Amerikan Hastanesi’nin VIP Müşteri Hizmetleri Müdiresi Semra Hanım’ın (Erkanlı), birkaç yıldır ayağı çekiyor, belindeki ağrıdan dolayı yürüyemiyordu...Ameliyat olmaya karar verdi nihayet...Ben de ayağımın çekmesi, şiddetli bel ağrıları nedeniyle ameliyat olmaya karar vermiştim...Ancak benim Semra Hanım’dan bir farkım vardı... Ben hayatımda olduğum tek ameliyat için, onun çalıştığı, ancak onun ameliyat olmadığı hastaneyi seçtim...Amerikan Hastanesi’ni...Neden Amerikan Hastanesi’ni seçtim?..Çünkü ben “hayatın ve kurumların enerjisine inanırım...”Düşündüm...Amerikan Hastanesi benim doğduğum hastaneydi...Yani bana “hayat veren hastane...”Zor bir ameliyata giriyordum...Kendimi bizzat hayata ‘Merhaba’ dediğim hastanede narkoz yiyip ameliyata girerken güvende hissedecektim...Sırf bu nedenle bu hastaneyi seçtim...Doktoru değil, hastaneyi seçtim...O sırada bende sabah programı yapan Dr Kadri Özen isimli arkadaşım, “Abi” dedi “Madem Amerikan’ı istiyorsun... Orada nöroşirurjide Fahir Özer var... Ona söyleyelim... Ameliyatı o yapar...”***Böylece bel ameliyatı oldum...Birkaç gün önce olayı “gizlice paylaştığım” Sezen Aksu, “Sakın” demişti, “Sakın doktorların ameliyat lafına güvenip ameliyat masasına yatma... Yapma bu hatayı...”İçimden, “Bizim kız, hep duygusaldır böyle... Doktor ameliyat şart diyorsa bir bildiği vardır...” dedim ve onu dinlemedim... Doktoruma o kadar çok güveniyordum, Cumartesi sabah olduğum bel ameliyatını el kamerasıyla çekip, tüm görüntülerini Pazartesi gecesi SHOW TV ana haber bülteninde yayınladım...Bütün Türkiye’ye “Siz de kırıkçıdan çıkıkçıdan ziyade, doktora danışın, onlara kendinizi teslim edin” diyerek...Ana haber bülteninde yayınlanan ameliyathane görüntüleri büyük olay oldu, bütün Türkiye’de müthiş bir etki yarattı...Yüzlerce telefon aldım, “Bel sorunu yaşayan vatandaşlardan...”“Derdimize çare” diyorlardı, “Biz size güveniriz...”Dilim döndüğünce yardımcı olmaya çalıştım... Hepsini doktorlara yönlendirdim...***Gel zaman git zaman tam bir yıl sonra, bana yapılan ameliyatın başarısız olduğu ortaya çıktı...Aynı yerden aynı şekilde nüksetti...Fahir Özer isimli doktor MR’a baktı, “Yeniden ameliyat yapacağız” dedi...Şaka gibiydi, beni kadavra sanıyordu...Yürüdüm, çıktım ve gittim...Fakat bel sorunumda “Ameliyatın zorunlu olduğu” konusunda doktorun gazına gelip Türkiye’yi yanlış yönlendirdiğime inanıyordum... Üzüntülüydüm... Birkaç kere yazdım...Ne beni yaptığı ameliyatla “sakat bırakan” doktora bugüne kadar bir tazminat davası açtım, ne Amerikan Hastanesi’ne...***Tam tersine olayı hiç kişiselleştirmedim, yine kendi paramla çocuklarımın doğumunu da Amerikan Hastanesi’nde yaptım... Babam zor günlerde beyin kanaması geçirdi...Onu da Amerikan Hastanesi’ne yatırdım...Çocuklarımın annesi kanser ameliyatı geçirdi...O ameliyatı da Amerikan Hastanesi’nde yaptırdım...Hastanenin VIP Müşteri Hizmetleri Müdürü Semra Hanım, “belindeki problemden dolayı yaptırdığı ameliyatı kendi en üst düzeyde görevli olduğu Amerikan Hastanesi yerine, ismini reklam olsun diye vermek istemediğim bir başka hastanede yaptırdı...”Semra Hanım’ın kendisi gibi sevdiği hastanesindeki doktorlara ameliyatı yaptırmayıp, bir başka hastanenin doktoruna yaptırmış olmasının nedenini “benim de ameliyatımı yapan Fahri Özer’e güvenmemesi” olarak niteledim ve öyle yazdım...***Benim yazıma Semra Hanım’dan mail yoluyla zehir zemberek bir cevap geldi...O zehir zemberek cevabı aynen yayınlıyorum...Sonra Semra Hanım’a benim “zehir zemberek” cevaplarım olacak...Önce Semra Hanım’ın mailini kişilik haklarına duyduğum saygının doğal sonucu olarak kelimesine dokunmadan yayınlıyorum...SEMRA HANIM’IN MEKTUBU...Sayın Reha Muhtar,9 Kasım 2012 tarihli Vatan Gazetesi’nde şahsımla ilgili yazınızı esefle okudum. Kişilik haklarıma, hem de yanlış bir şekilde, yapılmış atfınızı şiddetle kınıyorum.Uzun yıllardır sorun yaşadığım kalça bölgemde yapılan ameliyatımı, yine çok uzun yıllardır tanıdığım bir hekime yaptırmamdan doğal bir durum yoktur. Söz konusu rahatsızlığımın, sizin de kabul ettiğiniz şekilde, hiçbir şekilde bana sorulmadan, görüşüm alınmadan, daha önceden yaşamış olduğunuz kötü bir tecrübeniz ile ilişkilendirerek gazetenizde köşe yazısı konusu olması dehşet vericidir. Nasıl bir amaç ve fikir doğrultusunda, bana sorma zahmetine dahi katlanmadan, yıllardır tanıdığım ve güvendiğim bir hekime ve yıllardır çalıştığım Kuruma güvensizlik olarak yorumlayabilirsiniz anlamam mümkün değil.Yazınızda adı geçen hekim, sorunumun muhatabı değildir. Kendisi sinir cerrahisi konusunda uzmandır. Benim sorunum ortopedik olup sinir cerrahisi ile ilgisi yoktur. Yine