Beraber Pişti programını yapmıştım bir ara Deniz Akkaya’yla... Bir gün beraber olduğu adamdan hamile kaldı ve “bebeği doğuracağım” dedi...O sırada Çok Farklı programını yapıyordum...“Bir annenin, babanın rızasını almadan çocuğunu doğurması uygun mu?..” diye bir konuyu tartışmaya açtım...Konuklar kendi dünyalarından, yaşamlarından örneklerle ilginç bir sohbete imza atıyorlardı...Rejiden yönetmen kulaklığıma “Babanın birilerini aradığını” ve bu konunun tartışılmasını istemediğini o birilerinin bana iletilmesini istediğini söyledi...Beynimden vurulmuş gibi olmuştum...***Neye tepki göstereceğimi şaşırmıştım...Bir kere “baba niye tepki gösteriyordu?..”Böyle bir konunun tartışılmasına anne tepki gösterse anlardım...Oysa “baba”nın tepki göstermesi abesti...Biz zaten “Babanın onayı olmadan annenin çocuğunu doğurması uygun ve etik midir?..” diye tartışıyorduk...Komediye bak ki, anne olan Deniz Akkaya değil, “Baba” haber gönderiyordu, “bu konunun tartışılmaması için...”“Baba”nın bu kadar fütursuzca kendisine güvenmesinin ve canlı yayına müdahale hakkını bulmasının nedeni, programı yaptığım CNN kanalının kuruluşunda görev yapmış olması ve kanalın Amerikalı ortaklarıyla güçlü bağlantılarının olmasıydı...Sonra o bağlantılar, tuzla buz oldular...Yine Amerikalılar bir diğer bir kanalı yönetirken o kanalı yüz milyonlarca dolar zarara uğrattığı için kendisiyle fena halde papaz oldular...Amerikalıların hala yüz milyonlarca doların hesabını sormaya çalıştıklarını duyuyorum...Neyse konu o değil... Canlı yayında konuları değiştirme fütursuzluğunda bulunan “Baba”ya çok sinirlendim...Üstelik tanıdığım ve gördüğümde konuştuğum, dostluk gösterdiğim, sohbet ettiğim birisiydi...***Şimdi Deniz Akkaya’nın kızını babaya verdiği gece, “Baba”nın başka kadınlarla birlikte olduğunu kızının onları tanımasından anladığını ve “Baba”ya twetter’dan “Kızımı kirli dünyanla kirletmeye hakkın yok” diye büyük tepki gösterdiğini görüyorum...Deniz Akkaya’nın ve zoraki kocasının hayatlarının iniş ve çıkışları beni ilgilendirmez...Fakat çocukları için hala arkadaşım ve dostum olarak gördüğüm Deniz Akkaya’ya bazı önerilerim olacak...Sevgili Deniz Akkaya; (Sana sadece Deniz diye hitap etmiyorum, kendi çocuklarımın annelerine hitap ettiğim sanılacak...)Çocuğunun babasını sen seçtin, sen hamile kaldın ve çocuğunu sen doğurdun...Ona ‘Bu çocuğu ister misin... Babalık yapacak mısın?..’ diye sormadın...Fazla sorumlu bir vatandaş olmadığını biliyordun...Yine de çocuğu o güzeller güzeli kızını doğurdun...Haftada bir çocuğunu ‘Baba’ya veriyorsun...***Bu saatten sonra amacın kızının, “İyi bir babasının olmasını sağlamak...” olmalı...Çok sevdiğin kızının babasıyla tartışmalarını, ona uyarılarını, eleştirilerini ve suçlamalarını medya üzerinden yapma...“Baba”nın egosunu medya üzerinden yaralama...Söylediklerinin çoğunda haklı olabilirsin...Yine de, bunları tweeter üzerinden “Seni tüm dünyaya rezil ederim” yollu tweet’lerle görmeye kalkma...Kızının babasına her zaman ihtiyacı olacağını düşün...Kızınla babasının ilerde tamiri güç bir sevgisizlik moduna girmesine müsade etme...Yaptığın suçlamalar, ilerde kızının da babasına yönelik suçlamalarının bilinçaltı şifrelerini oluşturur...Kızının bu tweet’leri de ilerde okuyacağını unutma...Her şeye rağmen kızının babasını kazanması, babasıyla kızı arasında iyi bir ilişkinin sağlanması, senin annelik görevlerinden birisi...“Baba”nın bana yapmış olduğu fütursuzluktan dolayı, kendisine karşı olmam sevgili kızının geleceğini düşünmemi engellemez...Kızının babasına ihtiyacı var ve ilerde de olacak...Babasını suçlayacağın en son yer, gazetelerin magazin sayfalarının manşetleri olmalı...***Gazatecilerin “Aman ne güzel söylemişsin... Helal olsun sana...” yollu gazına gelme...Onlar sayfalarını ve televizyonlarını kurtaracaklar...Sen ise kızının hayatını kurtaracaksın...Sana kızınla mutlu ve sevgi dolu bir beraberlik dilemekteyim...*****BİR KİŞİYİ AFFETMEK...“Bir kişiyi affetmediğinizde, o kişiyi adeta sırtınızda kendinizle birlikte taşıyor gibi olursunuz...Bu ağır bir yüktür...Ancak o kişiyi affettiğinizde onu sırtınızdan atar ve hayatınıza rahatça devam edebilirsiniz...Artık sizi aşağıya çekemez...Çok daha özgür bir insan olabilirsiniz...” Robin Sharma...***Açık konuşayım...Yıllarca “Affetmek özgürleşmektir” dendiğinde, “Ne diyor bunlar?.. Yapılanlar ortaya çıkmadan, haksızlık giderilmeden nasıl affetmek mümkün olabilir ki?..” diye düşündüm...O zamanlar hayatın fotoğrafını beş duyu organımla çekebileceğimi zanettiğim günlerdi...‘Gönül gözüm’ün yaşamımda yarattığı mucizelerin farkında olsam da, “affederek manevi yüklerden kurtulmak” gibi duygulara uzaktım...***Son birkaç yıldır, “hayata ve bana yapıldığına inandığım haksızlıkların intikamını kendi başıma almaya çalışmaktan vazgeçtim...”Bana yapıldığına inandığım bir haksızlığı hissediyorum, söylüyorum ve onu orada öylece bırakıyorum...Hayatı, kendi mecrasında kendi akışına bırakıyorum...Onun bedelini ve hesabını kendi görme zavallılığına sapmıyorum...Hayat herkese ve her şeye yapılması gerekeni yapıyor zaten...***Fakat bundan daha önemlisi şu...Bana yapılan haksızlıkları kafamda tuttuğum, beynimde yaşattığım, o insanlara bilinçaltı ve bilinçüstü tepki duyduğum müddetçe, o insanlara karşı suçlayıcı tavrımın beni belli belirsiz huzursuz ettiğini fark ettim...Huzursuzluğumun altında, onlarla kafamın içinde bitiremediğim hesapların olduğunu, kafamda ve içimde yaşattığım o savaşların, beni kendi hayatımı yaşarken savaşın bir parçası haline getirdiğini gördüm... Oysa o kişileri affettiğimi hissettiğimde, onlara kötü enerji göndermediğimde ve bu affetme süreciyle ilgili özel bir iki teknik denediğimde, onlardan da bana olumsuz enerji akımının azalacağını hissettim...***Affetmem, bana haksızlık yapanların kurnazlıklarına ve sahtekarlıklarına karşı uyanık olmamam anlamına gelmiyor...Tersine onların her an bir şeyler yapabileceğini tahmin edebiliyorum...Fakat kızmadığım ve eski olaylardan dolayı affetme duygusunu hakim kıldığım insanların, yeni hamlelerini savuşturmak da eskisinden çok daha kolay oluyor...En önemlisi, onlara yönelik kafamın içinde savaş stratejileri oluşturmuyorum, planlar yapmıyor, onları nasıl yeneceğimin hesabına girmiyorum...Nasıl yeneceğimi düşünmezsem, nasıl yenileceğim de aklıma gelmiyor...Yenmek duygusundan uzaklaşınca, yenilmek duygusundan da uzaklaşıyor insan...Bu da huzursuzluğumu alıyor ve hafifletiyor beni...Özgürleştiriyor da diyebilirsiniz...***Herkes hangi diyetle zayıfladığımı merak ediyor...Espri olsun diye cevap olarak “karakter zayıflamasın önemli olan o” diyorum...Oysa esas attığım yükler, “yapılan haksızları affetmemenin üzerimde yarattığı yüklerdi...”O yüklerden vicdanım kurtulurken, kilolardan da vücudum kurtuluyordu...
