Paris’in her tarafını her giden çok sever...
Fakat ben esasen Pigalle’in süfli seks barlarının sınırında başlayan Montmartre’ı severim...
Seks barlara hiç gitmem...
Ne ki seks barların havada yarattığı mikroplu bohemle başlayan Montmartre tepesi; merdivenlerden çıktıkça, Sacre Coeur kilisesinin etrafına birikmiş amatör ressamlar, kara kalem portreler, piyano barlar, gezgin laterna müziği ve taş merdivenlerinde alevlenen gitar-aşklarla bohemin dibine varır...
İlk gençlik aşklarından birini, Montmartre merdivenlerinde yaşayan serseriliği kutsamış bir gencin, “Ünlü semte aşkı aramaya gelen ve Moulin Rouge gece kulübünün en pırıltılı show-girl’ü, fahişesi Satine’e (Nicole Kidman) aşık olan Christian’dan (Ewan Mc Gregor) etkilenmemesi mümkün müdür?.”
Babasını hiçe sayar, ve aşka, özgürlüğe ve boheme aşık olarak Montmartre’a gelir Christian “1900’lerin başındaki bohem devrimi yaşamak için...”
Beş parasız genç bir şairdir, gece kulübünde oynanacak oyunu yazarak hayatını sürdürecektir...
Satine’le ölümlüyken ölümsüzü yakalayan, ölümsüzü bulduğunda ölümle yüzleşen ‘ölümlü-ölümsüz masalımsı aşkı’ yaşamak kaderine yazılmışken...
O günleri afiş çalışmasını yaptığı Moulin Rouge’da geçiren ünlü ressam Toulouse Lautrec’in tanıklığında yaşanan trajik aşkı, önceki gece yarısını geçen saatlerde üzerinden on yıl geçtikten sonra bir kez daha Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) filminde izledim...
Roxanne (Roksen) isimli Arjantin tangosu, muhteşem dansıyla bütünleşen koreografisinde beni allak bullak etti...
Gece film bittiğinde ben filmi, ne kafamda, ne ruhumda ne beynimde ne kalbimde bir türlü bitiremedim...
Bir fahişeye duyulan aşkın kompozisyonunda “aşkın arzuyla başlayıp, tutkuyla devam eden, kuşkuyla tetiklenip, kıskançlıkla bezenen ve öfkeyle patlayan tabiatını haykırıp; güven arayan yalvarışları” içeren şarkı tangonun egzotik figürleri eşliğinde filmi ölümsüzlüğe taşıyordu...
“Roxanne...
Bu gece o kırmızı sahne ışıklarını takınmak zorunda değilsin
Bu sokakları para için yürümek
Yaptığının doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmeden...
“Roxanne...
Bu gece o elbiseyi giymek zorunda
değilsin
Roxanne...
Bedenini geceye satmak zorunda
değilsin
Adamın gözleri üzerinde
Elleri ellerinde, dudakları tenini öpüyor
Bu dayanabileceğimden çok daha
fazla!
Kalbim neden ağlıyor?
Roxanne...
Hislerimle mücadele edemiyorum
Beni terk etmekte özgürsün
Ama beni aldatma
Seni seviyorum dediğimde lütfen inan bana...
Kim seni çok seviyor?
Ne yapacağım ?
Beni terkettin, ruhum beni terketti
Gölgem bile beni terketti
Yaşamaya umudum yok
Çünkü seni kendini satmamaya ikna edemedim
Roxanne...”
Sanırım filmin kreşendosu Roxanne’a söylenen şarkının şu cümlesinde kendini göstermekteydi;
Muhtemelen bütün büyük aşkların şifresi de o cümlede gizlidir...
“Roxanne;
Beni terketmekte özgürsün...
Ama beni aldatma...”
Aşkın terk edilmeye razı ‘vakur’luğunda, “aldatılmış” olmayı içine sindiremeyen ‘gurur’unu anlayabilmek istiyorsanız Moulin Rouge filminin DVD’sini bu Pazar alın ve izleyin...
Ya da Digitürk’ten takip edip izleyin...
Yarın bu yılın son günü ve bu benim bu yılki son köşe yazım...
Filmi izlerseniz, muhtemelen gelecek yıl muhteşem bir aşk yaşarsınız...
Ya da filmi izledikten sonra “bir daha aşk yaşamaya tövbe edersiniz...”
Karar ve kalp sizin...
YENİ YIL ÖYKÜSÜ... GELECEĞİNİZİ NASIL BİÇİMLENDİRİRSİNİZ?..
Yılın son yazısında size bir genç kızın öyküsünü anlatacağım...
“Bir zamanlar her şeyden sürekli şikayet eden, her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı...
Hayat ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu...