ayrıca yıllardır gurur ve şevkle çalışmakta olduğum Kurumun da, yine aynı şekilde, hiçbir şekilde doğruluk payı içermeyen iddialarınızla ilişkilendirilmesi de haksız olup, doğru gazetecilik ilkelerine aykırıdır.Tamamıyla kişilik haklarımı, hasta mahremiyetini çiğneyen yazınızı tekzip eder, en kısa zamanda hatanızı düzeltmenizi rica ederim.Semra ErkanlıSEMRA HANIM’A SÖYLEYECEKLERİM...Sevgili Semra Hanım; Siz söylemiyorsunuz ben söyleyeyim...Doktor Remzi Tözün’e ameliyat oldunuz...Beni sakat bırakan ameliyatı yapan Fahir Özer’in sinir hastalıkları mütehassısı olduğunu, sizin ise ortopedik bir sorununuz olduğunu aktarıyorsunuz...Kusura bakmayın ama bu söylediğiniz “yalan değilse, çok yanlış bir beyandır...”Sizin sorununuz bir bel ve kalça sorunudur...Doktorların büyük çoğunluğu hiç tartışmasız, sizin sorununuzun iki tür ameliyat yolunun olduğunu söylerler...Birincisi benim ameliyatımı yapan hastaneniz doktorlarından Fahir Özer’in yaptığı bel ameliyatı...İkincisi ise “Kalçaya protez takılan” ameliyat...***Siz “bel ameliyatını değil, kalça protezi ameliyatını seçiyorsunuz...”Neden hiç bel ameliyatı opsiyonunu değerlendirmiyorsunuz acaba?..Hastanenizde bel ameliyatını yapan bizim Fahir Özer var...Niye Türkiye’nin en kalburüstü insanlarına hizmet verdiğiniz kendi hastanenizin doktoruna en azından bir görünmüyorsunuz?..Bu güvensizliğinizin ya da isteksizliğinizin altında ne yatıyor acaba?.. Mesele Semra Hanım’cığım;Sizin kendi hastanenizde mi, yoksa başka bir hastanede mi ameliyat yaptırmanız değil?..Bu beni ilgilendirmez, ben hastanenin genel müdürü değilim... Sizin durumunuz Almanya’daki Mercedes fabrikasının genel müdürünün BMW marka arabayla gezmesine benziyor...Bu işin halkla ilişkiler yönü... ***Fakat işin halkı ilgilendiren bir yönü var;Belli ki sorununuzun bel ameliyatı yoluyla çözümünü kendiniz için emniyetli bulmuyorsunuz...Ancak sizin protezle geçiştirdiğiniz yöntem yerine, hastanenizin Fahir Özer isimli doktoru ‘Bu durumlarda bizim yaptığımız bel ameliyatı şarttır’ diyor...Doktor Eser Alptekin önceki gün beni aradı;-”Ellerine sağlık ne kadar doğru yazmışsın... Bel ameliyatları yüzde bir iki vakalarda zorunlu... Onun dışında ameliyat yapmaması lazım meslektaşların... Ama öyle yapmıyorlar...” dedi...BEL AMELİYATLARINDA YAPILAN YANLIŞLAR...Gelelim “beni sakat bırakan ameliyattan sonra bana gazetecilik ilkeleriyle ilgili verdiğiniz diskura...”Semra Hanım’cığım,Gazetecilik değil, insanlık görevini yerine getirseydim, görev yaptığınız hastaneden ve birlikte çalıştığınız doktordan tahminler ötesi bir tazminat alırdım...Ne ki ben bunların hiçbirini yapmaya tenezzül etmedim...Fakat insan sağlığı önemli...Bel sorunu yüzünden on binlerce insan sakat kalıyor...Ben bugün, hastanenizde olduğum o doktorun yaptığı ameliyat sonucu “hiç yürüyemez halde sakat kalmış olabilirdim...” Nitekim o ameliyattan sadece bir yıl sonra doktor Azmi Hamzaoğlu bana “sakat kalacaksın” dedi...Ben bugün tamamen sakat kalmış olarak bu yazıyı yazıyor olabilirdim ve bunun müsebbibi ben değildim...Yaşayan insana kadavra muamelesi yapılmaz...Kendinizin güvenip de tercih etmediği bir ameliyat...Ben yaptırdım ve sakat kalma tehlikesiyle başbaşa kaldım...Kimse sakat kalmasın diye de elimden geleni yapıyorum...Yerinizde olsam, şansımı daha fazla zorlamazdım...
En stresli, en heyecanlı, en gergin ben kalkardım 10 Kasım sabahlarında koskoca Kolej’de...Herkes için Gazi’yi anma günüydü...Benim için ise, Gazi’nin ya gençliğe hitabesi, ya veciz bir şiirini, binlerce Kolej’liye okuma günü...Çocukluk bilincime işlenen Mustafa Kemal Atatürk idolü;Bağımsızlık sembolüydü...Batılılaşma sembolüydü... Medeniyet sembolüydü...Cumhuriyet sembolüydü...Çağdaşlık sembolüydü...***Bunları bana veren Gazi Mustafa Kemal’i çok sevdim...Ne ki, Atatürk’ü hiçbir zaman “Gardrop Atatürkçülüğüne” indirgemedim...Batı’dan kopan doktrinlerin parçası olarak görmedim...Demokrasiden uzaklaşmanın, ideolojik temeli olarak varsaymadım...Hep şöyle okudum Mustafa Kemal’i...Bir Cumhuriyet kuruyordu...Bağımsız ve özgür karar alacak bireyler oluşturmaya çalışıyordu...O yıllarda medeniyetin beşiği olarak bilinen Avrupa’nın, tüm kültürel, ekonomik ve siyasi altyapısını genç Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyordu...Atatürk demek Batı’nın kültürel, siyasi ve ekonomik gelişmişliğinin Türkiye’ye getirilmesi demekti...Bunu bağımsız bir devletin egemenliği altında, zorunlu olarak değil gönüllü olarak yapacaktı...