Bir süre önce her Pazar, geçmişten ünlü bir yazarın, düşünürün, edebiyatçının hayatını, aşkını anlatan yazılar kaleme alıyordum...Bu konuda kitap karıştırır, belgeleri inceler, araştırmalar yaparken, gözüm eski ve çok bildik bir tanıdığa gitti...Elimdeki kitaplardan birinde, sayfalarca Karl Marks‘ın özel hayatı anlatılıyordu...Büyük dramlar yaşamış, sürgünlerden sürgün beğenmek zorunda kalmıştı Marksizmin ve bilimsel sosyalizmin kuramcısı bu büyük filozof... Her gittiği Avrupa ülkesinden bir süre sonra ayrılmak zorunda kalmış, maddi olarak güç duruma düştüğünden ailesini nasıl geçindireceğini bilememişti...Sosyalizmin kuramcısının hayatı onun teorilerinin izinde, bir asırdan fazladır mücadele eden tüm dünya devrimcileri gibi, oldukça meşakkatli, acı ve sürgün dolu bir mecrada geçmişti...***Ancak Karl Marks’ın hayatının bir de üstü hafif örtülen trajedik bir tarafı da vardı... Karl Marks eşiyle ve çocuklarıyla birlikte oturdukları evde, çocuklarına bakan öteki kadınla “istemediği bir ilişkiye” giriyor, sonra bu ilişkiden pişman olarak “karısından özür diliyordu...”Ne ki, hayatının bu döneminde evdeki diğer kadınla kurduğu ilişkiden bir çocuğu oluyordu...Sosyalizmin kurucusuna o günlerde saldırılar gırla gittiğinden ve onu “linç etmek için sırada beklediklerinden” Marks kendi evlilik ve istem dışı çocuğunun velayetini yakın dostu Engels‘e aldırıyordu...Böylece kendilerini ve sosyalizmi linç etmeye yönelik saldırıların önüne geçmeye çalışmıştı iki kadim dost...***Karl Marks’ı yazarken hayatın gerçeklerinden kaçamazdım...Olayları kendi istediğim biçimde, değiştirerek, manipüle ederek, kutsallaştırarak, ya da yok farz ederek hayatı anlatamazdım...Fakat önümde iki yol vardı...Marks’ın evin içinde öteki kadınla yaşadığı ilişkiyi büyütmek ya da olduğu gibi vermek...Sadece bu ilişkiye odaklansam, yasak aşkın önünü arkasını, gelmişini geçmişini doğan çocuğu, yaşanan skandalı, karısını, duygularını, ettiği özrü, ailenin bu olaydan yaşadığı trajediye odaklansam, Muhteşem Süleyman gibi bir dizi çıkabilirdi Marks‘tan...***Elim gitmedi böyle bir olayı büyütüp, yazının başlığından köpürtmeyi...Elimin gitmemesinin nedeni, kendimi bir Marksist teorisyen olarak addetmem değildi...Gençliğimde onun estirdiği teorik rüzgarlarından etkilenmiş olmam da esas neden değildi... Neden şuydu;Karl Marks’ı evin içindeki öteki ilişkiyle anlatan bir yazı, Marks‘ı anlatır gibi görünse de Marks’ı anlatmazdı...Karl Marks gerçeği, karısının dışında, evdeki diğer kadınla yasak ilişki kuran ve ondan çocuk yapan bir adamın gerçeği değildi...Karl Marks gerçeği, bir asırdan fazla bir süredir, dünyayı etkilemiş en önemli tarihi düşünürlerden birinin gerçeğiydi...Dünyada milyarca insanın kaderini değiştiren, Sovyetler Birliği’ni, Çin’i, Küba’yı, tüm Doğu Avrupa’yı ve dünyanın dört bir tarafındaki küçük büyük bütün ülkeleri derinden etkileyen, bir insanın hayatını “evindeki öteki kadından doğan çocukla“ özdeşleştirseydiniz, o insana ve tarihe çok ayıp etmiş olurdunuz...Elimin gitmemesinin nedeni buydu...Haksızlık edemezdim ne o insana ne de tarihe karşı...***Evindeki ilişkisi gerçek değil miydi?..Evet gerçekti...Karl Marks’ın gerçeği değil miydi?..Evet Karl Marks’ın gerçeğiydi...Ne ki, o gerçek Karl Marks’ın gerçeği olsa da bir “Karl Marks gerçeği” değildi...Karl Marks’ı sadece bu ve benzeri olayları köpürterek anlatmak, tarihe ve o insanın yaşadıklarına büyük saygısızlıktı...O insanı kendi yalın gerçeğinden kopartarak, “çarpıtılmış bir seks ve aşk düşkünü kişilik” haline getirebilirdiniz...Bunu yaparken de, yasaların ve hukukun boşluklarından yararlanarak, “Ben bir şey yapmadım... Karl Marks hakkında özgün bir yapıt ürettim... Üstelik anlattığım olaylar da gerçek...” diyebilirdiniz... Yasalara ya da insanlara karşı kurnazlık yapar gözükebilirsiniz...Fakat hayata ve evrene karşı kurnazlık yapılamayacağını öğreneli çok oldu...Bu mesele, “Keyfimin kahyası mısın, ister onu seyrederim ister başkasını” meselesi değildir...Bu mesele bir başka insanın yaşadığı hayata, o hayatta taşıdığı isme ve tarihin üzerimizdeki sorumululuğuna karşı bir hakaret anlamını taşır... ***Gazi Mustafa Kemal’in hayatını sadece kadınlarla ilişkileri, dans ettiği kadınlarla yakınlaşmaları, askerlerle güreş tutmasına Latife Hanım’ın tepkisiyle bakmak, Mustafa Kemal’in kişiliğine ne kadar ağır bir saygısızlık olacaksa, onu bunlarla anlatmak, hayatı ne kadar nakıs ve çarpıtılmış kılacaksa; Kanuni‘nin hayatını da bu kadar şehvetle köpürterek çiğnemek o derece büyük bir saygısızlıktır...Tayyip Erdoğan’ın nedan Gazi Mustafa Kemal’den daha fazla Kanuni konusunda hassas olduğunu sorgulayabilirsiniz...Fakat bu sorgulamayı yapabilmek için Kanuni‘nin kişilik haklarını, tarihsel itibarını, Gazi Mustafa Kemal kadar düşünmemiz elzemdir...Bana gelince; Mustafa Kemal’i ya da Karl Marks’ı “Brezilya dizisi haline getiremeyen vicdanım, Kanuni için de haksızlığa gitmez...”Mesele Başbakan’dan yana ya da ona karşı olmak değil... Mesele; Kendi kişisel, sınıfsal, milli ya da fikri ecdadına reva görmediğin muameleyi, başkalarının “ecdad” saydıklarına yapılınca mazur göstermemesini bilebilmek...Bunu bir “özgürlükler meselesi” olarak sunma ucuzluğuna ve aculluğuna düşmemek...Empati yoksunluğu, sahtekar bir özgürlük mücadelesi yanılsaması ve ahlaki olgunluktan yoksun bir Cahiliye Dönemi hilekarlığı...Tüm bunlara kısaca “Yarım porsiyon aydınlık” da diyebiliriz...*****SAKİN VE KISIK SESİ DUYABİLMEK...“Quaker’ların, ‘sakin ve kısık iç ses’ dediği kişisel bilgelik kaynağımız olan içsel rehberimizi duymazdan gelmek çok kolaydır...Ancak çevremizdeki dünya; kendi dayatmalarına uymamız için bize baskı uygularken, kendi ritmimizle yürümek genelikle zordur...Ancak aradığımız doyum ve mutluluğu bulmak için onlara en çok ihtiyaç duyduğunuz anda size gelen hisleri dinlemelisiniz...”Robin Sharma...***Üç gündür, yaşamış bir insanın hayatını yıllar sonra kendi istediğiniz ve o günkü çıkarlarınızça uygun gelen yönde değiştirmenin, o insana, hayata, insana ve evrene haksızlık olacağını yazıyorum...Rabin Sharma’nın belirttiği ruhumdan gelen “sakin ve kısık ses” böyle söylememi istiyor...Herkes “gerçeklerin ticari çıkarlar için kurnazca çarpıtılmasını özgürlük kisvesinde savunurken”, benim içimden gelen kısık ses, ne Kanuni‘ye, ne Mustafa Kemal’e, ne Marks‘a ‘kendi kişiliğinin dışında çarpıtılmış anlamlar yüklenmemesi gerektiğini’ söylüyor...***Çok basit bir nedeni var böyle düşünmemin...Hepimizin hayat mecrası sayısız ilişkiler, sevgiler, dostluklar, düşmanlıklar, aşklar ve kırgınlıklarla geçiyor...Hayat mecramız bunların hepsinin toplamında, kendi kimyamız ve koordinatlarımızla belirlenen kişiliğimizin üzerinde şekilleniyor...Bu her isteyenin üzerinden yıllar geçtikten sonra, eğip bükebileceği, istediği şekilde olayları büyütüp küçülteceği, karakter suikasti yapıp itibarsızlaştıracağı ya da şehveti ve seksi kullanarak sıradanlaştıracağı bir şey değil...Bunu bilmeden yapmaya haksızlık denebilir...Fakat günlük kişisel ticari çıkarlar için, bilerek ve taamüden yapmak haksızlıktır ve günahtır...Yasal olarak suç mu değil mi beni ilgilendirmiyor...İçimden gelen sakin ve kısık ses, “buna bütün ruhunla karşı çık” diyor...Yapmaya çalıştığım o...
