Haberin Devamı
Üç dört yıl kadar önceydi...
Yıllar yılı gece gündüz demeden çalışmanın arkasından kısa bir mola almış, gidip gönlümce gezemediğim ülkelere hafta sonları iki üç günlük tatil kaçamakları yapmaya başlamıştım...
Hayatımın en keyifli tatil kaçamaklarıydı onlar...
Ne Prag, ne Milano, ne Roma, ne Venedik, ne Moskova, ne Kiev hiçbirine gitmemezlik etmiyor, her birinde iki üç gün soluklanıp, hayatımın molasını alıyordum...
Gidiş geliş zamanım az olduğundan, en rahat değiştirme yapabileceğim, nazımı en fazla çekecek hava yollarını yani Türk Hava Yolları’nı tercih ediyordum...
Türk Hava Yolları’ya bir süre önce, hayli gergin bir tartışma yaşamıştım...
Bazı gazeteler az mı dağıtılıyordu neden bulunmuyordu gibisinden bir tartışmaydı...
O günlerde yaptığım bu kısa seyahatlerde, uçuş esnasında hanım veya erkek hostesler yanıma gelip;
- “Sizin için özel bir kırmızı şarabımız var...” diyorlardı... “Tatmak ister misiniz?..”
Şarabı iyiden iyiye azalttığım günlerdi...
Hele uçuşlarda hiç içmiyordum...
Birkaç kere teşekkür ettim;
- “Uçuşlarda içmiyorum... Bir dahaki sefere inşallah...” diyerek geçiştirmeye çalıştım...
Oysa hostesler bu cevabı yeterli görmüyorlardı;
- “O zaman izninizle biz şarabı size hediye edelim... Gittiğiniz otelde içersiniz...”
Fark etmiştim ki, bu jest yaşadığım tartışmadan sonra Türk Hava Yolları tarafından kırmızı şarabı sevdiğimi bildiklerinden bana özel olarak yapılıyor...
Jestlerine karşılık “hayır” diyememiş, çoğunda otele götürdüğüm güzelim kırmızı şarabı içmeden otelde bırakıp dönmüştüm...
O günler de geride kaldı...
Ben azalttığım şarabı, artık sadece eşlik etmek, birkaç yudum almaktan ibaret içmeye başladım...
Bazı restoranlarda bana has bir ölçü oluştu...
Birkaç dostumla bir yemekte buluşuyorsam, onlara eşlik olsun diye, üç yudumluk bir kadeh şarap getiriyorlar...
Şerefe kaldırıldığında eşlik ediyorum, en fazla yarım kadehten aza tekabül eden o iki yudumu içiyorum...
Benim şarabi hayatım değişti fakat benim şarabi hayata bakışım değişmedi...
Türk Hava Yolları gibi bir dünya markasında bu yüzyılda alkollü içki tartışmasını abes bulurum...
İçki içmiyorum ve içkili ortamlarda da bulunmamaya gayret gösteriyorum...
Fakat bu benim sağlığımla ilgili aldığım kişisel bir hayat duruşu...
Kimsenin bir uçak seyahatinde “sarhoş olmayacak düzeyde rahatlamak amacıyla” alkol almasına karşı çıkacak bir noktada olamam...
Türk Hava Yolları’nın da olabileceğini sanmam...
Dünyanın en büyük markası olmaya soyunan Türk Hava Yolları’nda, içki vardı yoktu tartışması kadar zararlı bir tartışma olamaz... Bu tartışma THY’nin dünya çapındaki marka değerini bir anda düşürür...
Gereksiz ve bu ülkenin çoktan aşması gereken bir tartışma...
Bir süre önce bana jest olsun diye özel kav kırmızı şarap hediye eden bir havayollarının bu tartışmalardan elini eteğini çekmesi gerekiyor...
KEŞKE SİNBAD OLMAKTAN HİÇ VAZGEÇMESEYDİM!..
Çocukken okuduğum resimli romanlarda, gittiğim tiyatrolarda, çocukluk kahramanlarımın “sevgi”yle hayatı çözmesine, kötülüklerin üstesinden gelmesine alışmıştım...
Önce çevremden, büyüklerden geldi ilk ters replikler;
- “Bunlar oyun...” dediler, “Gerçek hayatta olmaz böyle şeyler... Mucizeler hikayelerde, romanlarda olur...”
Sıradanlaşmanın, kurumanın, vasatlaşmanın, mucizelere ve o mucizelerin yaratcısı sevgiye “bilinçaltında inanmamanın” temelleri oralarda atıldı...
Bir süre sonra, hoyratlaşan okul yılları, acımasız reel dünya öğretisi, ego savaşlarıyla yenile yenile yenmesini öğrenen egosantrik duvar hayatıma egemen oldu...
İlk olarak çocukluk yılarımdaki tiyatrolarını ve resimli romanları mahkum ettim kafamda...
Anlamsız, “sevgi sözleriyle” yumuşatılmış, erkeklere değil evcilik oynayan kızlara yönelik ürünlerdi bunlar...
Benim işim bile olmazdı bunlarla...
Zagor vardı baltası ve Çiko‘suyla birlikte, kötülere karşı savaşan!..
Tom Miks vardı Doktor ve Konyakçı‘yla beraber Kızılderilileri haklayan!..
Nevada çöllerinin kahraman Rangerleri gibi davranan...
Tom Braks vardı, kılıktan kılığa girip, Baron ve Tonton‘la kötülerin hakkından gelen...
Dövüşen kahramanlardı onlar...