***Yıllar sonra “Atatürkçü”lüğü Batı’nın siyasi, demokratik, ekonomik ve kültürel sisteminin dışında bir şeymiş gibi gösterenlerin amaçlarının “kendi kişisel rantlarına Atatürk’ü kalkan yapmak olduğunun” farkındaydım...Mustafa Kemal, Batı’nın Türkiye ve Anadolu üzerindeki emperyal heveslerine karşı mücadele etmişti...Batı’nın, bugün Avrupa Birliği’yle vücut bulan siyasi, ekonomik, kültürel ve hukuki müktesebatına karşı çıkması imkansızdı...Hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne karşı çıkanların Atatürkçü’lüğüne inanmadım... Gazi sağ olsaydı, bütün gücüyle o birliğe girmek isteyecekti...Medeniyetin ve çağdaşlığın ulaştığı noktadan korkmazdı o...Demokrasinin bugün geldiği noktadan da korkmayacaktı...Yaşasaydı genç Türkiye’yi, Obama’nın “siyahlar, Asyalılar, Afrikalılar, Spanikler, fakirler, homoseksüeller, göçmenlerden oluşan büyük Amerikan milletiyle” aynı kader yolculuğunda kurduğunu söyleyecekti...Onun o günkü demokrasi anlayışı, bugün Obama’nın Amerikan milletini tanımladığı demokrasi anlayışıyla aynıdır...***Demokratik olmayan yöntemleri benimseyenlerin aslında Atatürk’le uzak yakın bir ilişkileri yok...Atatürk, kendi döneminde demokratik standartların üzerine çıkmış bir liderdi...1920’lerde ülke yönetmiş bir lideri, 2010’ların demokrasi standartlarıyla yargılamaya kalkanlar ise yazık ediyorlar... Gazi faşizmin ve faşist liderlerin kasıp kavurduğu bir Avrupa’da yazık edilemeyecek kadar önemli bir değer olarak tarihe kalmalı...*****ÇOCUĞUNUZLA ÇOK ZAMAN DEĞİL, KALİTELİ ZAMAN GEÇİRMENİZ ÖNEMLİ...Kadıköy Şifa Hastanesi internet sitesinden, anne babalara çocuklarıyla ilişkilerini anlatan çok önemli bir mail aldım...“Çocuğunuzla neler yapmanız gerektiğini” belirten bir maildi bu...“Çocuğunuzla çok zaman değil, kaliteli zaman geçirmeniz önemli” başlığını taşıyan bu metni özetleyerek yayınlamayı uygun gördüm:***“Bir yandan var gücüyle çalışarak çocuklarına en iyi imkânları sağlamaya çalışan anne babaların, bir yandan da yoğun iş yükü ve artan mesai saatleri sonucu yorgun düşmelerine rağmen neredeyse geriye kalan tüm vakitlerini de çocuklarına vakfetmeye çalıştıkları görülüyor...İşte tam da bu noktada iş yaşamı ile aile yaşamını dengede tutma savaşını veren modern dünyanın anne ve babalarını son zamanlarda daha da öne çıkan bir ikilem bekliyor:Acaba çocuklarıyla geçirdikleri zamanın miktarı mı kalitesi mi onların gelişimi ve ilişkileri açısında daha önemli?..***Ebeveynlerin çocuklarıyla geçirdikleri süreye odaklanarak bu süreyi “nasıl” ve dolayısıyla ne kadar “kaliteli” geçirdikleri kısmı son yıllarda önem kazanıyor...Kaliteli zamanı süre değil içerik belirler!..Kaliteli zaman ebeveyn ve çocuğun birliktelik ve keyif hissini içerisinde barındıran, karşılıklı etkileşim ve aktivitelerde buluştuğu zamanlardır... Bunlar ebeveynin dikkatinin tamamını çocuğuna verdiği, ilgisini ve sevgisini çocuğuna hissettirdiği duygusal yakınlaşma ve paylaşım anlarıdır...Bu anları küçük sohbetlerde, birlikte oynanan oyunlarda ya da birlikte gidilen gezilerde yakalamak mümkündür...Duygu ve düşüncelerin paylaşıldığı, çocuğa duygusal ve sözel olarak tepki verildiği ve anne baba olarak kendinizi spontan şekilde ilişkiye bıraktığınız hemen hemen her yakın ilişkide deneyimleyebileceğiniz bir süreçtir bu aslında...Anne ve babalar çocuk oyun oynarken, oyunda yönlendirici olmamalı, çocuğun serbestliğine ve özgürlüğüne eşlik edebilmelidir...Amaç o anlarda çocuğa bir şeyler öğretmek olmamalıdır; aksine anne baba olarak kendinizi oyunun ve size verilen rolün akışına bırakarak ya da sadece gözlemci veya eşlikçi olarak çocuğunuzla duygusal anlamda aynı frekansta buluşabilmektir... Onun oyun sırasındaki duygularını takip edebilmek ve ona bu duyguları ifade ederek anlaşıldığını hissettirebilmek çocuğunuzla ilişkiniz açısından en değerli anlar olacaktır...Örneğin her çocuğun aile içi kuralları ve sınırları belirlediği kadar aynı zamanda bir savaş oyununda yerlerde sürünen ve düşüp kalkan, o esnada çocukla birlikte eğlenen, bağıran, gülen ve kendisi de çocuklaşabilen bir babaya da ihtiyacı vardır... ***Her anne babanın en büyük amacının çocuklarını mutlu etmesi olduğundan yola çıkarsak günümüz ebeveynlerinin yaşadıkları suçluluk duygusuyla çok sayıda hediyeler alarak, çocuklarının keyif alacaklarını düşündükleri oyun merkezlerine onları sürüklercesine taşıyarak ve çocuğunun her isteğini yerine getirmeye çalışarak ayrı kaldıkları zamanı kapatmaya çalıştıklarını görmekteyiz...Çocukla kaliteli zaman geçirmek, hediye vermekten daha değerlidir!..***Çocuğunuzla kaliteli zaman geçirmek için olağandışı şeyler yapmanıza gerek yok!