Haberin Devamı
“Evliliğin pembe rengini tadamadan kendilerini hayat denilen acı gerçeğin içinde bulan küçün insanlar...
Hayatta kalabilme adına işçi-işveren ilişkileri, beyaz gömlekli kravatlı üç maymunu oynayan memurlar...
Paran kadar adamsın gerçeği...
Emekten söz edip ceplerini dolduranların, yaratılan düzene koyun gibi boyun eğenlerin, ezen ve ezilen sınıfın traji-komik hikayesi...”
Küçük Adam Ne Oldu Sana oyununun tanıtımını bu ifadelerle yazıyorlar...
İnanılmaz bir müziği vardır Küçük Adam Söyle Bana oyununun...
Hala aklımda kalan...
Kolej’de lisenin son sınıfında mı, yoksa üniversiteye geçerken, hayatı tanıdığım o sene mi gitmiştim Ankara Sanat’taki o oyuna?..
Hayatı ve düzeni değiştirmeye çalıştığımız yıllarda “Paran kadar adamsın” gerçeğinin üzerine kurulu düzenlerin kokuşmuşluğunu anlatan muhteşem bir oyundu...
“Küçük Adam ne oldu sana?..
Küçük adam söyle bana...” diye devam eden müziğiyle...
Sadri Alışık Tiyatrosu bugün “Küçük Adam Ne Oldu Sana” oyunuyla perde açıyor...
Oyunda iki rolde birden oynayan Songül Öden’in küçük kabare kızını canlandırdığı resmi, gazetelerin birinci sayfalarını süslüyor...
“İlk bakışta iç gıcıklayıcı bir kadın, ama görünüşü başka dili başka şey söylüyor...” diye geçmişler haberi...
Songül Öden’le geçen yaz uzun bir süre tesadüf eseri aynı tatil kompleksinde kaldık...
Kabare kızı görüntüsündeki “tazeliği” yakalayabilmek için, her gün nasıl spor yaptığının, ne kadar disiplinli yaşadığının, oyunculuğu ne kadar ciddiye aldığının ve bohemden ne kadar uzak durduğunun farkındayım...
Manevi kızım Ayşe Nazlı şimdi esen rüzgarlara göre, oyuncu olmak istediğini söylüyor...
Spor salonunda Ayşe Nazlı’ya her gün spor yapmanın önemini anlatırken, Songül Öden’den yardım istemiştim...
Şöyle dedi Ayşe Nazlı’ya:
-”Eğer oyuncu olmak istiyorsan, her gün düzenli spor yapacaksın... Vücudunu fit tutacaksın... O gördüğün büyük oyuncuların vücutları, her gün saatlerce spor yaparak bu hale geliyor... Spor yapmadan, oyuncu olamazsın...”
Kendi hayatının rezümesinden Ayşe Nazlı’ya referans yaratıyordu...
Şimdi “iç gıcıklayıcı” dedikleri resmi gazetelerin sayfalarını süslüyor...
Bu resme bakan ve perde arkasını bilmeyen insanlar, “Ne olacak güzel olmuşlar bunu kullanıyorlar” diye düşünür...
Oysa o güzelliğin ne tür bir çabayla, nasıl yaratıldığının canlı şahidiyim ben...
Küçük Adam Ne Oldu Sana oyunu mu?..
O oyunlarda yaşadığım ibretlik replikler, hayatımı yönlendirdi...
Paranın karşısında küçülmemeyi, günlük çıkar ilişkilerinin zavallı rüzgarlarında süpürülmemeyi orada öğrendim ben...
İyi mi oldu kötü mü oldu bilmem...
Mutlu oldum, o da bana yetti...
Hoş geldi Küçük Adam Ne Oldu Sana, tam 35 yıl sonra hayatıma...
Çünkü hiç ihanet etmedim ona...
HAYAT SEN BENİMSİN...
Onunla ATV’de beraber katıldığım bir televizyon programından hemen sonra, Nişantaşı’nda o zamanlar bu kadar ünlü olmamış olan Atiye Sokak’taki bir mekanda samimi oldum...
Yaşından çok daha genç görünüyordu...
İnanılmaz bir gençlik enerjisi vardı...
Sanki genç kalmak için yaratılmıştı...
Nilgün Belgün’ü yaşamak, onun “genç kalmak için yaratılmış enerjisini” yaşamak anlamına geliyordu...
Şimdi hayatını, kocalarını, sevgililerini, çocukluğunu, kızlığını, kadınlığını anlattığı tiyatro oyunu “Hayat Sen Benimsin” geçen hafta başladı Profilo’da...
Perşembe-Pazar oynanan oyunun galası bu Perşembe yapılacak...
Kitabını da yazıp göndermiş bana Nilgün... Kitabı gören bir arkadaşım “okudun mu kitabı” dedi...
“Henüz okumadım” dedim, “Fakat ben Nilgün’ü bir bütün olarak okudum zaten yıllarca...”
Her an kendisini yanıbaşında hissedebileceğin bir dostluğun ve arkadaşlığın timsalidir Nilgün... Bazı insanlar vardır...