Başbakan Muhteşem Yüzyıl’la ilgili konuştuğunda medya ve reklam dünyasının üç duayen ismiyle bir öğle yemeğinde beraberdim...Reklam duayeni olan zat; “Bu sözlerden sonra Kanuni’yi at sırtına bindirip, acilen sefere çıkartırlar...” dedi;“Diziden vazgeçemezler... Bu şekilde de devam edemezler... Tek çıkar yol Kanuni’yi at sırtına bindirip, uzun bir sefere çıkartmak...”Dün kanal yönetimi çevrelerinde bu yönde görüşlerin seslendirildiğini dolaylı yollardan öğrendim...Mesele Kanuni’yi at sırtına bindirip, diyar diyar dolaştırmak değil...Mesele Meral’in hayattayken yapmaya çalıştığı şekilde, Muhteşem Süleyman’ın senaryosunu yazarken, Kanuni’nin hayatından bilinmeyen ilginçlikler çıkartma, onları tarihin ve olayların gelişim çizgisini bozmadan yaşanan ilişkilerle harmanlama...***Meral, Muhteşem Yüzyıl’ın senaryosunu yazmaya başladığında, herkes Hürrem Sultan’la, Pargalı İbrahim Paşa’nın arasındaki derin rekabeti ve amansız savaşı konuşuyordu...Öyle miydi değil miydi, herkes bir taraftan tartışırken bir şeyler de öğrenmeye çalışıyordu...Tarihe yönelik cehaleti yok edici bir merakı dürtüklüyordu dizi...Oysa şu anda Muhteşem Yüzyıl adı altında dürtüklenen tek şey libidodur...Tartışmaların yerinde yeller esiyor...Muhteşem öpüşmeler ve halvet olma hallerine iç geçirilmekten ibaret muhteviyat!..***Anglo Saksonların “fine tuning” dediği bir tabir vardır...‘İnce ayar’ demektir...Ustaları usta yapan bu ‘ince ayar’ı iyi bilmeleridir...Dün son şehzade Osman Selahattin Osmanoğlu da konuşmaya başladı ve “Sözkonusu olan bizim dedemiz... Böyle lanse edilmesini ailece tabii ki beğenmiyoruz...” dedi...Herkese herşeyi beğendirmek zorunda değilsiniz...Ancak hayata ve onu yaşayanlara karşı daha dürüst olmalısınız...Kanuni’nin soyundan gelsem, ben de dedemin dedesinin dedesinin bu şekilde gösterilmesine karşı çıkardım...“Ama bu belgesel değil özgün senaryo lafına da ifrit olurdum...”“Bir de ben sizin isminizin üzerinden özgün senaryo yazayım bakalım ne olacak?..” diye iç geçirirdim...***Meral’in Kanuni’yi senaryolaştırmasını bütün gücümle destekledim, çünkü onun Sultan Süleyman’ın kişilik dokusunu bozmayacak bir senaryo yazacağını biliyordum...Can Dündar’ın Mustafa filminin arkasında durduğum gibi...Çünkü onun da filmde “Mustafa Kemal’i anlatan metinlerinde, haklı olarak tabuları zorlasa da, tarihsel kişiliğin ana eksenini bozmayacak bir özeni göstereceğini” biliyordum...“At sırtına bindirip sefere mi çıkartırsınız, yoksa sarayda derin ilişkiler içinde bir Kanuni portresi mi yaratırsınız” bilmem fakat işin cılkını çıkartmayın...Ucuza kaçmayın...Başbakan öyle söyledi diye, ucuz hamasete yönelip “Kıtaları ve ülkeleri fetheden at sırtında cengaver Kanuni portresi çıkartarak, Muhteşem Süleyman’dan yeni bir Malkoçoğlu yaratmaya kalkmayın...”Süleyman’ın derinliğini ekranlara yansıtın...Büyük paralarla, Türkiye’nin en çok konuşulan dizisini yapıyorsunuz...İçinde tarih var...Tarihin çok önemli figürleri var...Olaylar ve bir milletin mazisinin unutulmaz bir parantezi var...Bu diziye bu kadar büyük para almanızın, bu derece yüksek rating yapmanızın altında; “Muhteşem Süleyman’ı, Hürrem’i, Pargalı İbrahim’i, Osmanlı’yı, Harem’i ve Saltanatı dilediğinizce kullanmanız yatıyor...”Onlar tarih, ecdad ya da sadece insan olmanın ötesinde, sizin rızkınız esasında...İnsan rızkına ihanet etmez...Fütursuzlaşmayın!..*****QUARESMA AYLARDIR GALATASARAY’LA FLÖRT EDİYORDU... Q-7’NİN GALATASARAY’A TRANSFERİ BU HAFTA BELLİ OLUYOR...Beşiktaş’ın Q-7’yle yılan hikayesine dönen sinir savaşı, bu hafta içinde nihayete eriyor...Bu köşede, “Quaresma olayında Galatasaray bağlantısına” dokundurma yapmış, “bir büyük kulübün Quaresma’yla temasları var...” demiştim...Gerçek şu ki, Q-7’nin menajerleri başından beri Quaresma’ya sıcak bakan Galatasaray’la görüşme halindeydiler...Aslında “Beşiktaş’la Q-7’inin bir türlü anlaşamamasının altında da Galatasaray’la el altından yapılan bu temaslar vardı...”Quaresma 3 milyon 750 bin euro tutarındaki yıllık maaşından bir ara yönetici Tamer Kıran’la görüşmesinde 3 milyon euro’ya inmişti...Ancak on gün sonra, Beşiktaş “gelsin başlasın” dediğinde Quaresma anlaşılmaz bir şekilde “vazgeçtim” cevabını vermişti...Gerçek şuydu...3 milyona düşürdüğü maaş indiriminden vazgeçen Quaresma o günlerde yine bir yerlerden “indirme” diye mesaj almıştı...GALATASARAY’IN İSTEDİĞİ Dün Habertürk internet sitesi Quaresma’nın yakın çevresine, “Fatih Terim beni istiyor... Ben de Şampiyonlar Ligi’nde oynamak istiyorum... Galatasaray’ın futbolunu çok beğeniyorum... 3 milyon euro alacağıma karşın Beşiktaş’tan devre arası ayrılabilirim... Olmazsa sezon sonu...” dediğini yazdı...Q-7 ve çevresi düğmeye basmıştı...Haberde 3 milyon euro olarak bahsedilen aslında 3.5 milyon euroydu...Beşiktaş Ağustos ayından bu yana Quaresma’nın aylık 375 bin euroluk maaşını ödememişti...Aralık sonu itibariyle Q-7’nin toplam alacağı miktar 1 milyon 875 bin euro’ydu...Sezon sonuna kadar mukaveleyle alacağı 1 milyon 875 bin euro daha vardı...İkisinin toplamı 3.5 milyon euro ediyordu...Quaresma 1 milyon 875 bin euroyu almayacak, sözleşme feshedileceğinden ikinci 1.850 de Beşiktaş’ın cebine kalacak, buna karşın Quaresma ikinci devre Galatasaray’da top oynayacaktı...BEŞİKTAŞ NE YAPACAK?..Plan buydu...Menajerler ve Galatasaray bunu istiyordu...Beşiktaş’a gelince;Eğer takım son haftalarda muhteşem bir futbol oynamasa Q-7’nin ikinci devre Galatasaray’a gidecek olması ortalığı yıkıp geçerdi...Ne ki, Beşiktaş takımını Quaresma’sız yapılan aşı tutmuş, takım takır takır futbol oynamaya ve her maçta 3-5 gol atmaya başlamıştı...Holosko’nun patladığı, Oğuzhan ve Almeida, Fernandes’in döktürdüğü takımda Q-7’nin eski ağırlığı ve havası artık kalmamıştı...Galatasaray’a devre arasında gitmesini Beşiktaş istemese bile, gitmesi artık ‘ölüm’ değildi...Hatta ona ödenecek paranın üstüne biraz daha konup, devre arası iyi bir transfer bombası patlatılırsa, “Şerden hayır çıktı bile denebilirdi...”Fikret Orman, Quaresma’nın devre arasında yurt dışına gitse de Galatasaray’a gitmesine sıcak bakmıyor...Buna karşın, ortada Galatasaray’la aylardır flört eden bir futbolcu ve ona ödenecek olan fazladan bir 3.5 milyon euro var...İyi futbol oynayan Beşiktaş’ın, uzun zamandır kendi futbolcusuyla flört eden Galatasaray’a “Al Quaresma’yı hayrını gör” demesi bile ihtimal dahilinde...***Ancak bir gerçek var...Beşiktaş’lı yöneticiler açıktan söylemeseler de, Q-7’yle Galatasaray flört etmese, kendi futbolcusuyla bu süreci yaşamayacağını düşünüyor...“Galatasaray’ın başka takımın bir futbolcusunu ayartmış olabileceği” görüşü zaman zaman dile geliyor...Bu işlerin iyi tarafı “rakibinize transferde de bir gol atmaktır...”Kötü tarafı ise şudur...Bir gün size de çıkabilir...