“Aile ile” bir şeyler yapmak ile “aile olarak” bir şeyler yapmak arasında çocuğun bütünlük ve tatmin hissi ile ebeveynleri ile arasında bağ kurduğuna dair hisleri açısından önemli farklar vardır... Örneğin yan yana oturup pasif bir şekilde televizyon izlemek ile sizin de aktif katılım göstereceğiniz şekilde on dakika bir hikâyeyi birlikte okuyup üzerine konuşmak arasında oldukça büyük bir fark vardır...Birlikte olduğunuz anın kaliteli olarak geçebilmesi adına özel ve olağandışı şeyler yapmanıza gerek yok...Burada anne ve babaların da robot olmadıklarının, onların da yorulmaya ve dinlenmeye, mola almaya hakları olduğunu vurgulamak gerekir...Yorgun bir şekilde eve gelerek görev gibi oynanan bir oyundan ziyade anne ve babanın “bu akşam ben de seninle oyun oynamak çok istiyordum ancak çok yorgunum ve biraz dinlenmeye ihtiyacım var, evet bu akşam oynayamadığımız için üzgünüm ama ister misin yarın akşam birlikte (çocuğun da keyif aldığı bilinen herhangi bir şey) yapalım?” şeklinde bir paylaşımda ve öneride bulunması daha sonraki daha kaliteli ve doyurucu bir birlikteliğe yön verebilir...”*****ÖZAL’I ZEHİRLEDİLER Mİ?..Bugün gazetesindeki haberden sonra önceki gün Habertürk gazetesi de, Özal’ın çok kuvvetli bir zehirle, zehirlendiğine ait bulguların kesin olarak saptandığını yazdı...Haber, “Cumhurbaşkanı’nın zehirlendiği kesin de, nasıl zehirlendiğini araştırıyor uzmanlar...” diyor...Nasıl zehirlendiğinden, kimlerin zehirlemiş olacağını bulmayı ümit ediyorlar...Açık söyleyelim;Turgut Özal zehirlenmişse bu Türkiye için bir milattır...Zehirlenen kişi bu devletin başı yani Cumhurbaşkanı’dır...Zehirlendiği esnada devletin tepesinde yani Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde oturuyordu...***Türkiye eğer kendi Cumhurbaşkanı’nı bile devletin başındayken koruyamıyorsa, hangi vatandaşının canını ve malını koruyabilir?..Herkesin elbette hayatı değerli...Fakat bir ülkenin Cumhurbaşkanı’nın hayatı sadece bir insan olarak değil, temsil ettiği devlet kurumu adına bir değer taşıyor...Turgut Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü kesinleşirse, Türkiye’de bu olay bir milat olacaktır...Olmalıdır...Yazın bir kenara...
Bir hastanenin VIP hastalardan sorumlu, çok tanınmış kadın müdiresi, çok önemli bir ameliyatını başka bir hastanede yaparsa “niye” demez misiniz?..Dersiniz elbette...Amerikan Hastanesi’nde VIP hastalardan sorumlu Semra Hanım isimli gün görmüş, çok halim selim bir hanımefendi vardı... Geçen gün onun tıpkı benim gibi bir bel ameliyatı geçirdiğini, öğrendim...Kendisini arama fırsatı bulamadım, fakat öğrendiğime göre, Semra Hanım yıllardır gururla görev yaptığı Amerikan Hastanesi’nde bel ameliyatını olmamış...Bir başka hastaneye gitmek zorunda kalmış...Çünkü Semra Hanım’ın ameliyat olacağı doktor Amerikan Hastanesi’ne gelmiyormuş...***Peki koskoca VIP Müşteri İlişkileri Müdürü hanımefendi niye kendi hastanesinin doktoruna belini ve kendini emanet etmedi dersiniz?.. Acaba o hastanede ilgili serviste görev yapan Fahir Özer isimli bir profesörle ilgili mi bu durum?.. Yaklaşık on yıl önce, belimdeki şiddetli ağrılardan dolayı, doğduğum hastane olan Amerikan Hastanesi’ne gitmiştim...Fahir Özer isimli doktor beni muayene etmiş ve ameliyatıma karar vermişti...Ameliyattan çıktığımda belimde bir komplikasyon kalması ihtimalinin binde 2 olduğunu söylemişti aynı doktor bana...***Tam bir yıl sonra belimde, tam olarak aynı yerde nüksetti aynı sorun...MR çektirmeye gidip, sonuçlarını doktora gösterdiğimde bana hiç sıkılmadan şöyle söylemişti:-”Bir daha ameliyat etmemiz gerekecek...” Kadavra olacak başka bir kobay bulmasını temenni ederek ayrılmıştım yanından...Sonraları aynı doktordan “sakat kalan” birçok hastayla karşılaştım...İnanılmaz bir şeydi... Aynı doktor bana tesadüf eden bir sürü kişiye başarısız ameliyat yapmıştı...***Fakat ilginç bir şekilde, bu doktor Amerikan Hastanesi’nde ne hikmet-i ilahi ise, özel olarak korunuyor, hiç kimse bunca şikayete rağmen en ufak bir girişimde bulunmuyordu...En sonunda geçtiğimiz günlerde Amerikan Hastanesi’nin 20-25 yıldır en önemli müşteri hizmetleri görevlerinden birinin başında bulunan bir hanımefendinin Profesör Doktor Fahir Özer’e kendi bel ameliyatı için gitmeyi reddettiğini ve başka bir hastanede başka bir doktora kendini emanet ettiğini öğrendim...Bana bunu anlatanlar; “Sakın yazma bu olayı... Doktor Fahir’e bir şey olmaz... Semra Hanım işinden olur...” dediler...“Olmaz” dedim... Dedim ama, doğrusu merakla bekliyorum ben de ne olacak diye...*****HAYATI HAK ETMEDİĞİNE İNANANLARIN YAKALANDIĞI HASTALIK; ASTIM...Hayatı içten içe hak etmediğine karar verenlerin...Nefes bile almaya hakkı olmadığına inananların yakalandığı hastalıktır astım...R.