Bir problemi çözer çözmez bir yenisi çıkıyordu karşısına...
Genç kızın bu yakınmaları karşısında mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye karar verdi...
Bir gün onu mutfağa götürdü...
Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu...
Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdekleri koydu...
Kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı...
Hiçbir şey anlamayan kızı, durumu seyrediyor sonunda karşılaşacağı şeyi merak ediyordu...
O kadar sabırsızdı ki sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı... Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi...
Yirmi dakika sonra, cezvelerin altındaki ateşi kapattı...
Birinci cezveden patatesi çıkarttı...
İkincisinden yumurtayı çıkarıp bir tabağa koydu...
Son cezvedeki kahveyi de bir fincana boşalttı...
Kızına dönerek sordu...
-”Şimdi karşında ne görüyorsun anlat bana...”
-”Patates, yumurta ve kahve...” diye alaylı bir dille cevap verdi kız...
-”Daha yakından bak bir de...” dedi babası, “Patatese dokun...”
Kız denileni yaptı ve “patatesin yumuşamış olduğunu söyledi...”
-”Aynı şekilde yumurtayı da incele...”
Kız kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü...
En sonunda kızının kahveden bir yudum almasını söyledi babası...
Söyleneni yapan kızın kahvenin nefis tadıyla yüzüne bir gülümseme yayıldı...
-”Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?..” diye sordu...
-”Patates de, yumurta da, kahve çekirdekleri de aynı sıkıntıyı yaşadılar...” dedi babası...
“Yani kaynar suyun içinde kaldılar... Fakat her biri bu sıkıntı karşısında farklı tepkiler verdiler...
Patates önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşadı ve güçten düştü...
Yumurta ise çok kırılgandı...
Dışındaki ince kabuğun, içindeki sıvıyı koruyordu... Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşti kalınlaştı...
Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı... Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirdiler...
Ortaya tamamen yeni bir şey çıktı...
Senin tattığında keyif aldığın...”
Bunları söyledikten sonra tekrar kızına döndü babası;
-”Sen hangisisin?.. Bir sıkıntı kapıyı çaldığında nasıl tepki vereceksin?.. Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?.. Yumurta gibi kalbini mi katılaştıracaksın?.. Yoksa kahve çekirdekleri gibi başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?..”
TAYYİP ERDOĞAN’IN İMRALI’YLA KONUŞULDUĞUNU SÖYLEMESİ...
Kavgaların içinde ilkeleri bulabilmek ve ön plana çıkartabilmek önemlidir...
Gün gelir kavga eden taraflar giderler...
Kavga da elbet biter...
Fakat “ilkeler” arkada kalırlar...
Hayata, yaşama ve insanlara katkı sağlamak için...
PKK terörü otuz yıl önce başladı Türkiye’de...
İlerde tarihçiler bu terörün ve savaşın kaç yıl sürdüğünü yazacaklar bilmiyoruz...
Sonucunun ne olacağını tam bilemediğimiz gibi...
Gün gelecek Tayyip Erdoğan ne Başbakan ne Cumhurbaşkanı olarak kalmayacak...
Hakan Fidan da MİT Başkanı olarak devam etmeyecek...
Apo ne bu konumuyla ne de bu fiziki durumuyla hayata devam edebilecek...
Fakat ilkeler, hayatta kalacaklar...
PKK veya bir başka terör örgütünün başı tutuklu olarak elinizdeyse ve terör her gün onlarca vatan evladını mezara götürüyorsa, devletin ilgili kurumları, terör örgütünün lideri ile, altıyla ve üstüyle, ‘devletin hareket serbestisini artırabilmek’, zaman kazanmak, akan kanı durdurmak için görüşmeler yaparlar...
Görüşmeler hayatın ve siyasetin doğasına uygundur...
Devletin ilgili birimleri sırf görevleri gereği görüşme yapıyorlar diye “suçlanırlarsa”, devlet terör örgütleri karşısında hareket serbestisini yitirir...
Gerektiği yerde ve zamanda halkına barış ve huzuru sağlayabilecek opsiyonları yitirir...
Görüşme yapmak bir “taviz” değildir...
Görüşmelerden çıkacak sonuçlar taviz olabilir veya olamaz...
Fakat görüşmenin bizzatihi kendisi “taviz” değildir...
Devletin istihbarat birimlerinin görevi “terör örgütünü mümkün olan yollarla etkisiz hale getirmektir...”
Bu Türkiye’de vazgeçilmez bir içtihad olmalı, terör örgütlerine karşı Devlet’in refleksleri artmalıdır...
“Taviz” varsa eğer sonuçlarda ortaya çıkacaktır...
O zaman tartışma istenilen biçimde yapılacak ve ‘demokratik’ olacaktır...
Aksi ‘demagojik...’