Haberi duyduğumda ne kadar öfkelendiğimi bugün gibi hatırlıyorum...Bir yapımcının hazırladığı bir diziye benim adımla bir karakter ekleyeceğini öğrendiğimde, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştim...Yapımcı; yaptığı alangirli işlerden ve bağlantılarından dolayı güvenilmez bulduğum ve hep derin kuşkuyla baktığım birisiydi...Ortak bir dostumuzu aradım...Aynen şöyle dedim:-”Abi zahmet olmazsa ona bir söyle... Karakterini ve hayatta yaşadıklarını, sanal senaryo halinde değil bütün gerçek yönleriyle anlatacak bir diziyi hemen yazmaya başlıyorum...”Farketmiştim ki, benim adım üzerinden, beni çağrıştıracak, fakat karşı çıktığımda, ‘O sen değilsin ki, sanal bir karakter’ diyerek, ‘aptala yatacak’ bir hamleydi yapmak istediği...Muhteşem Yüzyıl’la ilgili Başbakan’ın sözlerinden sonra başlayan tartışma, bu taze geçmiş olayı aklıma getirdi...***Muhteşem Yüzyıl’ın ilk senaristi Meral yakın arkadaşımdı...Muhteşem Yüzyıl’ın senaryosunu yazmaya ve yayınlamaya başladığında, “Kanuni’nin hayatının bilinmeyen yönlerinin anlatılacağı bir özgün senaryoyu eleştirenlere” bütün gücümle karşı çıkmıştım...Kanuni’nin hayatı kutsal değildi, bilinmeyenleri yazılacaktı, senaryolaştırılacak oynanacaktı...Bu ayıp değildi...Tarihe malolmuş kişilerin hayatlarının bilinmeyen yönleri ya da o noktalardan hareketle yaratılan özgün senaryolara karşı çıkılamazdı...Bu sanata ve yaratıcılığa karşı çıkmaktı...Günlerce yarım gazete sayfası ebadındaki bu köşe, bu konuya ayrıldı...O kadar ki Meral vefat etmeden önce, bana telefonda teşekkür etme ihtiyacı duydu...***Kanuni Sultan Süleyman’ın “Bilinmeyen ve öne çıkmayan yönlerini de içine alan bir senaryo yazıp, dizi yapmak” Meral’in (Okay) yapmak istediği bir şeydi...Bunun için okuyor, kitaplar deviriyor, kılı kırk yarıyordu...Senaryo olmasına karşın bir hata olmasın, gerçeklerden uzaklaşılmasın, hassas denge bozulmasın diye yoğun çaba harcıyordu...Öyle olması doğaldı...Hayatın ve emeğin değerini bilen bir eski Marksist’ti Meral...Açık konuşayım...Muhteşem Yüzyıl’ı hele Meral öldükten sonra hiç seyretmiyorum...Ancak Cansu Dere’yle, Halit Ergenç’in aşk gecelerini içeren fragmanı izledikten sonra, dizinin artık tarihi bir dizi değil, bir pembe diziye dönüştürüldüğünü açıkça gördüm...“Kanuni’nin hayatının esansından çok, Muhteşem Süleyman isminin kullanılarak, kesif bir pembe dizi aurasının yaratılmakta olduğunu” farkettim...Çok hassas bir dengedir...Tarihi bir diziyle, tarihi kullanarak pembe dizi arasındaki fark...Meral sosyalistti, bu farkı hiçbir zaman bozmayacak bir müktesebattan geliyordu... ***Doğrusu pembe dizi değil, isterse gece 12’den sonra yayınlanan kırmızı noktalı dizi olsun benim açımdan yayıncı olarak hiç farketmez...Ne pembe dizilerin öpüşme sahnelerinin, ne çocukların izlemeyeceği saatte kırmızı noktalı programların sevişme sahnelerinin yayınlanmasına karşıyım ben...Tersine olmaları gerektiğini savunuyorum...***Fakat pembe dizilerin veya kırmızı noktalı filmlerin yayınlanma özgürlüğünü savunmam, “İnsanların adları üzerinden ticari istismar” kurnazlığına ‘evet’ demem anlamına gelmiyor...Açık söyleyeyim...Geçtim Sultan Süleyman gibi tarihi kişiliği, herhangi bir insanın adı üzerinden, onu çağrıştıran bir karakteri yaratayım derken özgün senaryo adı altında “gerçeklerden uzak farklı bir kişilik yaratmak” insan haklarına aykırıdır ve kişilik haklarına tecavüz anlamına gelir...Senaryo yazarı ve yönetmen, eğer yeterince yaratıcıysa, hayalindeki bir karakterden “çok izlenen bir dizi meydana getirebilir...”Ya da daha önce yapıldığı gibi geçmiş bir romanın hayali kahramanını söz gelimi Reşat Nuri Güntekin’in ‘Çalıkuşu’nun Feride’sini senaryolaştırır... Romana sadık kalarak...***Ancak Kanuni Süleyman ya da sizin, benim isimlerimizi kullanıp; bizleri çağrıştırarak yaratılacak hayali olduğu söylenen kahramanlar, kişilik haklarımıza ağır bir tecavüzdür...Kim öldükten yıllar sonra, kendisini olmayacak şekilde hatırlatırcasına kişiliğiyle pek de ilgisi olmayan bir “karakterin” milyonlara gerçekmiş gibi sunulmasını ister?..Bunun kendisine yapılmış bir haksızlık olacağını düşünmez...Yaşarken yapamadığınız şeyi, öldükten sonra yapma hakkını kim size veriyor?..“Kanuni’nin hayatı belgesel değil bir özgün senaryoymuş...”Öyle diyorlar...Geçsinler bu palavraları...Televizyon gerçeği, ticari istismar ve sırf rating olsun diye bütün prime time’ı kaplayacak şekilde sakız gibi uzatılan dizilerden oluşuyor...Diziler ve Muhteşem Yüzyıl olayı “özgün senaryoyla değil, sadece rating senaryosuyla” açıklanabilir...Ayıp değil rating yapmaya çalışmak...Fakat yalan söylemeyin...Televizyon kanallarının yöneticileri, dizi yapımcılarına “Uzat uzat, senaryoya bir iki şey daha kat, saat 20’den al, 23’e kadar ekranda kal...” demiyorlar mı?..Kanuni’nin hayatından yaratılan sanal (özgün) kahramanın, televizyon izleyicisinin duygularını gıdıklayacak bir dizi halinde yayınlanması, insan haklarına aykırı ticari istismardır...Sakız gibi uzatılarak “daha fazla reklam almak için” her hafta bütün prime time’ı kaplayacak şekilde, öpüşme, sevişme ve romans sahnelerine abanarak “Kanuni’nin veya herhangi birimizin ismi üzerinden” özgün senaryo palavrasıyla yayın yapmak ticari istismarın dik alasıdır...***Ticaret özgürlüğünü savunmak, istismar özgürlüğünü savunmak anlamına gelmez...Sanatı ve yaratıcılığı savunmak “kurnazlığı” ve hayat hırsızlığını savunmak anlamına da gelmez...Yayıncı özgürlüğünü savunmak, herhangi birimizin veya tarihi karakterlerin isminin popülaritesi üzerinden ‘çarpıtılmış iç gıcıklayıcı gerçeklerle’ nemalanmak anlamına hiç gelmez...İyi dizi yapmak istiyorsanız, ya gerçeğe mümkün olduğunca bağlı kalın, ya da tamamen özgür ve özgün kahramanlar yaratın...İnsanın yaşanmış hayatına haksızlık, emeğe ise saygısızlık yapmayın...Emeğin hakkını savunmanın “Başbakan’ın sözlerini savunmakla” ilgisi yok...Diziyi yayınlayan kanalda, “emeğin” ne anlama geldiğini bilen, Marksizmi katık ederek öğrenmiş güvenilir yöneticiler var...Ne söylemek istediğimi anlamışlardır...Diziyi ya tarihi kişilikten tamamen kopartırsınız...Ya da tarihi kişilikle gidecekseniz o kişiliğe yakın bir karakter hayata geçirirsiniz...Kanuni’nin veya Gazi Mustafa Kemal’in veya Marx’ın ya da Lenin’in hiç farketmez hayatlarını, “Diziyi biraz daha uzat, prime time’ı dolu geçelim” diyerek duyguları gıdıklayacı bir içeriğe sokmak ecdadı geçtim, yaşamış insanların hayatlarına bir saygısızlıktır...Saygısızlık ve kurnazlık hayatın hiçbir alanında ‘özgürlük’ler kapsamına girmez...*****HİÇBİR ŞEYDEN PİŞMAN OLMAMAK...“Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim...” demek bir ego göstergesidir...Narsist bir kişiliğin somut yansıması anlamına gelir...“Öyle büyüğüm ve yüceyim ki, ben yaptıysam doğrudur... Pişmanlık duymam...” gibi egosantrik narsist savsaklamalar insan hayatını mahvederler, gelişmesini engellerler, insanı dipsiz kuyulara sürüklerler...Ancak bilgeler ve bilgece yaşayan kimseler de yaptıklarından “pişmanlık duymazlar...”Onlar da “yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim...” diye söze başlarlar...***Fakat onların bu “pişman olmadıklarını söyledikleri” sözün arkasından gelen bir sözleri vardır...Fark oradadır...Bilgeler ve bilgece yaşamayı şiar edinenler; “hiçbir olayın tesadüfi meydana gelmediğini” bilirler...Yaşanan her olayı evrenin mükemmel işleyişinin bir devamı olarak görürler...Olaylar olması gerektiği için öyle olmuştur...Bilge kişi veya bilgece yaşamayı şiar edinen kimse, “olan olaylardan pişmanlık duymaz...”O olayların kendi ruhsal gelişimi için ne anlama geldiğini düşünür ve çıkartır...Yaşadığımız her olay, bizim ruhsal gelişimimiz için bir vesile, aynı zamanda bir fırsattır...***Böyle gördüğümüzde, her olayı bir gözlemci gibi gözlemek mümkün olur...İçselleştirmeden, bize neyi öğretmeye çalıştığını anlayarak, öğrenerek ve bilgeleşerek yolumuza devam ederiz...Hayatta yaşadıklarını fırsata çevirenler, başarılı olurlar...Hayatta yaşadıklarından “pişman” olanlar, dipsiz kuyularda kahrolurlar...Hayata içselleştirmeden bir gözlemci gibi bakmak, bir ustalık meselesidir...Yaşam ustalığı...