Şanal Quantum İyileşme kitabında şöyle yazıyor:“Bir astım hastasının küçük kardeşi gözümün önünde kamyonun altında kalmıştı...Kardeşi mosmor olmuş göğsüyle kucağında can vermişti...Kardeşinin morarmış göğsünü hatırladığında hayatı hak etmemekle ilgili kararını da hatırladı...O şimdi çok iyi nefes alıyor ve hiçbir alerjisi kalmadı...Hatta merkezimizde eğitmen olarak çalışmaya bile başladı...Konuşurken hırıltılı çıkan sesi değişti artık...”***Beni kötü hissettiren bir korkunun, temelini keşfettim geçenlerde...Yıllar önce yaşadığım bir tedirginlik; korku haline dönüşerek, sonraları beni olur olmaz yerlerde esir alıyordu...Onu olayı bulup, içimden çıkardığımda astım hastası gibi, içimdeki tedirginlik yok oldu gitti...Bizler fizyolojik görünen sorunlarımızın, psikolojik olduğunu anladığımızda, hayatımızda yeni bir evre oluşur...Tabii olaya fizyolojik değil, psikolojik demek yetmez...O psikolojinin kaynağını bulmak o kadar kolay değildir...Fakat bilmeniz gereken şey hayattaki psikolojik blokajlarınızın başınıza neler açtığıdır...Bunu karaciğerinize, kalbinize, tansiyonunuza bakan doktor size söylemez...Onlar ilaç vererek karaciğeri rahatlatmaya, stent takıp kalbe giden damarları çalıştırmaya, tansiyon hapı verip tansiyonunuzu düşürmeye çalışırlar...***Hep aynı reçeteleri yazarlar, hep aynı önlemleri tekrarlayıp dururlar...Bu doğaldır, onların görevi budur...Fakat kalp sağlığınız stent takmaktan, tansiyon hapı almaktan çok öte şeyler gerektirir...Beyninizde oluşturduğunuz psikolojik blokajları, nelere kadir olabileceğinizi bir bilseniz, o blokajları daha şimdiden kaldırmaya başlardınız...*****HAYALİ MOBİLYA İHRACATÇISI YAHYA DA ÖLDÜ İŞTE...Onu Swiss Otel’in saunasında görmüştüm...Uzun bir yüzme maratonundan çıkmış, ter atmak için saunaya girmiştim...Küçücük odada onu gördüm...Bir o bir de ben vardık, başkaca kimseler yoktu saunada...“16 yaşımdayken bu adama duyduğum tepkiyi kime duydum acaba?..” diye geçirdim...Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin Türkiye’yi kasıp kavurduğu yıllardı...Gençliğe gına gelmişti...İnsanlar ölüyordu, gençler ölüyordu...Başbakan Sülemyan Demirel’di...O ünlü sözünü söylediği günlerdi o günler:- “Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz...”***Tam o günlerde 25 yaşındaki yeğeni, İsviçre’ye hayali mobilya ihracat etmiş gibi gözüküyordu...O tarihte hükümet mobilya ihracatı yapanlar için yüzde 75’lik bir teşvik çıkarmıştı...Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel, “hayali olarak mobilya ihraç etmiş”, yüzde 75’lik teşvikten yararlanarak o tarihte 20 milyon liralık bir kazancın sahibi olmuştu... Aslında Yahya’nın yaptığı şey, bir uyanıklıktı...Bu teşviklerin amacı yurt dışındaki dövizi bir şekilde Türkiye’ye getirmek, meteliğe kurşun atan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini bir miktar rahatlatmaktı...Alan memnun satan memnundu...Yahya da uyanıklık yapmış, hayali mobilya ihraç ediyor gözüküp, ihtiyaç duyulan dövizi Türkiye’ye getirmiş, karşılığında 20 milyon Türk Lirası teşvik almıştı...Turgut Özal yıllar sonra, Yahya’nın yaptığını bizzat teşvik edecek dövizin Türkiye’ye geri gelmesi için, hayali ihracatı destekleyecekti...***O gün gençler öldürülürken, ‘Bana miliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz’ diyen Süleyman Demirel’in öz yeğeni Yahya bir de hayali mobilya ihracatından 20 milyonu götürünce, gençliğin verdiği nahif coşkuşyla “Yahya’ya en ağır saldırıları” reva görmüştük...Şimdi o adam saunada karşımda oturuyor, ter atıyordu...İçimden geçen duygu patlamasını yansıtmadım...Bir şey söylemedim o adama...O tek başına saunada ter atmaya devam etti...Ben başımı iki elimin arasına aldım, bir süre geçmişi gözümün önüne getirdim...Uzunca bir terleme seansının ardından saunayı terkettim...***Yahya’nın öldüğünü haber verdiler dün...Hala kızgın mıydım ona, yoksa üzgün mü doğrusu kestiremiyordum...Saunada gördüğüm Yahya Demirel’in yaz kış o otelde konakladığını öğrenmiştim...İçimde solcu gençliğimin kızgınlığı hortlamış, “Normaldir, otelde kalacak tabii” demiştim...Muhtemelen hiç bu kadar ağır tepkiyi haketmemiş bir genç adamdı Yahya Demirel...Demirel’in yeğeni olarak yaptığı hayali ihracat bütün Türkiye’nin nefretini üzerine çekmişti...Sonra banka boşalttığı söylendi...İlginçtir Demirel hep yeğenine sahip çıktı...“Müteşebbis bir genç adamdır o...” diyerek...Karışık, karmakarışık duygular içindeyim...Allah günahlarını affetsin ve rahmet eylesin deyip, hakkımızı helal ederek son yolculuğuna uğurlayalım merhumu...
