En kötü olup en çok sevilen adam!.. JR...

Haberin Devamı

JR kötüydü...

JR acımasızdı...

JR çıkarcıydı...

JR katakulli yapardı...

JR öz kardeşine oyun oynar, karısına kötülük yapar, çevresindeki herşeyi ve herkesi kullanırdı...

JR iş hayatında rakiplerinin felaketlerinden kar sağlar, onları bitirmek için plan üstüne plan yapar, kumpas üstüne kumpas kurardı...

İki kardeştiler JR’la Bobby...

JR ne kadar acımasız ve kötüyse, Bobby o kadar insancıl, merhametli ve iyiydi...

İki kardeş zıt karakterliydi...

JR’ın karısı Sue Ellen’la “onu kullanan” berbat bir ilişkisi, Bobby’nin ise güzel eşiyle mükemmel bir ilişkisi vardı...

Çiftlikte aynı evde yaşayan baba ve anne, çocukları arasında denge unsuru olmaya çalışıyorlardı...

Dizide neredeyse bütün iyiler tek başına JR’a ve onun kötülüklerine karşı mücadele ediyorlardı...

Dallas dizisini dünyada en fazla izlenen dizi haline getiren ana karakter JR’dı...

***


Her hafta onun ne kötülük yapacağını merak ederdi yüz milyonlarca insan bütün dünyada...

Kardeşi Bobby’nin onun kötülüklerini püskürtüp püskürtemeyeceğini, çaresiz bir umutla beklerdi...

Karısı Sue Ellen’ın, JR’ın yaptığı iğrençliklerin sonunda düştüğü melankolik ruh halini “kendi durumumuza şükrederek” izlemeyi alışkanlık haline getirmiştik...

Sue Ellen’ı arka arkaya devirdiği içki kadehleriyle düştüğü alkolizm batağında izlerken, kendi halimize ve bizi ayık kafayla seven annelerimize şükrederdik...

Annelerimiz de Sue Ellen’ın durumuna düşmedikleri için Tanrı’ya şükrederlerdi...

Hiçbirimiz JR gibi olmayı düşünmezdik...

Ya da ben öyle sanırdım...

Sinema diliyle bir anti-kahramandı JR...

***


Derken bir gün dünyayı kasıp kavuran televizyon dizisiyle ilgili bir araştırma yayınlandı...

Araştırmanın sonuçlarını gördüğümde “ne söyleyeceğimi bilemediğimi, hayallerimin altüst olduğunu, nasıl bir araştırma bu dediğimi” hatırlıyorum...

Araştırma Amerika’da yapılıyordu ve katılan binlerce deneğe; “Dallas dizsisinde en sevdiğiniz favori karakteriniz kim?..” sorusu soruluyordu...

Deneklerin büyük çoğunluğu, “Elbette JR cevabını” vermişlerdi...

Kamuoyu araştırmasını yayınlayan gazeteler, “Dallas’ta büyük sürpriz... En sevilen karakter olarak, en sevilmeyen JR seçildi...” türünden garabet ifadelerle çıkıyordu...

***


Dünyanın “nefret” ettiği en kötü adam, dizinin en sevilen karakteri çıkmıştı...

Deneklerin büyük çoğunluğu JR’ı “iş bilen, iş bitiren, pragmatik ve hayatın gerçeklerine uygun biri” olarak tanımlıyorlardı...

Kimse ne söyleyeceğini bilemez haldeydi...

Bu gaddar, acımasız, insanların felaketleri üzerine hayat kuran, hilakar, düzenbaz, kardeşinin payına göz diken, karısını mahveden, çevresindeki herkesi ve herşeyi göz kırpmadan kullanabilecek tıynetteki adam “en sevilen adam” seçiliyordu...

“Nefret” mi aşkı doğurmuştu, yoksa aslında “nefret falan yoktu, herkes kendinden bir şeyler mi bulmuş da onun için mi seviyordu?..”

“İmkansız” diyordum, “Bu bir promosyon aldatmacası... JR’ın en sevilen karakter çıkması mümkün değil...”

Oysa imkan dahilindeydi ve gerçekti sonuçlar...

Bir promosyon çalışması falan değildi...

Amerikalılar JR’ı sevmişlerdi...

Herkes kendisinde ondan bir şeyler bulmuştu...

“İş bitirici, realist, pragmatik, hayatın gerçeklerine uygun ve güçlü bir karakterdi” JR...

En çok da “güçlü...”

O zaman “gücün”, insanları etkisi altına alan sihirli etkisini farakeder gibi olmuştum ilk kez...

***


Yapacak bir izahat kalmayınca, teselli niyetine “Amerikalılar böyle... İçlerinde kötülük var... Araştırmayı Türkiye’de yapsanız sonuç böyle çıkmaz... Herkes iyi olan Bobby’den yana oy kullanır...” diyerek “Türkler iyi, Amerikalılar kötü” şeklinde özetlenebilecek garabet bir sonuç çıkarmıştık...

Dün “dünyanın en tanınmış kötü adamının” öldüğünü öğrendim...

Larry Hagman, dünyanın en kötü adamı olarak bilindiği hayatını aslında günde beş şişe şampanya içen bir alkolik olarak geçirmişti...