JR kötüydü...JR acımasızdı...JR çıkarcıydı...JR katakulli yapardı...JR öz kardeşine oyun oynar, karısına kötülük yapar, çevresindeki herşeyi ve herkesi kullanırdı...JR iş hayatında rakiplerinin felaketlerinden kar sağlar, onları bitirmek için plan üstüne plan yapar, kumpas üstüne kumpas kurardı...İki kardeştiler JR’la Bobby...JR ne kadar acımasız ve kötüyse, Bobby o kadar insancıl, merhametli ve iyiydi...İki kardeş zıt karakterliydi...JR’ın karısı Sue Ellen’la “onu kullanan” berbat bir ilişkisi, Bobby’nin ise güzel eşiyle mükemmel bir ilişkisi vardı...Çiftlikte aynı evde yaşayan baba ve anne, çocukları arasında denge unsuru olmaya çalışıyorlardı...Dizide neredeyse bütün iyiler tek başına JR’a ve onun kötülüklerine karşı mücadele ediyorlardı...Dallas dizisini dünyada en fazla izlenen dizi haline getiren ana karakter JR’dı...***Her hafta onun ne kötülük yapacağını merak ederdi yüz milyonlarca insan bütün dünyada...Kardeşi Bobby’nin onun kötülüklerini püskürtüp püskürtemeyeceğini, çaresiz bir umutla beklerdi...Karısı Sue Ellen’ın, JR’ın yaptığı iğrençliklerin sonunda düştüğü melankolik ruh halini “kendi durumumuza şükrederek” izlemeyi alışkanlık haline getirmiştik...Sue Ellen’ı arka arkaya devirdiği içki kadehleriyle düştüğü alkolizm batağında izlerken, kendi halimize ve bizi ayık kafayla seven annelerimize şükrederdik...Annelerimiz de Sue Ellen’ın durumuna düşmedikleri için Tanrı’ya şükrederlerdi...Hiçbirimiz JR gibi olmayı düşünmezdik...Ya da ben öyle sanırdım...Sinema diliyle bir anti-kahramandı JR... ***Derken bir gün dünyayı kasıp kavuran televizyon dizisiyle ilgili bir araştırma yayınlandı...Araştırmanın sonuçlarını gördüğümde “ne söyleyeceğimi bilemediğimi, hayallerimin altüst olduğunu, nasıl bir araştırma bu dediğimi” hatırlıyorum...Araştırma Amerika’da yapılıyordu ve katılan binlerce deneğe; “Dallas dizsisinde en sevdiğiniz favori karakteriniz kim?..” sorusu soruluyordu...Deneklerin büyük çoğunluğu, “Elbette JR cevabını” vermişlerdi...Kamuoyu araştırmasını yayınlayan gazeteler, “Dallas’ta büyük sürpriz... En sevilen karakter olarak, en sevilmeyen JR seçildi...” türünden garabet ifadelerle çıkıyordu...***Dünyanın “nefret” ettiği en kötü adam, dizinin en sevilen karakteri çıkmıştı...Deneklerin büyük çoğunluğu JR’ı “iş bilen, iş bitiren, pragmatik ve hayatın gerçeklerine uygun biri” olarak tanımlıyorlardı...Kimse ne söyleyeceğini bilemez haldeydi...Bu gaddar, acımasız, insanların felaketleri üzerine hayat kuran, hilakar, düzenbaz, kardeşinin payına göz diken, karısını mahveden, çevresindeki herkesi ve herşeyi göz kırpmadan kullanabilecek tıynetteki adam “en sevilen adam” seçiliyordu...“Nefret” mi aşkı doğurmuştu, yoksa aslında “nefret falan yoktu, herkes kendinden bir şeyler mi bulmuş da onun için mi seviyordu?..” “İmkansız” diyordum, “Bu bir promosyon aldatmacası... JR’ın en sevilen karakter çıkması mümkün değil...”Oysa imkan dahilindeydi ve gerçekti sonuçlar...Bir promosyon çalışması falan değildi...Amerikalılar JR’ı sevmişlerdi...Herkes kendisinde ondan bir şeyler bulmuştu...“İş bitirici, realist, pragmatik, hayatın gerçeklerine uygun ve güçlü bir karakterdi” JR...En çok da “güçlü...” O zaman “gücün”, insanları etkisi altına alan sihirli etkisini farakeder gibi olmuştum ilk kez... ***Yapacak bir izahat kalmayınca, teselli niyetine “Amerikalılar böyle... İçlerinde kötülük var... Araştırmayı Türkiye’de yapsanız sonuç böyle çıkmaz... Herkes iyi olan Bobby’den yana oy kullanır...” diyerek “Türkler iyi, Amerikalılar kötü” şeklinde özetlenebilecek garabet bir sonuç çıkarmıştık...Dün “dünyanın en tanınmış kötü adamının” öldüğünü öğrendim...Larry Hagman, dünyanın en kötü adamı olarak bilindiği hayatını aslında günde beş şişe şampanya içen bir alkolik olarak geçirmişti...Siroz hastalığından muzdaripti ve birkaç yıl önce kendisine karaciğer nakli yapılmıştı...Ne ki bu “hayatını değiştirmeyi düşünmedi” Larry Hagman, siroz olup karaciğeri iflas etmesine rağmen...Gerçekte “kötü” bir insan mıydı bilmiyorum...Fakat “dünyanın en kötü adamı olarak tanınmanın” manevi yükünü taşıyamamıştı besbelli...“Kötü”ler Larry Hagman’ın hayatından bir ibret çıktartırlar mı acaba?..Yaptıkları kötülüklerin “iç huzursuzluklarını daim kılacağı”nı anlamak baabında...Ya hayatları boyunca JR’laşmış olan bizdekiler?..Onların Larry Hagman’ın ölümünü hiç üstlerine alınmadıklarından eminim...Kötülüğe berdevam hali kroniktir onlarda!..*****Erkek egemenliğinde kadın parmağı...Hayatı bilmeyenler, erkek egemenliğine karşı dururken erkeği suçlarlar... "Erkekler şöyle yapıyor, erkekler böyle yapıyor, erkek egemenliği barbarlık saçıyor" yolunda veciz ifadelerle sloganlar atarlar...Elbette ki bunlar doğrudur... Ama bunların doğruluğu, ne bu klişeleri tekrarlayanların sorunlarına, ne de kadınların sorunlarına çare olur...Çünkü bu klişe sloganların hiçbiri erkek egemenliğinin altında yatan öteki kadın parmağını açıklamaz...Ne kadar olduğu tartışılsa da varlığı tartışmasız olan erkek egemenliğini esasen öteki kadın besler...Bir kadına yönelik erkek baskısını diğer kadınlar cesaretlendirir... Kadınlar esasen kadınlara rakip olduğundan, erkekleri birbirine karşı kullanırken, erkek egemenliğini güçlendirirler...Erkeği rakibesine karşı kışkırtan daima kadındır... Erkek egemenliğini perçinleyen mutlaka diğer kadındır...Bu kadın, eşe karşı anne olabilir... Bu kadın, anneye karşı eş olabilir... Bu kadın, eşe karşı metres olabilir...Bu kadın, sevgiliye karşı barda tanıştığın kadın olabilir...Bu kadın, sevgiliye karşı müstakbel sevgili olabilir...Veya bu kadın deli gibi aşık olduğun sevgiliye karşı, kendi karın orabilir...Her halükarda erkeği, kadına karşı kışkırtan başka bir kadın vardır...Onun için erkek egemenliğinin temelinde kadın parmağı vardır...***Donuk zekaya sahip zevat, bu zeka oyunlarını bilmediğinden, papağan soyuna benzeyerek avunur: "Kahrolsun erkekler... Kahrolsun erkek egemen toplum... Yaşasın kadınlar... Yaşasın kadın dayanışması" türünden hepsi birbiriyle çelişkili bir sürü ipe sapa gelmez kelam eder dururlar...Bilinmelidir ki kadın dayanışması gerçekte koskoca bir palavradır... Kadının ruhu, bir başka kadınla dayanışmaya müsait değildir... Dayanışıyormuş gibi göstermeye müsaittir... Kadın kadının rakibidir... Rakibi olan şey nasıl dayanışacaktır?..Bu Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki bir derbi mücadelesi başlarken, iki taraf oyuncularının birbirine başarı dilemesine benzer... Kimse de onlara "Rakip takıma başarı dileklerin gerçekleşirse, onunla sen oynadığın için sen başarısız olacaksın... Sen başarısız mı olmak istiyorsun?" diye sormaz.***Kadınlar, kadın kadına dayanışmazlar... Dayanışıyor gibi gözükürler...En eğlenceli durumlar kadınların dayanışıyormuş gibi göründüğü durumlardır...Ortaya atılacak en ufak bir bit, dayanışmayı tuzla buz edecektir...Kadın kadına dayanışma sadece anneyle-kızı arasında görülür... İki kız kardeş arasında görülmesi bile nadirdir... Ortak ekonomik nedenler gerekir...Buna karşın kadın başta işyerinde olmak üzere birçok yerde erkeklerle ittifak arar, erkeklerle ittifak kurar... İşyerlerine dikkat edin... Mutlaka iki veya daha fazla kadının rekabeti ve savaşı vardır...Erkek bu savaşın ortasında kalmıştır... Tercihine göre, bir tarafça yerin dibine, diğer tarafça göklere çıkartılır...Ben böyle durumlarda, işyerlerindeki korkunç erkek egemenliğinden sözedenlerle müthiş eğlenirim... Kadınları severim... Onların şeytanlıklarını da severim... Onların rekabetlerinden, savaşlarından, özlemlerinden ve sevgilerinden bütün hayatı izlerim... Hayatın bütün dönemeçlerinde kadın parmağı ararım... Bilirim ki, kadın parmağının olmadığı hiçbir şey yoktur bu hayatta...(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar kitabından)