Arkadaşım dün sabah telefonuma “Obama’nın zafer konuşmasını izledin mi?..” diye mesaj attığında bütün gece seçim sonuçlarını izlemiş, sonra da çocukları okula gönderip sabah sporuna geçmiştim...Benim Obama‘yla ilgili ne düşündüğümü biliyordu...- “Tıpkı senin dediğin gibi, siyahların, fakirlerin, Asyalıların, Afrikalıların, homoseksüellerin, göçmenlerin ve fakirlerin herkesin ülkesi olduğunu belirtiyor Amerika’nın... Amerikalıların bütün bu farklılıklarla, büyük millet olduğunu söylüyor... İnanılmaz etkileyici bir konuşma...”Spordan sonra duşumu aldım ve televizyonun karşısına geçip Barack Obama’nın konuşmasını Amerikan televizyonlarında orijinalinden izledim...Asyalılardan, Afrikalılardan, göçmenlerden, homoseksüellerden, fakirlerden, siyahlardan bahsettiği cümlede, salonda nasıl bir duygu patlamasının yaşandığına tanık oldum...Amerikalılar, farklılıklarının kabul edilip, benimsenmesinden ve bizzat Başkanları tarafından dile getirilmesinden ne kadar da mutluydular...Halkı selamlarken bir ara Barack‘ın da gözünün hafif yaşlandığını ve duygusallaştığını fark ettim...***Hepimiz gibi, Amerikalılar da, farklılıklarıyla, yıllarca ötekileştirildikleri halleriyle, dışlanmak istendikleri yönleriyle, Başkan tarafından kabul edildiklerini hissettiklerinde nasıl da duygusallaşıyorlardı...Bir göçmen çocuğun, gün gelip doktor, mühendis hatta Başkan olabilmesinden Amerika adına gurur duyduğunu söylediği anda salonda oluşan tablo, insanları hüngür hüngür ağlatırdı...Aslında bütün istediğimiz kendimiz gibi olmamızın kabul edilmesi ve ona saygı gösterilmesi değil miydi?..Kendimize gösterilmesini istediğimiz saygıyı başkalarına da göstermemiz gerekmiyor muydu?..Başkalarına göstermezsek, kendimize de saygı gösterilmesinin önüne blok koyduğumuzun farkında değil miydik?..CNN anchor’larından Johnattan Mann; “İnanamıyorum” diyordu, “Dört yıl önce Obama ilk seçildiğinde umutlar zirve yapmıştı... O zaman böyle heyecanlı ve duyguları okşayan bir konuşmaya tanık olmamıştık... Dört yılın sonunda bir sürü hayal kırıklığı ve başarısızlık var doğal olarak... Buna karşın bugünkü konuşma dört yıl öncekinden çok daha büyük bir duygu patlaması yarattı...”Johnattan Mann’in inanamadığı olay, bir insanın kabul edilme duygusunun onun üzerinde ne kadar hayati bir etki bıraktığınıydı...Barack Obama, Amerikan seçmenine “Bir göçmen çocuğunun Amerika’da Başkan olabileceğini” söylerken, siylahlarla, fakirlerle, homoseksüellerle milletinin ne kadar muhteşem bir millet olduğunu söylerken, aslında sadece Amerikalı’nın değil, bütün dünyanın kalbini kazanıyordu...Kendilerine “beyaz ırk” aidiyeti verenlerin anlayamadığı gerçek buydu...Bir insanın varlık nedeninin kabul edilmesinin mucizevi etkisi her şeyi yıkıp geçebilir...Obama Cumhnuriyetçiler’i ikinci kez yenerken bu gerçeği anlattı bütün dünyaya...*****İLERİ DEMOKRASİDE TELEVİZYONCULUK DERSLERİ...Önceki gece 03’ten itibaren Amerikan seçimlerini izlemek üzere televizyonun başına geçtim...Önce Türkiye’deki haber kanallarını göz gezdirdim...Hepsi Mitt Romney’in önde olduğunu, Barack Obama’nın ise onu yakalayıp yakalayamayacağının hiç belli olmadığını söylüyorlardı...Türkiye’deki haber televizyonlarını izleyen herhangi bir vatandaş, “Seçimleri Romney kazandı... Bir de Obama kazanacak deyip atıp tutuyorlardı...” diyerek televizyonu kapatırdı...Hem çok geriden geliyorlar, hem de Ohio eyaletinin kilit olduğunu söyleminin dışında doğru düzgün hiçbir bilgi veremiyorlardı...Bunun üzerine uzun zamandır uzak kaldığım eski bir “dosta” müracaat ettim...CNN International...***Atina’dayken bütün anchorlarını ezbere bildiğim, yayını nasıl yaptıklarını en ince ayrıntısına kadar etüt ettiğim, eski “dost”umun bu seçimlerde bana ilaç olacağını düşündüm...“İleri demokraside televizyonculuk dersleri” diye adlandırılabilecek bir yayın yaptı önceki gece CNN International... Televizyonculuk bir ilgi çekme ve rating sihirbazlığı zanaatidir...Böyle olduğunu CNN seçim gecesi uygulamalı ders niyetine bütün dünyaya gösterdi...Romney’in seçimlerde önde göründüğünü iki saate yakın verdi CNN...Aslında Romney önde falan değildi...Sadece Romney‘in güçlü olduğu bölgelerde oylar daha önce açıldığından, ya da bilinçli olarak sadece onlar açılmış gösterildiğinden Obama geride gösterilerek heyecan yaratılıyordu...Fakat CNN Türkiye’deki meslektaşlarının aksine ustaca bir televizyonculuk yaparak araya koyduğu analizciler yoluyla “Bu sonuçlara rağmen Obama’nın avantajlı olduğunu” ısrarla söylüyordu...O kadar tekrarladılar ki bir ara, “Bunlar Demokratlar’la mı anlaştılar acaba?..” diye kendi kendime sordurttular bana...