Siroz hastalığından muzdaripti ve birkaç yıl önce kendisine karaciğer nakli yapılmıştı...

Ne ki bu “hayatını değiştirmeyi düşünmedi” Larry Hagman, siroz olup karaciğeri iflas etmesine rağmen...

Gerçekte “kötü” bir insan mıydı bilmiyorum...

Fakat “dünyanın en kötü adamı olarak tanınmanın” manevi yükünü taşıyamamıştı besbelli...

“Kötü”ler Larry Hagman’ın hayatından bir ibret çıktartırlar mı acaba?..

Yaptıkları kötülüklerin “iç huzursuzluklarını daim kılacağı”nı anlamak baabında...

Ya hayatları boyunca JR’laşmış olan bizdekiler?..

Onların Larry Hagman’ın ölümünü hiç üstlerine alınmadıklarından eminim...

Kötülüğe berdevam hali kroniktir onlarda!..

*****


Erkek egemenliğinde kadın parmağı...


Hayatı bilmeyenler, erkek egemenliğine karşı dururken erkeği suçlarlar...

"Erkekler şöyle yapıyor, erkekler böyle yapıyor, erkek egemenliği barbarlık saçıyor" yolunda veciz ifadelerle sloganlar atarlar...

Elbette ki bunlar doğrudur...

Ama bunların doğruluğu, ne bu klişeleri tekrarlayanların sorunlarına, ne de kadınların sorunlarına çare olur...

Çünkü bu klişe sloganların hiçbiri erkek egemenliğinin altında yatan öteki kadın parmağını açıklamaz...

Ne kadar olduğu tartışılsa da varlığı tartışmasız olan erkek egemenliğini esasen öteki kadın besler...

Bir kadına yönelik erkek baskısını diğer kadınlar cesaretlendirir...

Kadınlar esasen kadınlara rakip olduğundan, erkekleri birbirine karşı kullanırken, erkek egemenliğini güçlendirirler...

Erkeği rakibesine karşı kışkırtan daima kadındır...

Erkek egemenliğini perçinleyen mutlaka diğer kadındır...

Bu kadın, eşe karşı anne olabilir... Bu kadın, anneye karşı eş olabilir... Bu kadın, eşe karşı metres olabilir...

Bu kadın, sevgiliye karşı barda tanıştığın kadın olabilir...

Bu kadın, sevgiliye karşı müstakbel sevgili olabilir...

Veya bu kadın deli gibi aşık olduğun sevgiliye karşı, kendi karın orabilir...

Her halükarda erkeği, kadına karşı kışkırtan başka bir kadın vardır...

Onun için erkek egemenliğinin temelinde kadın parmağı vardır...

***


Donuk zekaya sahip zevat, bu zeka oyunlarını bilmediğinden, papağan soyuna benzeyerek avunur:

"Kahrolsun erkekler... Kahrolsun erkek egemen toplum... Yaşasın kadınlar... Yaşasın kadın dayanışması" türünden hepsi birbiriyle çelişkili bir sürü ipe sapa gelmez kelam eder dururlar...

Bilinmelidir ki kadın dayanışması gerçekte koskoca bir palavradır...

Kadının ruhu, bir başka kadınla dayanışmaya müsait değildir...

Dayanışıyormuş gibi göstermeye müsaittir...

Kadın kadının rakibidir...

Rakibi olan şey nasıl dayanışacaktır?..

Bu Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki bir derbi mücadelesi başlarken, iki taraf oyuncularının birbirine başarı dilemesine benzer...

Kimse de onlara "Rakip takıma başarı dileklerin gerçekleşirse, onunla sen oynadığın için sen başarısız olacaksın... Sen başarısız mı olmak istiyorsun?" diye sormaz.

***


Kadınlar, kadın kadına dayanışmazlar...

Dayanışıyor gibi gözükürler...

En eğlenceli durumlar kadınların dayanışıyormuş gibi göründüğü durumlardır...

Ortaya atılacak en ufak bir bit, dayanışmayı tuzla buz edecektir...

Kadın kadına dayanışma sadece anneyle-kızı arasında görülür... İki kız kardeş arasında görülmesi bile nadirdir...

Ortak ekonomik nedenler gerekir...

Buna karşın kadın başta işyerinde olmak üzere birçok yerde erkeklerle ittifak arar, erkeklerle ittifak kurar...

İşyerlerine dikkat edin... Mutlaka iki veya daha fazla kadının rekabeti ve savaşı vardır...

Erkek bu savaşın ortasında kalmıştır... Tercihine göre, bir tarafça yerin dibine, diğer tarafça göklere çıkartılır...

Ben böyle durumlarda, işyerlerindeki korkunç erkek egemenliğinden sözedenlerle müthiş eğlenirim...

Kadınları severim... Onların şeytanlıklarını da severim... Onların rekabetlerinden, savaşlarından, özlemlerinden ve sevgilerinden bütün hayatı izlerim... Hayatın bütün dönemeçlerinde kadın parmağı ararım...

Bilirim ki, kadın parmağının olmadığı hiçbir şey yoktur bu hayatta...

(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar kitabından)

DİĞER YENİ YAZILAR