İnsana kendilerini hayatta yalnız olmadığını gösterirler... Nilgün o insanlardandır işte...
Eğer Nilgün’ün dostuysanız, hayatta tam olarak hiçbir zaman yalnız kalmayacağınızı bilirsiniz...
Yaşam koçluğuyla gençlik aşısı vermeye çalışan profesyoneller ise, Nilgün’ün hayatını şemalaştırırlarsa, işlerini kolay yaparlar...
Nilgün’ün herşeyi kolayından alan, hayatı hiç takmayan, espriyle yaşayıp, gülüp eğlenen birisi olduğu sanılır...
Oysa hayatı inanılmaz ciddiye alan, aslında çok üzülüp üzüntülerinden neşe yaratmayı bilen bir bilgedir o...
Onun nasıl “zor ve mükemelliyetçi bir insan olduğunu” kendisinden anlamazsınız...
Kızlarına sorarsanız onlar söylerler...
Hayatta “neşeli görünenlerin” mutluluk formülü başlarına birşey gelmemesi değil, acıyı katık edip, mutluluk yaratmalarıdır...
İşin sihri ve formülü buradadır...
Perşembe-Pazar Nilgün’ün hayatını teneffüs etmek istiyorsanız Profilo Kültür Merkezi’nde olunuz...
Onun yaşam deneyimlerinden süzülen oyunu hayatınıza estetik bir güzellik katacak...
İyi ki varsın arkadaş...
ÇOCUĞUNUZA KARŞI BORCUNUZ...
“Yaşadığımız en büyük korkulardan biri, yeterince sevilmemek, sevginin göstergesi olan şeylerden mahrum kalmaktır... Bunun nedeni çocukken koşullu ve kesintili sevgi görmemiş olmamızdır...
İnsanların ancak koşullu olarak iyilik göreceğinin benliğimize işlemiş olmasıdır...
Bu toplumda yetişen bir çocuk, her türlü ilişkiye tanık olur, ancak ‘karşılıksız vermeye’ tanık olmaz...
‘İyiliğimin karşılığını görebilecek miyim?..’
‘Bunun bana ne faydası var?..’
Bu da ikili ilişkilerde gerilim yaratır...
Oysa iyiliklerin her zaman bir karşılığı vardır...
O da vermektir...” diyor Naomi Aldort...
Yazdıkları İngilizce’nin dışında, Almanca, İbranice, Japonca, İspanyolca ve Flemenkçe’ye çevrilen uluslararası konuşmacı, yazar ve danışman...
Hayatı kaliteli yaşamak istiyorsanız “sihirli şifrelerin” yer aldığı bu bölümü okuyun;
“Çocukken yeterince ilgi, şevkat ve sevgi görmediyseniz, sevginin mücadeleyle elde edilen bir şey olduğunu öğrenmişsinizdir...
Eğer ‘koşullu’ olarak sevgi gördüyseniz, sevgi konusunda zaman zaman soluksuz kalırsınız...
Yaşadıklarınız savunma mekanizmalarımızdan ve istediklerimizi elde edemeyeceğimiz şeklindeki korkularımızdan kurtulmamızı engeller...
Alabilme ve verebilme becerimizi kısıtlar...
Zihninizdeki bu korku o kadar yüksek olabilir ki, ‘anı’ yaşamakta zorlanırsınız...
Yaradılış bir insanı büyütüp olgunlaştırma sorumluluğunu ellerinize bırakmıştır...
Bunu yaparken çocuğunuzu kendi yarattığınız bir esere dönüştürmeyin...
Bu onun kendi varlığının mucizesini yok etmekten başka bir işe yaramayacaktır...
Çocuğunuza saygılı davranın...
Ebeveyn olarak başkaca hiçbir kılavuza ihtiyacınız yoktur...”
“Sevginizi çocuğunuza kesintisiz olarak aktarabilmek için, öncelikle kendinizi sevmeli ve takdir etmelisiniz...
Kendinizi severek başka insanların sizi sevmesini kolaylaştırırsınız...
Ve çocuğunuza verdiğiniz sevgi de artar...
Çocukluklarında koşullu olarak sevgi gören insanlar, ebeveyn olduklarında sevgi kapılarını iki yöne birden açmayı başaramazlar...
Çocukluklarında koşulsuz sevgi göremeyen yetişkinlerin çoğu, sevginin yerini alabilecek şeylere çok fazla zaman ve para harcarlar...
Çeşitli yiyecekler, ürünler, TV, başarı ve kendilerini avutabilecek başka şeylere yönelirler...
Kendinizi düzeltmek ve geçmişin kapılarını kapatmak, çocuğunuza karşı borcunuzdur...
Kendinizi koşulsuz olarak sevmeye yeniden başladığınızda, sevginizi başkalarına da çok rahat gösterebilecek, hatta sevginizi vererek zenginleştiğinizi anlayacaksınız...”
“Ebeveynlik kendinizi tatmin etmekten, başkalarının tatminleriyle mutlu olmaya doğru büyük bir adım atmayı gerektirir...”
(Naomi Aldort’un Çocuğunuzla Birlikte Büyümek isimli kitabından...)