***Oysa kimseyle anlaşmamıştı CNN...Obama’nın kazanacağını görüyor, ancak Romney‘i önde gösteren sonuçları özellikle ekranda tutarak heyecan ve merak yaratıyorlardı gıdıklıyordu...Yaptığı yanlış da değildi, çünkü o eyaletlerde Romney gerçekten kazanıyordu...Amerikan saatiyle tam 22’de, yani prime time’ın tam göbeğinde bir anda Obama‘nın arka arkaya kazandığını gösteren sonuçlar belirmeye başladı ekranda...O kadar hızlı oldu ki bu değişim, bir anda ne olduğunu ben bile anlayamadım...Tam o anda “CNN Tahmini” başlığıyla büyük tahminde bulunacaklarını açıkladılar...İki dakika sonra CNN Amerikan seçimleriyle ilgili büyük tahminini açıklıyordu...“CNN Tahmini... Obama yeniden başkan seçiliyor...”***Bunu yaparken CNN yayınını verdikleri Demokratlar’ın, Cumhuriyetçiler’in karargahlarına, Time Square’e ve Empire State Building’e canlı bağlanarak orada CNN’nin tahmininden kaynaklanan coşkuyu yayınlamaya başladı...CNN’in Obama’nın yeniden kazanacağını tahmin etmesinden sonra, kalabalığın coşkusu, prime time zaman diliminin göbeğinde CNN’i cazibe merkezi haline getiriyordu...Gerçek bir televizyon sihirbazlığı yapıyorlar, bir saniye sarkmadıkları yayında tempoyu hep zirvede tutarak, bir duygu patlaması yaratıyorlardı...Her şey planlı, bilinçli ve televizyonculuk standartlarına uygun bir şekilde “ders” gibi gerçekleşmişti...İleri demokrasinin, politikacılarından elbette öğrenilecek çok şey var...Fakat televizyonculardan öğrenilecekler ders niyetine okutulur...Bir an CNN International’ın yayınının Türkiye’de yapıldığını düşündüm...Saat 22’ye kadar Obama‘nın kazanacağını bildiği halde, Romney‘i önde gösteren sandıkları veren bir televizyon kanalını, izleyicinin taşa tutacağını biliyordum...Arkasından, kazanan parti bunu “muhalefetin kirli bir oyunu” olarak nitelendirecekti...Nihai olarak bu oyunun arkasında nelerin olacağı kamuoyunda günlerce araştırılacak, soruşturulacak, bir sürü komplo teorisi üretilecekti...Oysa Amerika’da bunların hiçbiri olmadı...CNN’nin yayını bir televizyonculuk başarısı olarak tarihe geçti...Televizyonlarda ortalığı kasıp kavururken, bana ve arkadaşlarıma yapılan eleştiriler geldi gözümün önüne...Televizyonculuk yaptığımız için nasıl cellatlar sofrasına atıldığımızı düşündüm...Amerika’daki ünlü Saturday Night Life programı, bizim rating başarımızı bir Cumartesi gecesi kendi programına almıştı, “Bakın Türkiye’deki programın başarısına” diye yayın yapmıştı......Bize ise o yayınlara “kurşunlar” nasip oluyordu o günlerde...Amerika ve Ortadoğu...Ortadoğu’da hayat “kalleş pusularla” yürür... Sadece politikada değil, televizyonda da...
Televizyonda ana haber bülteni yaparken, Türk-Amerikan ilişkileri gibi, derin dış politika haberlerine çok az yer verirdim...İzleyicilerden beni bilenler, “Nasıl böyle bir haber politikası benimsiyorsunuz?.. Siz ki dış haberlerde çalıştınız, yurt dışı muhabirlikten gelmiş bir gazetecisiniz... En az haberini verdiğiniz konular dış politika konuları” diyerek beni eleştirirlerdi...Yıllar önce Atina’dan İstanbul’a ilk döndüğümde, Bülent Şemiler o zaman sahibi olduğu NOKTA dergisinde iki dergi sayfasını kapsayan bir köşe yapmamı istemişti benden...Kendisi de Kıbrıslı olduğundan, benden Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkileri, Türk-Amerikan diplomasisi üzerine kalem oynatmamı bekliyordu...İlk hafta, ikinci hafta, üçüncü hafta, köşede bunlarla ilgili hiçbir şey çıkmayınca genel yayın yönetmeni üzerinden bana bir soru gönderdiğini hissettim:-”Reha” diyordu genel yayın yönetmeni, “Sen dış haberler masasından, Atina temsilciliğinden, BBC muhabirliğinden, dünyanın dört bir tarafındaki olayları haberleştirmekten geliyorsun... İki sayfalık köşede bunlarla ilgili tek satır yok... Niye?..”Ona dış politikadan çok sıkıldığımı söylemiştim...-”Kusura bakma” demiştim, “Ben daha çok hayatın içindeki konularla haşır neşir olacağım bu köşede... Dış politikayı başkasına yazdırın...”Şaşırıp kalmıştı... ***Gerçek şuydu...Dış politikada “kimse söylenecek sözün esasını söylemezdi...”Herkes lafı dolambaçlı yollardan ifade ederdi...Hani Tayyip Erdoğan’ın dediği “Monşerler”in dış politikası konusu var ya...İşte öyle...Laf dolaştırılır, cımbızla çekerseniz haber olacak şekle sokulur, mesaj ve haber alabildiğince gizlenirdi, kelimelerin arasına...Diplomatlar için bu durum doğaldı...Tayyip Eroğan’ın “one minute” çıkışına alışmadıkları için, lafı ne kadar dolambaçlı ve yuvarlayarak söylerlerse, o kadar başarılı diplomasi yaptıklarına inanırlardı...Uluslararasındaki ilişkilerde, böyle davranmak gerekli de olabilirdi...Sonuçta edeceğiniz bir söz savaş çıkmasına, bir daha tamiri kolay olmayacak krizlere neden olurdu...Ancak, bir gazeteci olarak ben bunlardan sıkılırdım...Çünkü gazete ve gazetecilik dediğiniz şey “çarpıcı” olma sanatıydı...Diplomaside “çarpıcı” olmaya kalktın mı savaş çıkardı...