Ulvi abinin gırtlak ameliyatı...

Haberin Devamı

Ben 40 yaşında genel yayın yönetmenliği yaparken, o da 40 yıllık gazeteciydi...

-”Benim yaşım kadar gazeteciliğin var Ulvi Abi...” derdim...

Şimdi 53 yaşıma geldiğime göre 53 yıldır gazeteci Ulvi Abi...

Hani Bab-ı Ali döneminden kalma, burnu koku alan kurt gazeteciler vardır ya, işte onlara numune bir gazetecidir Ulvi Abi...

Gazetecilikte sınır tanımaz...

Haber dedin mi ölür...

Haberin önüne hiçbir şey geçemez...

Haber girecektir...

Sonrası mı?..

Sonrası Allah kerim...

***


Bir gün çok büyük bir haber yakalamıştık...

Bir çete çok ünlü bir sanatçının plajda çekilmiş aynı cinsiyetten bir arkadaşıyla özel görüntülerini 100 bin dolar karşılığı vermek üzere “şantaj” amacıyla sanatçıya göndermişti...

Resimleri aldık...

Olayı bir şantaj olayı olarak vereceğiz...

Ulvi Abi, yılların kurt gazetecisi...

O resmin şantaj kısmını verirken içeriğini öne çıkarmaktan yana...

Habere bir metin yazdı...

Okudum, betim benzim attı...

-”Ulvi Abi” dedim, “Biz bu haberi bu şekliyle yayınlarsak sanatçının fanları bizi gebertir... Gel şantaj kısmını öne çıkartalım, resmin içeriğini fazla göze batırmayalım...”

Yılların gazetecisiydi...
Ulvi abinin gırtlak ameliyatı...
Haberle doğmuş, haberle büyümüş, haberle yaşamıştı...

Vakti zamanında bir haber yaptı diye kabadayılar tarafından rehin tutulmuştu...

Gazete patronunun nice pazarlıkları sonucu kabadayıların elinden kurtulmuştu...

Haberin içeriği neyse önce onu vermekten yanaydı...

***


-”Reha Bey, doğru söylüyorsunuz da...” dedi, “haberin esas noktası resmin içeriği...”

Biliyordum öyle olduğunu...

Ancak benim gibi “deli” bir gazeteci bile hayatı artık daha dengeli vermek gerektiğine inanmıştı...

-”Biliyorum içine sinmiyor Ulvi Abi...” dedim, “Ama gel bunu şantaj olayını ön plana çıkartarak verelim... Öteki durumda bizi çarmıha gererler...”

Böyle durumlarda hep yaptığı gibi, çenesini sıvazladı Ulvi Abi...

Benim dediğim gibi verdik haberi...

Sanatçıya yapılan şantajı öne çıkartarak...

Fayda etmedi...

Yine çarmıha gerdiler bizi...

***


İçkisini de içerdi, sigarasını da...

Bab-ı Ali gazetecisi böyleydi...

Rakısını içer, sigarasını ciğerlerinin dibine kadar çeker, bu karışımın 24 saatlik gazetecilik tecrübesiyle yarattığı karışımdan, büyük haberler çıkartırdı...

Ulvi Abi de öyleydi...

Dün bir de baktım ki, “gırtlağın-dan ameliyat” etmişler...

Mehmet Barlas’ın, Savaş Ay’ın geçirdiği sigara kaynaklı gırtlak tümörü ona da bulaşmıştı...

Dün gece bu yazıyı yazmadan hemen önce onu aradım...

Bir yakını telefona çıkar da son durumunu öğrenirim diye...

Telefon cevap vermedi meraklandım...

Beş dakika sonra telefonumda “Ulvi Yanardağ” yazısını görünce heyecanlandım...

Açtım, telefondaki “kısıktan gelen Ulvi Abi”nin sesi...

***


Sesi duydum, artık başka bir şey duymama gerek yok...

Ameliyattan hemen sonra konuşabildiğine göre, ameliyat başarılı geçmiş...

Zaten “İyiyim” diyor “daha da iyi olacağım...”

Ne Mehmet Barlas, ne Savaş Ay sigarayı bırakmadılar bu hastalığa rağmen...

Ulvi Abi içmez diye dua ediyorum...

Kimse kusura bakmasın...

Sigaraya vergi koyuyor ve kendiliğinden zamlandırıyorlar ya...

İçten içe mutlu oluyorum...

En sevdiğim dostlarımın ameliyat oldukları halde sigarayı bırakmadıklarını gördüğüm için...

Belki böyle bırakırlar diye zam da gelse, vergi de konsa bana mısın demiyorum...

