Haberin Devamı
O gün Chatelet Les Halles’de aradığım bir iki şey için alışveriş yapmayı düşünüyordum...
Kullandığım arabayı park edebilmek her zamanki gibi çok zordu...
Sokak sokak Paris’i arşınlıyordum arabayla...
Sonunda dayanamadım ve engellilerin arabalarına ayrılmış bir boşluğa park ettim arabayı...
Nasıl olsa onbeş dakika sonra dönecektim...
Bir şey olmaz diye düşündüm...
Döndüğümde arabanın yerinde yeller esiyordu...
Parka çekmişlerdi arabayı...
O hengamede parka çektikleri yeri bulduk, cezayı ve çekme parasını ödeyip gitmeye hazırlanıyorduk...
Görevli memur, tam ödemeyi yapacakken “70 euro daha vermeniz lazım...” dedi...
-”Anlamadım...” dedim...
-”Öğlen 12.30 sularında Saint Sulpice’de yanlış yere park etmişsiniz aracınızı... Onun cezasını da ödemeden arabanızı alamazsınız...”
-”Nereye yanlış park etmişim?..” diyecek oldum...
Bana anında kamera kayıtlarını gösterdiler...
-”Bu araç sizin kullandığınız araç değil mi mösyö?..”
-”Evet benim...”
-”O yer park edemeyeceğiniz bir yer...”
Yapacak hiçbir şey yoktu...
Paris sokak sokak, cadde cadde kameralar tarafından gözetleniyordu...
Akşamki park cezasına ek, öğlen saatlerinde ettiğim yanlış park da eklenmişti...
Oysa öğlen arabayı park ettiğim yerden almaya gittiğimde, üzerinde ne bir ceza makbuzu, ne ceza kesildiğine dair herhangi bir emare vardı...
Oysa kameralar kayıttaydı ve kuzu kuzu ödemek zorundaydım iki cezayı birden...
Paris’te sanki yaptığım her hareket kameralar tarafından kayıt altına alınmaktaydı...
Bu olayı niye anlattım?..
Paris’in göbeğinde bir büroya şifreli kapılar geçilerek girilecek, içerde üç kişi infaz edilecek, dışarı çıkılacak ve kayıplara karışılacak...
Bunu da aklına cinayet işlemek gelen üç kişi kafasına göre yapacak?..
Benim arabamın yanlış yerde park ettiğinde saklanamadığı kentte, profesyonel katiller üç kadını öldürüp hiçbir şey olmamış gibi kayıplara karışacaklar...
Mümkün mü?..
Şimdi bu çerçeveden Paris’te üç PKK’lı kadına suikastin arkasında kim var sorusuna cevap arayalım...
1) Sakine Cansız, Apo’nun siyasi olarak çok yakınında bulunan önemli bir kadın PKK yöneticisiydi...
Sakine Cansız’ı öldürenler kime mesaj vermek istediler?..
a) Türkiye’ye; “Şöyle düşünelim... Sakine Cansız’ı öldürerek Türkiye’ye nasıl bir mesaj verilebilir acaba?.. Sakine Cansız müzakere sürecinde Türkiye’nin elinde bir enstürman değil ki... PKK’yı ikna sürecinde en önemli figürlerden biri...
b) Mesaj İmralı’ya yani Apo’ya; Sakine Cansız, Apo’nun yanındaki isim olduğu ve bu süreçte Apo’nun istedikleri doğrultusunda rol oynadığına göre, öldürülmesi Apo’ya verilmiş direkt bir mesaj değil mi?..
Peki mesaj açık değil midir?..
Apo’ya “Türkiye ve MİT’le girdiğin süreci rahatça götüremeyeceksin... En güvendiğin ve yakınında görünenler öldürülebilir... Güvendiğin dağlara kar yağacak...” denmeye çalışılmıyor mu?..
2)Bunu söyleyebilecek güç kimdir?..
a)PKK’nın içindeki sürece muhalif herhangi bir güç...
b)Yabancı bir devlet ve emrindeki istihbarat gücü...
3) Peki bu güçler arasında hangisi, bu kadar kısa zamanda Sakine Cansız’ın Almanya’dan Fransa’ya geçeceğini saptar, Paris’in göbeğindeki Kürt Enstitüsü’nde, şifreli kapıları geçerek bu derece profesyonel bir suikasti gerçekleştirir?..
4) PKK’nın bütün üyelerinin, siyasi sığınma hakkıyla yaşadıkları Paris’te, bu ölçüde güçlü bir hareket serbestileri var mıdır?..
Bu kadar rahat hareket edebiliyor mu militanlar?..
Sürekli bir gözlem altında ve istihbarat ağı içinde değiller mi?..
Böylesi bir cinayeti Paris gibi kameralarla sokak sokak gözetlenen bir başkentte yapabilecek bir PKK timi var mıdır?..