“Evliliğin pembe rengini tadamadan kendilerini hayat denilen acı gerçeğin içinde bulan küçün insanlar...Hayatta kalabilme adına işçi-işveren ilişkileri, beyaz gömlekli kravatlı üç maymunu oynayan memurlar...Paran kadar adamsın gerçeği...Emekten söz edip ceplerini dolduranların, yaratılan düzene koyun gibi boyun eğenlerin, ezen ve ezilen sınıfın traji-komik hikayesi...”Küçük Adam Ne Oldu Sana oyununun tanıtımını bu ifadelerle yazıyorlar...İnanılmaz bir müziği vardır Küçük Adam Söyle Bana oyununun...Hala aklımda kalan...***Kolej’de lisenin son sınıfında mı, yoksa üniversiteye geçerken, hayatı tanıdığım o sene mi gitmiştim Ankara Sanat’taki o oyuna?..Hayatı ve düzeni değiştirmeye çalıştığımız yıllarda “Paran kadar adamsın” gerçeğinin üzerine kurulu düzenlerin kokuşmuşluğunu anlatan muhteşem bir oyundu...“Küçük Adam ne oldu sana?..Küçük adam söyle bana...” diye devam eden müziğiyle...Sadri Alışık Tiyatrosu bugün “Küçük Adam Ne Oldu Sana” oyunuyla perde açıyor...Oyunda iki rolde birden oynayan Songül Öden’in küçük kabare kızını canlandırdığı resmi, gazetelerin birinci sayfalarını süslüyor...***“İlk bakışta iç gıcıklayıcı bir kadın, ama görünüşü başka dili başka şey söylüyor...” diye geçmişler haberi...Songül Öden’le geçen yaz uzun bir süre tesadüf eseri aynı tatil kompleksinde kaldık...Kabare kızı görüntüsündeki “tazeliği” yakalayabilmek için, her gün nasıl spor yaptığının, ne kadar disiplinli yaşadığının, oyunculuğu ne kadar ciddiye aldığının ve bohemden ne kadar uzak durduğunun farkındayım...Manevi kızım Ayşe Nazlı şimdi esen rüzgarlara göre, oyuncu olmak istediğini söylüyor...Spor salonunda Ayşe Nazlı’ya her gün spor yapmanın önemini anlatırken, Songül Öden’den yardım istemiştim...Şöyle dedi Ayşe Nazlı’ya:-”Eğer oyuncu olmak istiyorsan, her gün düzenli spor yapacaksın... Vücudunu fit tutacaksın... O gördüğün büyük oyuncuların vücutları, her gün saatlerce spor yaparak bu hale geliyor... Spor yapmadan, oyuncu olamazsın...”***Kendi hayatının rezümesinden Ayşe Nazlı’ya referans yaratıyordu...Şimdi “iç gıcıklayıcı” dedikleri resmi gazetelerin sayfalarını süslüyor...Bu resme bakan ve perde arkasını bilmeyen insanlar, “Ne olacak güzel olmuşlar bunu kullanıyorlar” diye düşünür...Oysa o güzelliğin ne tür bir çabayla, nasıl yaratıldığının canlı şahidiyim ben...Küçük Adam Ne Oldu Sana oyunu mu?..O oyunlarda yaşadığım ibretlik replikler, hayatımı yönlendirdi...Paranın karşısında küçülmemeyi, günlük çıkar ilişkilerinin zavallı rüzgarlarında süpürülmemeyi orada öğrendim ben...İyi mi oldu kötü mü oldu bilmem...Mutlu oldum, o da bana yetti...Hoş geldi Küçük Adam Ne Oldu Sana, tam 35 yıl sonra hayatıma...Çünkü hiç ihanet etmedim ona...*****HAYAT SEN BENİMSİN... Onunla ATV’de beraber katıldığım bir televizyon programından hemen sonra, Nişantaşı’nda o zamanlar bu kadar ünlü olmamış olan Atiye Sokak’taki bir mekanda samimi oldum...Yaşından çok daha genç görünüyordu...İnanılmaz bir gençlik enerjisi vardı...Sanki genç kalmak için yaratılmıştı...Nilgün Belgün’ü yaşamak, onun “genç kalmak için yaratılmış enerjisini” yaşamak anlamına geliyordu... ***Şimdi hayatını, kocalarını, sevgililerini, çocukluğunu, kızlığını, kadınlığını anlattığı tiyatro oyunu “Hayat Sen Benimsin” geçen hafta başladı Profilo’da...Perşembe-Pazar oynanan oyunun galası bu Perşembe yapılacak...Kitabını da yazıp göndermiş bana Nilgün... Kitabı gören bir arkadaşım “okudun mu kitabı” dedi...“Henüz okumadım” dedim, “Fakat ben Nilgün’ü bir bütün olarak okudum zaten yıllarca...”***Her an kendisini yanıbaşında hissedebileceğin bir dostluğun ve arkadaşlığın timsalidir Nilgün... Bazı insanlar vardır...İnsana kendilerini hayatta yalnız olmadığını gösterirler... Nilgün o insanlardandır işte...Eğer Nilgün’ün dostuysanız, hayatta tam olarak hiçbir zaman yalnız kalmayacağınızı bilirsiniz...Yaşam koçluğuyla gençlik aşısı vermeye çalışan profesyoneller ise, Nilgün’ün hayatını şemalaştırırlarsa, işlerini kolay yaparlar...Nilgün’ün herşeyi kolayından alan, hayatı hiç takmayan, espriyle yaşayıp, gülüp eğlenen birisi olduğu sanılır...Oysa hayatı inanılmaz ciddiye alan, aslında çok üzülüp üzüntülerinden neşe yaratmayı bilen bir bilgedir o...Onun nasıl “zor ve mükemelliyetçi bir insan olduğunu” kendisinden anlamazsınız...Kızlarına sorarsanız onlar söylerler...Hayatta “neşeli görünenlerin” mutluluk formülü başlarına birşey gelmemesi değil, acıyı katık edip, mutluluk yaratmalarıdır...İşin sihri ve formülü buradadır...Perşembe-Pazar Nilgün’ün hayatını teneffüs etmek istiyorsanız Profilo Kültür Merkezi’nde olunuz...Onun yaşam deneyimlerinden süzülen oyunu hayatınıza estetik bir güzellik katacak...İyi ki varsın arkadaş...*****ÇOCUĞUNUZA KARŞI BORCUNUZ...“Yaşadığımız en büyük korkulardan biri, yeterince sevilmemek, sevginin göstergesi olan şeylerden mahrum kalmaktır... Bunun nedeni çocukken koşullu ve kesintili sevgi görmemiş olmamızdır...İnsanların ancak koşullu olarak iyilik göreceğinin benliğimize işlemiş olmasıdır...Bu toplumda yetişen bir çocuk, her türlü ilişkiye tanık olur, ancak ‘karşılıksız vermeye’ tanık olmaz...‘İyiliğimin karşılığını görebilecek miyim?..’‘Bunun bana ne faydası var?..’Bu da ikili ilişkilerde gerilim yaratır...Oysa iyiliklerin her zaman bir karşılığı vardır...O da vermektir...” diyor Naomi Aldort...Yazdıkları İngilizce’nin dışında, Almanca, İbranice, Japonca, İspanyolca ve Flemenkçe’ye çevrilen uluslararası konuşmacı, yazar ve danışman...***Hayatı kaliteli yaşamak istiyorsanız “sihirli şifrelerin” yer aldığı bu bölümü okuyun;“Çocukken yeterince ilgi, şevkat ve sevgi görmediyseniz, sevginin mücadeleyle elde edilen bir şey olduğunu öğrenmişsinizdir...Eğer ‘koşullu’ olarak sevgi gördüyseniz, sevgi konusunda zaman zaman soluksuz kalırsınız...Yaşadıklarınız savunma mekanizmalarımızdan ve istediklerimizi elde edemeyeceğimiz şeklindeki korkularımızdan kurtulmamızı engeller...Alabilme ve verebilme becerimizi kısıtlar...Zihninizdeki bu korku o kadar yüksek olabilir ki, ‘anı’ yaşamakta zorlanırsınız...Yaradılış bir insanı büyütüp olgunlaştırma sorumluluğunu ellerinize bırakmıştır...Bunu yaparken çocuğunuzu kendi yarattığınız bir esere dönüştürmeyin...Bu onun kendi varlığının mucizesini yok etmekten başka bir işe yaramayacaktır...Çocuğunuza saygılı davranın...Ebeveyn olarak başkaca hiçbir kılavuza ihtiyacınız yoktur...”***“Sevginizi çocuğunuza kesintisiz olarak aktarabilmek için, öncelikle kendinizi sevmeli ve takdir etmelisiniz...Kendinizi severek başka insanların sizi sevmesini kolaylaştırırsınız...Ve çocuğunuza verdiğiniz sevgi de artar...Çocukluklarında koşullu olarak sevgi gören insanlar, ebeveyn olduklarında sevgi kapılarını iki yöne birden açmayı başaramazlar...Çocukluklarında koşulsuz sevgi göremeyen yetişkinlerin çoğu, sevginin yerini alabilecek şeylere çok fazla zaman ve para harcarlar...Çeşitli yiyecekler, ürünler, TV, başarı ve kendilerini avutabilecek başka şeylere yönelirler...Kendinizi düzeltmek ve geçmişin kapılarını kapatmak, çocuğunuza karşı borcunuzdur...Kendinizi koşulsuz olarak sevmeye yeniden başladığınızda, sevginizi başkalarına da çok rahat gösterebilecek, hatta sevginizi vererek zenginleştiğinizi anlayacaksınız...”***“Ebeveynlik kendinizi tatmin etmekten, başkalarının tatminleriyle mutlu olmaya doğru büyük bir adım atmayı gerektirir...”(Naomi Aldort’un Çocuğunuzla Birlikte Büyümek isimli kitabından...)