*****


EVRENİN SIRLARINI BİLEBİLMEK...

“Kendimizi ne kadar derinlemesine tanırsak, liderlik yolculuğumuzun evine, kalbimizde daimi bildiğimiz ve olmak istediğimiz yere ulaşmak için doğru tercihler yapabiliriz...

Geçmişte Roma Tapınaklarının girişinde şu sözler yazılıydı:

“Kendini tanırsan, evrenin ve tanrıların sırlarını öğrenirsin...

Robin Sharma...”

***


Kendini tanımak, nerede ne yaptığını bilmek demek değildir...

Nerede neyi neden yaptığını bilmek, bilinçaltı dürtülerini ortaya çıkarmak demektir...

Eskiden kendimi çok iyi tanıdığımı zannederdim...

Nerede ne yaptığımı ve neden yaptığımı da bildiğimi zannederdim...

Oysa bilinçaltımı açtıkça, cesaretle bilinçaltı duygularımın üzerine gittikçe, muhteşem bir içsel evrenle karşı karşıya geldim... Her bulduğum yeni bulgu, yepyeni bağlantılar ve gerçeklikler ortaya çıkartıyordu...

***


Kendimi tanırken, çevremi ve evreni de hiç tanımadığım kadar hızlı ve güçlü bir gözle fark etmeye başladığımı anladım...

Yavaş yavaş sırlar yok oldular gözümde...

Kimsenin sırrı gizli kalmamaya başladı...

Çünkü kendi sırlarım birer birer ortaya çıkıyordu...

Kendi sırlarım ortaya çıktıkça aynı hızla çevremdeki sırlar da ona koşut olarak ayyuka çıkıyordu...

Bir süre sonra geçmişle kıyaslanmayacak biçimde “çevremdeki olayları bilir ve görür oldum...”

Söylenen her şeyin altında yatan nedeni görüyordum...

Amerikan romantik komedi filmlerinde “beyni okuyan insanlar olur” hani...

Yavaş yavaş o insanlardan biri haline gelmeye başladığımı fark ettim...

Bunlar hep kendi beynimi ve bilinçaltımı okumaya başladıktan sonra gerçekleşti... Kendimi tanıdıkça, çevremdeki ve evrendeki her şeyi tanımaya başlamıştım...

*****


BEYAZ EKMEK BİTMELİ...

İsterlerse Başbakan’lar böyle konularda konuşmazlar desinler...

İsterlerse bu kadar insan, yetkili arasında bu iş Başbakan’a mı kaldı diye eleştirsinler...

Her şeyin Başbakan tarafından söylenmesi, ‘tek adam’ yönetimi gibi, her konuda Başbakan’ın fikriyle hareket edilmesi demokrasi açısından sakıncalı olabilir...

Buna itirazım yok...

Fakat Başbakan’ın “Beyaz ekmek üretilmesin, tüketilmesin, buğdaylı ve kepekli ekmeğe dönülsün” yolundaki uyarısına sonuna kadar bütün kalbimle katılıyorum...

***


Beyaz un kanserojen...

Amerikan sağlık bakanlığının internet sitesinde beyaz unun vücut içinde direkt şekere dönüştüğü, şekerli hücrelerin oksitlenerek bir süre sonra kanserli hücre haline geldiği açıktan yazılıyor...

Dünyanın gelişmiş ekonomileri, beyaz rafine edilmiş una karşı kampanya açmış durumdalar...

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, gıda sektörü zarar görmesin diye bu konuların üzerine gidilmiyor ya da gidilemiyor...

Bir sürü nedeni var bunun...

Reklam sektöründeki kazançlardan, istihdam sorununun çözümüne kadar bir dizi neden, “rafine edilmiş beyaz un”dan yapılan unlu yiyeceklerin ve şekerin soframızdan kaldırılmasına olanak tanımıyor...

Bu durumda ne olacak?..

Başbakan gibi birisi bu konuya el atmadıkça, herkes bildiğini okuyacak...

Başbakan konuştu mu da “bu iş Başbakan’larımı kaldı?..” denilerek demagojiye boğulacak...

Hiç boğmasınlar demagojiye...

Her konuda fikir yürütmesin, fakat Başbakan’ın buğdaylı ekmek konusunda yürüttüğü fikir milyonlarca insanın sağlığına yapılan direkt bir katkıdır...

Beyaz un ve şeker, vücut içinde kanserli hücreleri tetikliyor...

Başbakan doğru söylüyor...

Rafine edilmiş beyaz ekmeği sofranızdan kaldırın...

Ekmekler en azından kepekli, daha iyisi ise tam buğdaylı olmalı...

DİĞER YENİ YAZILAR