Her yumruklarında üç beş kişi yere serilir, silahlarından çıkan kurşunlarla karşısındaki kovboylar devrilir, karşılarına kim çıkarsa, üstlerine kim gelirse yok edilirdi...
Sanal bir kahramanlığın, uydurma ve şizofrenik dünyalarından kendime kahramanlıklar modellemeye çalışırdım...
Hafta sonunda TİM Kültür Merkezi’nde hem Cumartesi hem Pazar arka arkaya iki çocuk oyunu izledim...
Sinbad ve Adalar Prensesi ile Oz Ülkesi...
“Sevgi”nin hangi mucizelere kadir olduğunu anlatan oyunlar ve müzikallerdi onlar...
Yumruklar değil, “sevgi” konuşuyordu...
Kurşunlar değil, mucizeler delip geçiyordu kötülerin hayatını...
İki minik çocuğumla birlikte, TİM Merkezi’nin orta salonunu dolduran çocuklara baktım...
Umutla bakıyorlardı neler olacak, mucizeler nasıl galip çıkacak diye...
“Sevgi“nin yarattığı mucizeleri alıyorlardı keyifle ruhlarının derinliklerine...
Oz Ülkesi çocuk müzikalinin, Sinbad gibi bir oyunun, ne kadar yalın gerçekler ihtiva ettiğini ancak şimdi şimdi fark ediyordum...
- “Bunlar çocuk oyunu... Gerçek hayatta böyle mucizeler olmaz...” diyen lafazanlıkların, bilinçaltımıza işlenen ne büyük bir safsata olduğunu anlıyordum...
Keşke, “yumruklar ve silahlarla yapılmadığını öğrendiğim” şeylerin safsata olduğunu bilebilse ve anlayabilseydim...
Mucizelere inanmaktan keşke hiç vazgeçmeseydim...
Mucizelere inanmaktan vazgeçen insanların, kurduğu hayatlara keşke hiç rağbet etmeseydim... Keşke Sinbad gibi denizlerde dolaşsam, gün gelip yunuslar tarafından büyütülmüş hayvanlarla onların dilinde konuşabilen Adalar Prensesi Rosa’la karşılaşabilseydim...
Keşke Rose’u bulup, Rose‘la aşk yaşayabilsem de sonsuza kadar mutlu ve sevgi dolu kalsaydım...
Keşke Sinbad olmaktan hiç vazgeçmeseydim!..
BEŞ DUYU ORGANIYLA YAŞADIĞIMIZ KESİTSEL ALGILAMA...
“Sizin aslında en büyük hatanız, bedeninize hitap eden nesnelerden ibaret bir dünyayı ‘asıl’ kabul edip; onun ötesini tartışma konusu yapmamanızdır...
En büyük ilkelliğiniz budur işte...
Algılama aracımızın olmayışından dolayı kabullenemiyorsak madde ötesi dediğimiz alemin maddeliğini nasıl ilkel kabul ederiz...
Göz belirli dalga boylarını beyne iletmekten başka bir işe yaramaz...
Asıl beyindir...
Ancak biz beynimizi kullanmasını bilmiyoruz...
Bu yüzden ilkel yaşam girdabından çıkamıyoruz...
Ruhlar da kendi yapılarına göre, kendilerine ‘maddi’ gelen bir alemde yaşıyorlar şu anda...
Ruh dediğimiz ışınsal beden şayet dünyada iken yaptığı çalışmalar sonucu kabirden kurtulup serbest dolaşım gücünü elde etmiş ise, kişiye göre değişen bir zaman dilimi içerisinde, toprak içinden çıkarak havaya yükselir!..
Bu yükseliş kişinin dünyada elde ettiği manyetik güçle sınırlıdır!..
Cennet dediğiniz alemin tüm esintileri, bugün üzerimizde mevcuttur...
Ancak biz bilinçsizliğimiz ve kendimizi kaptırdığımız ilkel yaşamımız dolayısıyla bu esintilerden tamaman mahrum bir halde günlerimizi ‘Dünya Cehenneminde’ sürdürüyoruz...
Güçlü Mars ya da Satürn etkisi almış bir insan, hayatı boyunca vehimden, vesveseden, kuruntudan, iç daralmasından, bedeni ihtiraslardan kolay kolay kendini kurtaramaz...
Bunların etkisi altında faaliyet gösteren beyinleri de aynı anda Cennetlerden gelen esintilerden, yani yüksek sistemlerden gelen güzel etkilerden faydalanamaz...
Cehennem’in tüm azap verici güçleri ile Cennet’in tüm anlatılamayacak etkileri aynı anda insan beyinlerine gelir...
Ancak tıpkı bulutun gelmekte olan Güneş’in aydınlığını kesmesi gibi, gezegenlerin ters etkileri de beyne gelmekte olan burçların daha hassas dalgalarına neden olur...
Dünya yaşamında Cehennem hayatını meydana getiren ters etkilerden kendini kurtaramayan beyinlerin ışınsal bedenlerinin daha sonra bu etkilerden uzak kalabilmesi çok güçtür...
Hepimiz için tek şans bu dünyadaki yaşamımızdır...
İnsanoğlu ‘EVREN’den değil, ANCAK ve SADECE ‘KENDİ EVRENİNDEN’ söz edebilir...
Zira beş duyu adını verdiğimiz kesitsel algılama araçlarımıza göre tespit ettiğimiz ‘EVRENİMİZDEN’ konuşuyoruz daima...
Bunun dışında GERÇEK EVREN’e asla vukufumuz olmadı!..”
(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)