5) Yoksa bu eylem, dört başı mamur bir yabancı istihbarat örgütü eylemi midir?..
Mesajı direkt Apo’ya mı vermektedir?..
Türk devletiyle silahları bırakma konusunda iş tutarsan, sonuç hayırlı olmayacak mı denmek istenmektedir?..
5) Bunu diyecek devletler ve istihbarat örgütleri hangi ülkelerin elinde bu kadar profesyonelce mevcuttur?..
Mevcut olmanın ötesinde Paris’te bu eylemi yapabilecek kapasitededir...
6) Akla İran, Suriye, İsrail ve İsrail’le birlikte hareket edecek bazı Avrupa devletlerinin istihbarat örgütleri geliyor...
Amerika ve CIA biraz uzakta, çünkü Amerika yönetim olarak bu sürece karşı gözükmüyor...
7) Akla gelen devletler ve istihbarat örgütlerinden herhangi biri olabilir... Tamamen başka bir ihtimal de olabileceği gibi...
Kimseyi töhmet altında bırakmamak gerekir...
Fakat olay çok profesyonelce işlenmiş bir suikasttir...
Cinayetin arkasındaki parmak üst düzey bir profesyonel merkezdir...
KANYON’DA CAT STEVENS; “SÖYLE BANA ÇOCUKLAR NEREDE OYNAYACAK?..”
Lise yıllarımda mahalle arkadaşımla saatler boyu evinde oturup dinlediğim long-play’lerden biri Cat Stevens’ın (Yusuf İslam oldu sonra) Tea For The Tillerman isimli uzun çalarıydı...
Sad Lisa, Father and Son, Heart Headed Woman gibi Cat Stevens klasiklerinin yer aldığı uzun çaların giriş parçası “Where Do The Children Play?..” isimli muhteşem bir parçaydı...
“I know we’ve come a long way (biliyorum uzun bir yoldan geliyoruz)
And we’re changing day to day (ve günden güne değişiyoruz)
But tell me where do the children play?.. (Fakat söyle bana çocuklar nerede oynayacak?..)” isimli parça tüylerimi diken diken ederdi...
Benden 11 yıl önce aynı gün doğmuş pop starın, muhteşem parçası yıllar boyu dilimden ve kalbimden düşmedi...
Geçen Pazar çocuklarımı çok sevdiğim Kanyon alışveriş merkezine götürdüm...
Restoranlar ardı ardına açılıyor Kanyon’da...
Her biri birbirinden şık, birbirinden kaliteli...
Tam dokuz adet sinema salonu var...
En yeni filmleri getiren, Amerika standartlarında ve şıklığında hizmet veren...
Binlerce kişi sinemalarında, kitapçılarında, plakçılarında, restoranlarında, kafelelerinde ve dükkanlarında dolaşıyor eğleniyor...
Her gittiğimde küçük çocuklar, bir parça oynamak, bir parça eğlenmek istiyorlar...
Ufacık bir dükkanı reva görmüşler koskoca Kanyon’da çocuklara...
Ne zaman gitsen kendisine işletme müdürü diyen gençten ukala davranışlı bir genç kadın “Parti organizasyonu var... Yerimiz yok...” deyip duruyor...
Binlerce insan çoluğuyla çocuğuyla Kanyon’a geliyor...
Yüzden fazla kafe restoran var Kanyon’da...
İnsanların eğlenmesi, gezmesi, tozması, keyif alması için her şey düşünülmüş...
Ne ki Cat Stevens’ın 1970 yılında bundan tam 43 yıl önce çıkardığı albüm halen geçerliliğini koruyor...
Çocukuların oynayacakları tek bir santim yer yok...
Olan yerde de sürekli parti organizasyonu var...
“Biliyorum” diyordu Yusuf İslam;
“Çok uzun bir yoldan geliyoruz...
Ve gün be gün değişiyoruz...
Fakat söyle bana...
Çocuklar nerede oynayacaklar?..”
“Medeniyet tek dişi kalmış canavar” diye düşüne düşüne Müslümanlığı seçmemiş miydi yoksa Cat Stevens?..
Nam-ı diğer Yusuf İslam...
ÇORBADAKİ KAŞIĞI…
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
-”Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?..
-”Bakın göstereyim...” demiş ermiş...
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış...
Hepsi oturmuşlar yerlerine...
Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş...
Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyundaki kaşıklar...
Ermiş; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz...” diye bir şart koymuş...
-”Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler...
Fakat o da ne?..
Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına...
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan...
Bunun üzerine “Şimdi...” demiş ermiş;
-”Sevgiyi gerçekten bilen birilerini çağıralım yemeğe...”
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuşlar sofraya...
-”Buyrun yemeğe” denince, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzataraK içmişler çorbalarını...
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükreDerek kalkmışlar sofradan...
-”İşte...” demiş ermiş “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendisini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır... Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyrulacaktır... Şunu da hiç unutmayın... Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman...”

