da kaçınılmaz olacak...

Soğuk kış günleri geçmeden gidilmeli Anna Karenina’ya...

Karenina soğuk günlerde, karlı günlerde yaşanan bir aşk...

Aşkın soğukta ne kadar şehvetli, nasıl tutkulu, ne kadar tehlikeli ve ne ölçüde cüretkar yaşanabileceğini anlayacaksınız...

Aşkı Rus yazarların kaleminden, Rus coğrafyasının soğuk ve insanın içini donduran karlı romantizminden, teatral ve estetik sinema anlatımıyla izlemek, kalbinizi ısıtacak...

Anna Karenina filmine gitmek ertesinde bir salep içme zamanıdır şimdi...

*****


ARKASI SİLGİLİ KURŞUNKALEM...

İlkokul üçüncü sınıftaydım...

Bizi götüren servis arabaları Kolej’in lise binasının önünde duruyordu...

İlkokula gidebilmek için küçük küçük çocuklar geniş caddenin altında açılan alt geçitten geçip okula varıyorduk...

Ailelerimiz okula giderken bize bir miktar harçlık veriyordu...

O günlerde kırtasiyelerde, kırmızı, mavi, mor, pembe, sarı renkli kurşun kalemler çıkmıştı...

Arkalarında silgi vardı ve bizim gibi küçük çocuklar için çok cezbediciydi...

Bu kalemleri geçitin altında dudakları soğuktan titreye titreye ak sakallı bir “dede” satardı...

Nur gibi bir yüzü vardı dedenin...

Sürekli soğukta kalem satmaktan elleri ve dudakları titrerdi...

Dedeyi çok severdik ve çocuk kalbimizin merhametiyle dededen ihtiyacımız olsun olmasın alışveriş yapardık...

Kalem alışlarımız bir ara haftada ikiye üçe çıkmıştı...

Amaç artık kalem almaktan çıkmış, dedeyi memnun etme gayesine dönüşmüştü...

***


Çocuklarının “dede”den sürekli kalem aldığını gören veliler, bir süre sonra okul yönetimine şikayette bulunmuşlardı...

-”Bu adam, soğuktan titriyor görünerek ‘çocuklarımızdaki merhamet duygusunu’ sömürüyor ve onlara sürekli kalem satıyor...”

Veli şikayetleri üzerine okul yönetimi “dede”yi okul çevresindeki alt geçitten ve okulun kapısından uzaklaştırmaya karar vermişti...

Yaşlı bir adamın, çocuklara sattığı üç beş kalemlerden ne istemişlerdi bilmem, onu okul yönetimine şikayet edenler...

Diyelim ki ihtiyaç fazlası birkaç kurşun kalem satın alıyordu çocuklar “dede”lerini memnun etmek için...

Diyelim ki “dede” üç beş kuruş fazla kazanıyordu bu kalem satışlarından...

Ne olacaktı ki?..

Fakir mi kalacaktı Kolej öğrencilerinin velileri üç beş kurşun kalem satışının israfından!..

Günah değil miydi, yaşlı bir adamın “kurşun kalemi satmasını” engellemek...

Dede’nin alt geçitten gönderildiği günlerdi...

Zavallı adam son bir umutla lise kapısının önünde caddede satmaya devam etti renkli kalemlerini bir süre daha...

Onu son gördüğüm gün, iki üç tane daha arkası silgili kurşun kalem aldım...

Aldığım o son kalemler ve “dede”nin onları satarkenki yüzü, belleğimdeki son karelerdi...

***


O görüntüyle yıllar sonra okuduğum aşağıdaki öykü biraraya geldi ve örtüştü benliğimde...

Şöyleydi o öykü:

“Yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giderdi adam...

Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yapardı her gün...

Yine bir gün sahilde yürürken, plaja doğru baktı ve dans eder gibi hareketler yapan bir insan silüeti gördü...

‘Sabah güne dans ederek başlayan bir kişi herhalde...’ diyerek gülümsedi ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırdı...

Yaklaştıkça, gördüğü silüetin genç bir adam olduğunu fark etti...

Genç adam dans etmiyor, birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve sürekli okyanusa fırlatıyordu...

***


Genç adama biraz daha yaklaştı ve seslendi...

-”Günaydın ne yapıyorsun böyle?..”

Genç adam durdu, başını kaldırdı ve cevap verdi:

-”Okyanusa deniz yıldızı atıyorum...”

-”Sanıyorum soruyu şöyle sormalıydım...” dedi; “Neden okyanusa deniz yıldızı atıyorsun?..”

-”Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor... Eğer onları suya atmazsam ölecekler...”

-”Ama delikanlı görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızlarıyla dolu... Hiçbir şey farketmez ki...”

Genç adam kibarca dinledi onu...

Eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha aldı ve dalgalanan okyanusa doğru fırlattı:

-”Bunun için fark etti!..”

DİĞER YENİ YAZILAR