Hayatın “ilk bakışta şer görünen olaylarda” size tanıdığı fırsatları göremezseniz, “hep mutsuz, hep umutsuz, hep karamsar ve hep hayatı yanlış okuyor olursunuz...”
Bugün toprağa vereceğimiz Mehmet Ali Birand’ın hayat yolculuğunda “başta şer olan olayın nasıl hayatının fırsatına dönüştüğünün” farkında mısınız?..
Birand, üç yaşında annesi tarafından sobada ısıtılan suyla yıkanacakken, ayağı ateş gibi suya batıyor...
Ameliyat üstüne ameliyat derken, sonunda Koç’ta çalışan bir dostları yoluyla Vehbi Koç’tan Londra’da ameliyat olacak olanağı buluyor...
Londra’ya ameliyat olmaya gidecekken, İngiltere’de boş kalmamak için, Galatasaray Lisesi’nden abisi Abdi İpekçi’ye giderek “gazeteye haber gönderip gönderemeyeceğini” soruyor...
İpekçi gönderebileceğini söyleyince, Birand, Londra’da kaldığı bir yıl boyunca, Milliyet gazetesine Londra’dan haber gönderiyor...
Bu haberler ona, gazeteci olmanın yolunu açıyor...
Londra’dan döndükten sonra, Koç Holding’de çalışmak yerine Milliyet’in Dış Haberler Servisi’nde çalışmaya başlayarak profesyonel gazeteciliğe adımını atıyor...
Eğer 5 ameliyat geçireceği bacağından sakat kalmasa, Birand Londra’ya ameliyat olmaya gitmeyecekti...
Ameliyat olmak için gideceği Londra’da boş kalmamak için, Milliyet’e haber göndermeyi düşünmeyecekti...
Milliyet’e haber göndermeyi düşünmeyeceği ve çok başka bir kader çizgisi olacağı için, gazeteciliğin yanından muhtemelen teğet bile geçmeyecekti...
Sonuç olarak sobanın üzerindeki kaynar suyun dökülmesiyle karşılaşılan “şer” olay, Birand’ın hayatını ve kader çizgisini bütünüyle değiştiren ve onu gazetecilikle tanıştırıp bugünlere getiren bir “hayır”dı aslında...
Yaşamda karşınıza çıkan olayların, sizlere nasıl bir fırsat sunacağını bilemezsiniz...
Olaylar karşısında “ne kadar şanssız olduğunuzu kendinize tekrarlayıp” üzülüp dövünmekle zaman geçirirseniz, hayatın size sunacağı fırsatları ve hayırları es geçersiniz...
Oysa Birand’ın hayatında olduğu gibi, “Çocukken kaynar suyun dökülmesi Birand’ı gazeteci yaptı...”
O olay olmasaydı büyük olasılıkla Birand’ın gazetecilikle uzak yakın bir ilgisi olmayacaktı...
Gazetecilikle ilgisinin olmaması, yaşadığı bu hayatı yaşamaması anlamına gelecekti...
Hayatta başımıza gelen olayların, bizlere sunulan birer fırsat olduğunu bilenler, yaşamı bu okumalarla yaşarlar...
Öyle yaşadıkları için mutlu ve huzurludurlar...
Huzursuzluk, olayların kendisinde olmaz...
İnsanların olayları okuma şeklinden ortaya çıkar...
SİHİR
“Hayatlarımızda sürüp giden harika bir tutarlılık vardır...
Sonuçlar için zorlamaktan vazgeçip, kendimizi akışa bırakırsak, hayatlarımızda meydana gelmesi gereken sihir tümüyle ortaya çıkmaya başlar...
Her şeyi oldurmaya çalışmak ve bazı şeylerin olması için şeyleri dengelemeden sonuçları zorlamak, kontrolden başka bir şey değildir...”
Robin Sharma
YAPMAK İSTEDİĞİNİ YAPAN ADAM...
İki yıl önce Sunset restoranın yuvarlak masasında Burhan Doğançay’ın hayatını kendi ağzından dinliyordum...
Yaşayan Türk ressamları arasında tabloları en pahalı fiyattan alıcı bulan ressamdı...
New York’ta turizm bürosunda görevli diplomatken, Paris’e tayininin çıktığını söylemişti bana...
-”Paris’e gitmedim... Diplomatlığa veda ettim ve kendimi tamamen resme verdim...” demişti...
Kafamda kabaca bir hesap yapmıştım...
Bu olay olduğu esnada Burhan Doğançay 35-36 yaşlarındaydı...
Kendinizi 35 yaşında bir düşünün...
New York’ta turizm ateşesisiniz...
Ayda hiç yoksa 4000-5000 dolar maaş alıyor ve keyifli bir hayat yaşıyorsunuz...
O sırada haber geliyor ve tayininizin Paris’e çıktığı söyleniyor...
Yüz kişiden doksan dokuzu, büyük bir mutlulukla eşyalarını paketlemeye başlar böyle bir durumda...
Paris’in hayalleriyle, kendine güzel bir şarap açar, orada ne kadar maaş alacağını öğrenip, nerede nasıl bir ev tutarak, ne gibi bir hayat yaşayacağının derin hülyalarına dalar...
Artık Eyfel’e yakın bir bölgede mi ev tutacaktır?..
Saint Germain yakınlarında bir yere mi taşınacak?..
Yoksa Kuzey’de Avenue Montaigne civarlarında bir ev mi bulacak?..
Hayali yeter derler ya...
Yüz kişinin doksan dokuzu bu hayalle yatağına yatar ve büyük sabırsızlıkla Paris’e gideceği günü bekler...
-”Paris’e gitmeyeceğimi söyledim Bakanlığa...” demişti Burhan Doğançay o gün bana, “İstifa edecektim... Çünkü New York’ta kalıp resim yapmak ve profesyonel ressam olmak istiyordum...”
Paris’te ayda 7-8 bin dolarlık turizm ateşeliğini bırakacaksınız ve beş kuruş parasız ressam olma hayaliyle 35 yaşında New York’ta kalmayı göze alacaksınız...
Sonraki yıllarda milyon dolarlar eden tabloları satılırken şöyle diyecekti Doğançay:
-”Geç kaldılar... Yıllar, yıllar boyu beş parasız kaldım... Metro bileti bulamayacak durumda oldum... Tablolarıma bu paraları vermekte geç kaldılar...”
O, New York’ta 35 yaşında her şeye sıfırdan ve yeniden başlarken muhtemelen bunların hepsinin başına geleceğini tahmin ediyordu...
Diğer yandan çok cazip bir Paris teklifi de karşısında duruyordu...
Burhan Doğançay ayda birkaç bin dolarlık Paris tercihini elinin tersiyle bir kenara itti ve beş parasız New York’ta ressam olmaya karar verdi...
Geldiği nokta o kararın neticesidir...
KALBİNİZİN SESİ...
“Hayatınızın, siz onun üzerinde hakimiyet kuramazsanız, onun sizin üzerinizde hakimiyet kurma gibi bir alışkanlığı vardır...
Haftalar ayları kovalar, aylar yılları...
Bir de bakarsınız siz farkına bile varmadan hayatınız sona ermiş...
Yaşam ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın, çok kısadır...
Farkına bile varmadan toza dönüşürsünüz...
Buradan çıkarılması gereken ders açıktır...
Varsayımlar üzerine yaşamayı bırakın...
Kontrolü elinize alın...
Oyuna geri dönün...
Kalbinizin size kaderiniz olduğunu söylediği daha zengin bir gerçekliği yaratmak için harekete geçin...”
Robin Sharma...