Önceki gece Meral’in yazısını yazdım...Yatakta oyalanan çocuklara farkettirmeden, odadan ceketimi alıp çıktım...Atladım bir arabaya, taksiciye “Çok geç kaldım... Beni atabileceğin kadar hızla at TİM’e” deyiverdim...Bütün hızımızla Meral’in vasiyeti için Matematik Köyü’ne yapılacak yardım gecesi için Türker İnanoğlu Merkezi’ne gidiyoruz...Bu merkezi yapmaya karar verdiği günlerde Türker İnanoğlu’yla bir kanal projemiz vardı...O sıralarda kanal işinden çok daha fazla zamanını “kuş uçmaz kervan geçmez” denilen bu yerlerde, böyle bir merkez yapmak için harcadı Türker İnanoğlu...“Dünyadaki gibi, Avrupa’daki gibi bir gösteri merkezi yapacağım...” diyordu, “Para kazanmak amacında değilim... Masrafını çıkartsın yeter... Bütün isteğim gösteri sanatından kazandıklarımı bu sanata geri ödeyebilmek... Bu mesleğin çilekarlarına vefa gösterebilmek...”Gecenin saat 10’uydu ve daha birkaç yıl önce kuş uçmaz kervan geçmez denilen dört şeritli caddede iğne atsan yere düşmez vaziyetteydi...***Bir hostes kız, vals yapar gibi elimden tuttu, sıra sıra indirip en önde tek boş kalmış olan koltuğa oturttu beni...“Tam zamanında yetiştiniz” dedi, “şimdi başladı...”Sezen ilk ya da ikinci şarkısını söylüyordu...Daha Meral için konuşmasını yapmamıştı...Beni görünce sahneden laf attı hemen...-”Hakkımda dedikodu çıkartıyormuşsun...” dedi... ‘Sezen karşıdan beni izliyor...’ diyormuşsun... “Konuşacağız seninle... Ben seni değil sen beni izliyorsun...”Konunun esası şuydu...Bir zamanlar ünlü bir sanatçıyla yaşamış olduğum büyük bir aşkın geçmiş tanığıydı...O günlerde beni gördüğünde, bana laf çarpmak için “Seni teleskopumla izliyorum Reha Muhtar demişti... Birşey yaparsan görürüm...”Birkaç yerde bu konu anekdot olarak anlatılmıştı...Kulaktan kulağa oyunu gibi, en sonunda konu bana, “Sezen Reha’yı gözetliyor” şeklinde dönmüştü...O da bana yeni lafını sahneden çarpıyordu...-”Esas sen beni gözetliyorsun...”***Şarkılar, şarkılar...O şarkıları söyledikçe, ben de kendi kişisel tarihimdeki yolculuğumu yapıyorum...Bazen gözlerim doluyor...Bazen buruklaşıyor...Bazen keyiflenip coşuyorum...Kadın kendi şarkılarını çalar söylerken, ben kişisel tarihimin kitabını yeniden yazıyor ve okuyorum...Bir ses sanatçısının gücünün “şarkılarıyla insanın hayatının gerçek tanığı olduğunu” bir kez daha farkediyorum...“Bu Meral’in şarkısı” dediği şarkılarda Meral’i düşünüyorum...Onun gülen gözlerini, gün görmüş kül yutmaz görünen ancak nahifliğini kaybetmemiş bakışlarını...Onun o parçaların esas nerelerine vurulduğunu tahmin ediyorum...***Sezen parça aralarında bir iki anekdot anlatıyor, birkaç laf ediyor...Konserin ortalarında bir yeri geride bıraktığımız anların birinde, o söz çıkıveriyor ağzından...-”Ne zormuş hayat... Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki...”Bu sahnede büyüyen, minik dev kadınla şarkılarındaki gibi, paralel bir duygu türbülansından geçtiğimi hissediyorum o anda...Doğrusu hayatın çok daha zor mecralarından geçtim, geçmişte...Eminim ki Sezen de öyle...Ne ki, bugünlerde bize hakim olan; “Ne zormuş hayat... Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki...” sözünun ruhumuzdan aynı zaman diliminde fışkırmasının bir esbab-ı mucibesi var...İlk gençlik yıllarında hayatla mücadele ederken, azim vardı, umut vardı ve bilinmedik dünyaları fethetme arzusu vardı...Yalnızdık ya da değildik...Fakat yalnız olmayacağımıza inanıyorduk...Yaptıklarımızı insanlar anlayacaktı...Tarih anlayacaktı...Biz anlaşılabilir olmanın “mutluluk verici limanlarında” tarihe birşeyler katmış olmanın zevkiyle, geleceğe doğru insanlarla kol kola yürüyecektik...Tarihi yeniden çizecektik...***Hayat zordu...Mücadele ettiğimiz şeyler çok zordu...Fakat o birliktelik hissi ve umuda yolculuk bizi ‘güçlü ve yenilmez’ kılıyordu...Sonra bu yolculukta beraber yürüdüğümüz dostlar ve arkadaşlar, sevgililer ile eşler dostlar bizden koptular, biz de onlardan koptuk...‘Hani herkes arkadaşHani oyunlar sürekenKimse bize ihanet etmemişBiz kimseyi aldatmamışkenHani biz kimseye küsmemişHani hiç kimse ölmemişken...’Hayatın bir umudu, birlikte yol almanın bir dayanışması, ortak kaderlerin bir duygusal kalabalığı vardı etrafımızda...***Sonra arkadaşlıklarda yollarımız ayrıldı...Oyunlar sürmez oldu...İhanetler yüzümüze vurdu...İhanetlerle yalnızlaştık...Aldatmalarla katmerledik yalnızlık abidemizi... Sonra küstük, çocuklar gibi bir sürülerine...Sonunda bizi bu hayat mecrasında anlayan ve yalnız bırakmayan birkaç dosttan ibaret kaldı koskoca hayat macerası...O zaman geldi ‘ölümler...’Sen yalnızsın dercesine...‘Daha gelecek ölümleri de beklemelisin’ diye uyarırcasına...Ölmeden, “Daha ne ölümler tadacaksın” diye yıkarcasına...Umudu senden alıp, seni ölüme alıştırırcasına...“Ne zormuş hayat?.. Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki?..” dedi Sezen...Sırtını döndü, gözünü izleyiciden kaçırdı...***Oysa, Serseri Mayınlar filminin muhteşem finalindeki Kutlama şarkısını da okudu bir ara...‘Başını omzuna yaslamayaHayata yeniden başlamayaBağında bahçende pınarlarındaİçimi yıkamaya geliyorum’ diyerek...Hangi Sezen?..Ya da “Hangisi ben?..”*****OĞLUMLA KRAMER KRAMER FİLMİNDEKİ GİBİ...“Kusuyor ve ishal” dediklerinde kalktım okula gittim...“Vücudu kurumuştur... Biraz serum gerekebilir...” diyorlar...Bu gerekebilir sözü, felaket bir söz...Gerekir mi gerekmez mi belli değil, gerekebilir...Onlar size gerekebilir dediklerinde, kendiniz için boşver diyebiliyorsunuz fakat 3.5 yaşındaki yavrunuz için “gerekebilir dediler ama, bu aynı zamanda gerekmeyebilir anlamına da geliyor... O zaman boşverip gerektirmeyelim” diyemiyorsunuz...“Sonra başına birşey gelir vicdan azabından kurtulamam” deyip hastanenin yolunu arşınlıyorsunuz...***Yavrunuzla sizin aranızda önemli bir fark var...Size bir şey olsa da kahrolursunuz...Ona bir şey olsa da...Fakat size bir şey olsa, sadece kahrolursunuz... Ona bir şey olsa, kahrolmanın üzerine bir de vicdan azabı çekersiniz...Onun için, bir baba için Dustin Hoffman’ın ‘Kramer vs. Kramer’ filmi her zaman geçerlidir...Dün hastane odasında oğluma serum takılmış başbaşa görüntümüze bakınca, Kramer vs. Kramer filmi geldi aklıma...Doğru...Biraz değişik görünüyordu...İşlerin güçlerin arasında, öğle vakti bir hastane odasında koluna serum takılı televizyon seyreden oğluna tost yediren baba görüntüsü... Odaya giren çıkan hemşireler ve kafeterya personelinin bakışlarından bu anlaşılıyordu...Dustin Hoffman’ın Oscar alan Kramer vs. Kramer’de ne kadar büyük bir reklam ajansında, nasıl büyük bir proje üzerinde çalışırken, çocuğuna bakmak için herşeyi yaptığını bilmiyor onlar...Kramer vs. Kramer’i seyretmemişler besbelli...Oysa hayat filmdir...Filmler de hayat...
Duygusal, asil ve sanatçıydı...78 kuşağıydı...Devrimci dünyalardan, hayatı güzelleştirmek, insanların ezilmesini engellemek için ölümü göze alan bir kuşağın aidiyetinden gelmekteydi...Meral (Okay), hayatının hiçbir durağında, içindeki o devrimciyi yok etmedi...Devrimci dünyaların ideolojik sloganlarını, hepimiz gibi bir süre sonra terketse de, “solculuğun aslında bir duruş, hayatı bir okuyuş, ezilenden ve mağdurdan yana bir haykırış” olduğu duygusundan hiç uzaklaşmadı... ***Televizyonda 70 milyonun kitlendiği dizilerin senaryosunu yazdı Meral...Asmalı Konak, Muhteşem Yüzyıl ve daha niceleri...Bunca hit olmuş, milyonların kalbinde yer etmiş dizilerin yaratıcısı ve senaristi olarak bir miktar para da kazandı “Devrimci Meral...” Sonra çiğnenmiş, gadre uğramış kısa hayatının “tam işler iyi gidecek artık” dediği ikinci baharında vücudunu saran hastalığa yenik düşeceğini anladı... 50 yaşını henüz tamamlamış, kısa ve doyamadığı bir hayatı vardı...Bir miktar da kazandıklarından ilerki günler için ele güne muhtaç olmamak üzere bir kenara koyduğu parası...Öleceğini anlamıştı... O elindeki avcundaki bir miktar paracığı hayatında hiç tanımadığı bir adama vermeyi düşündü...Böyle bir kadındı...***Birikimlerinin “Ali Nesin’in Matematik Köyü Projesine” verilmesini istiyordu...Bunu söylediğinde, aslında hiç ihtimal vermemiştim Meral’in Ali Nesin’i hiç tanımadığına...Dün Ali Nesin’in açıklamalarını görünce şok oldum...-”Meral Hanım’ın adını daha önce duymamıştım... Mirasının Matematik Köyü’ne verilmesini istediğinde ismini internete yazıp araştırdım...”Benim sevgili arkadaşım, hayatındaki tek birikimini hiçbir yakınlığı olmayan bir adamın, değerli bulduğu bir projesine “Matematik Köyü” projesine verilmesini istemişti... Paranın kalmasını istediği projenin sahibi adam “Meral’in ismini bile bilmediğini” söylüyordu...Böyledir 78 kuşağının devrimcileri...İsimleriyle değil, hayatlarıyla ve yaptıklarıyla anılırlar...Çoğu isimleriyle anılamayacak kadar erken göçtüler bu dünyadan... Gencecik bedenleri kurşunlara, işkencelere maruz kaldı, ruhları ölümsüzleşirken bedenleri dünyada kaldı..Meral gibi 50’sini görenler de ellerinde avuçlarında biriktirdiklerini, “Yakından bile görmedikleri hayata katkı veren değerli projelere aktarmak istediler...”***Devrimciliği ve solculuğu siyasi sloganlardan ibaret zannederler...Oysa devrimcilik ve solculuk bir siyasi slogan sepeti değildir...Devrimcilik ve solculuk bir duruştur... Hayatı farklı biçimde okuyuştur...Bunu anlayabilmek için Meral olmak gerekir...Bu satırları yazarken Dilara (Endican) aradı...“Gece başladı hala yoksun” dedi...Oysa ben Meral’in gecesini bilgisayarın başında bu yazıyı yazarken yaşıyordum... Masa ışığımın aydınlattığı loş odadan duyuyordum Sezen’in şarkılarını...Ayağa kalkarak yapılan alkışları...Meral başka bir yerde, ben başka bir yerde, o salonun dört bir yerindeydik aslında...Biz de alkışlayanları alkışlıyorduk...Ölüp giden, yarım kalmış heyecanların masumiyetinde yaşayan tüm 78’liler olarak... “Devrimciler ölmez!..”*****FISILDAYAN İTİRAF: “BİZE GAZETECİLERİN SİGARA İÇTİĞİNİ SÖYLEMİŞLERDİ...”Savaş’ı (Ay) Seda’nın programında gördüm...Yüzüne nur gelmiş...Gözleri gülüyordu konuşurken...Daha doğrusu fısıldarken...Boğazına cihaz takmayı reddettiği için uzun zamandır fısıldayarak konuşuyor Savaş...Olsun varsın...Bu konuşması ona karizma katıyor...Baktım...Keyifliydi programda...İki kez gırtlak kanseri geçirdi...Biz mesleğini kalemiyle yaptığını söyleriz ama, esas sesiyle işini yapar bir gazeteci-televizyoncu...Sesi kısılınca doğal olarak eski televizyon aktivitesini sınırlandırdı Savaş...Yine aynı keyif, yine aynı bohem, yine aynı hoşsohbet cengaverlik...55-56’sındadır şimdi...25’inde neyse, 55’inde de o...Bugün sesini geri ver, 30 yıl önceki Milliyet’in yazı işlerinin ortasına koy Savaş’ı...O günkü gibi deli divane haber peşinde koşturmazsa ben hiçbir şey bilmiyorum...***Seda sigara içip içmediğini sordu Savaş’a...Yıllarca sabah 9’dan gece 2’ye kadar iki paketten fazla sigara içtiğini söyledi...Seda “Hala içiyor musun” diye sorunca, “Maalesef” dedi, “Hala içiyorum... Ama azalttım...” Şaşırdığını görünce de, hayatımızı yanlış okuduğumuz bir itirafı “çelebice” yapmak zorunda hissetti kendini...-”Gazeteci sigara içer... Biz öyle bilirdik...” Bir kuşağın en delifişek gazetecilerinden birisiydi bunları söyleyen...70’li 80’li yılların gazetecilerinin, abilerinden, müdürlerinden, şeflerinden, yayın yönetmenlerinden, ustalarından gördükleri gazetecilik yapma biçimini anlatıyordu...“Gazeteci sigara içer...”Konu sigara olduğu için eksik söylemişti Savaş...“Gazeteci içki içer...”“Gazeteci sokak raconunu bilir...”“Gazeteci bohemdir...”“Gazeteci gece nedir bilmez... 24 saat yaşar... Erken uyuyana gazeteci denmez... İçmeyen gazeteci demlenmiş sayılmaz... Sigarayı çekip, nefesini burnundan aheste aheste getirmeyen gazetecinin haberi otutmaz...”Bunlar bizim mesleğin ‘amentüleriydi...’***Bir kuşak bu ritüellerle hayatı yaşadı, mesleğini icra etti...Erken ölmemiz kaçınılmazdı...Onun için de zihnimizi açacak!!, moral depolayacak!! replik bize ilaç niyetine verilmişti:“Gazeteci fazla yaşamaz... Hızlı yaşar ve erken ölür...”Oysa bu kahramanlık tiradının arkasında ne yapacağını bilmeyen dul bir eş, henüz reşit olmamış çocuklar, kimin eline bakacağı bilinmeyen bir aile kalırdı...Ölüm haberini yapanlar da gazeteci olduklarından, merhum meslektaşlarının “yapayalnız sap gibi ortada kalmış ailelerinin dramlarını” sayfalarına yansıtmazlardı...Sanal kahramanlık tiradlarıyla nice gazetecinin hayatı söndü, geride kalanlar ele güne muhtaç oldu...Yetim çocuklarının ellerinde babalarının sarı basın kartının dışında, hiçbir banka kartı ya da hesabı yoktu...***Şimdi düşünüyorum da...Gazetecileri, bu sahte tiradlarla “dolduruşa” getirenler pek de o kadar masum değildiler...Buruk ve yalanı temel alan bir nostalji yapmanın alemi yok sanıyorum artık...Gazetecilerin kendi vücutlarını parçalarcasına yaşadıkları o habercilik “mecrasının” artı değerlerinden kimler nasıl yararlanmışlar...“Gazeteci uyumaz, sabahlara kadar sokaklarda yaşar, sigarası içkisi hayatının mezesidir” şeklinde bilinçaltımıza ustaca şırıngalanmış sloganlar, kimbilir hangi kazançların kamufle edilmiş şiarlarıydı...Allahtan televizyon çıktı da, vücudu böylesine delik deşik eden bir hayattan en azından çoluğunu çocuğunu aç ve muhtaç bırakmayacak bir birikimle çıkabildi Savaş...Gazetelerde kalsa o da olmayacaktı...Kısılmış sesiyle otuz yıllık kader arkadaşımın “Hala sigarayı bırakamadım... Bize gazetecilerin sigara içtiğini öğretmişlerdi” şeklindeki konuşmasını izlerken, artık sigara içmediğim halde boğazımın düğümlendiğini hissettim...Parçalanmış vücutlardan, çoktan parçalanmış ailelerden, bölük pörçük hayatlardan, hala dik durarak çıkmaya çalışan “gazeteciler” olmaya çalışıyorduk...Öyle öğretmişlerdi ya bize;-”Gazeteci dediğin ağlamaz oğlum!.. Sen önce gazetecisin...”