***Dün Obama ile Romney arasındaki Amerikan Başkanlık seçimlerini televizyonlardan izlerken, “sıkıntıdan içime afakanlar bastı...”Bu diplomattan çok diplomat olan, dış politika yazarları yok mu...Ah o diplomat dış politika yazarları...Yahu Allah aşkına, Muhammed aşkına, ülke aşkına, Atatürk aşkına bir defa da açık olun, dürüst olun, şu milleti doğru düzgün bilgilendirin değil mi?..Nerdeee?..Efendim kim Başkan seçilirse seçilsin “Amerika nezdinde Türkiye’nin önemi değişmezmiş...”Breh, breh, breh...33 yıl önce diplomasi muhabiriydim...33 yıl önce papağan gibi bize bu lafı tekrarlatırlardı...Niye...Çünkü diplomatlar hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyerek, Amerika’yla politikayı öyle yapmak zorundaydılar...Bize de papağan gibi bunu tekrarlatma nedenleri kendi kurmaya çalıştıkları bu politikaydı...Anlaşılan bizim dış politika yazarları 33 yıldır değişmediler, aynı teraneyi sürdürerek milleti kafalayacaklar!! akılları sıra...***Oysa ben size gerçeğini söyleyeyim...Obama, Amerikan Başkanı seçildiğinde ilk yurt dışı ziyaretini nereye yaptı?.. Ankara’ya...Ankara’yı ilk ziyaret ettiği şehirler arasına koyan Obama, başkanlığı süresince İsrail’i ziyaret etti mi?..Hayır...Rakibi Romney seçimlerde en fazla desteği kimden alıyordu?..İsrail...Daha Başkan seçilmeden Kudüs’ü ziyarete gitti mi?..Evet...Türkiye ile İrail arasında “one minute”le doruğa varan bir kriz var mı?..Var...Türkiye, İsrail özür dilemedikçe İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeyeceğini bütün dünyaya sağır sultanın duyacağı şekilde deklare etti mi?..Etti...Türkiye ile İsrail ilişkileri bozuk mu?..Bozuk...Romney, İsrail’i en büyük uluslararası destek olarak alırken, Obama Türkiye’ye (ya da Tayyip Erdoğan’a) çok yakın duruyor mu?..Duruyor...Dış politikayı böyle sunarsanız herkes anlar...Dün gece televizyonlarda attıkları palavralara ise kimse inanmaz...Niye?..Çünkü kendileri de inanmıyor ve gizliyorlar halktan gerçekleri...Samimiyetsiz insanları oldum olası sevmem...*****TÜRKİYE’DE OBAMA’NIN SEÇİLMEMESİNİ KİM İSTİYOR?..Türkiye’de AKP hükümetine bütün gücüyle muhalefet eden kesimler, Obama’nın seçilmemesini istiyorlar...Romney seçilirse, Amerika’da Neo-con’ların güçleneceğini biliyorlar... Neo-con’lar güçlenirse, ABD’nin Türkiye ile ilişkileri değişecek...Çünkü neo-con’ların AKP’ye bakışıyla, Obama çevresinin bakışı arasında dağlar var...Tayyip Erdoğan ile Barrak Obama çok yakın çalıştılar...Aralarında sorun çıkmadı...Obama, Erdoğan’dan yana sorunla karşılaşmadı ve uluslararası stratejik işbirliğini bu birlikteliği esas alarak kurdu...***Kısaca söylemek gerekirse Obama’nın seçilmesiyle, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın eli çok rahatlar...Aksi bir sonuç elbette Türkiye’deki sandık sonuçlarını değiştirmez ilk aşamada...Ancak rüzgarlar farklı eser...Atlantik ötesinden farklı esen rüzgarlar hayatı bir türlü etkilerler...Tayyip Erdoğan ve AKP’nin hatta Fethullah Gülen ve cemaatinin Obama’nın kazanmasından mutluluk duyacağını söylemek yanlış olmaz...*****42-43 YAŞLARINDA BAŞINIZA GELECEK YOL KAZASI...Çocukluğumuzda edindiğimiz şartlanmalar, öğrenilmiş davranış kalıpları, genetik tavırlar, olaylar karşısında yarattığımız savunma mekanizmaları zaman içinde tavırlarımıza yansır...“Kişilik özellikleri”miz böyle oluşur...Biz kişilik özellikleriyle hayatın içine dalıveririz...Olaylar karşısında göstereceğimiz reaksiyonlar bellidir...Ne zaman nerede ne yapacağımızı bizi dikkatli gözle izleyen bir uzman rahatça çözebilir...***Hayatın mecrası insanları 42-43 yaşında bir yol kazasına uğratır...Bu kariyerde radikal bir değişiklik...Sağlık sorunlarında büyük bir kırılma...Ev ve aile hayatında, boşanmayla bitebilecek bir makas değiştirme şeklinde olur...Hayat, bu yol kazasıyla hepimize, davranış modellerimizi, biçimimizi değiştirmemizi ister...Başka türlü hayatı okumamızı önerir...Değişim ister...Köklü ve radikal bir değişim...***On yıl önce, hayat benden bu değişimleri istediğinde, adım adım yaşama dair bakış açımı, hayatı ve olayları okuma şeklimi değiştirdim...10 yıl içinde yaşamımda izlediğim yeni yol, eski yolun üzerine inşa edilmiş gözükse de, yüzde yüz değişik bir patika izliyor...Şöyle söyleyebilirim;On yıl önce bana yeni hayatımın böyle olacağını söyleselerdi, hiç düşünmeden, “hemen olsun” derdim...O sırada hayatımın böyle olması için bir şey yapmıyordum...O yol kazası, bana bütün değişimleri teker teker yaptırdı...Yol kazaları gibi görünen olaylar, aslında size değişmeniz için bir fırsat sunarlar...Hayatınızda doğru değişiklikleri yaparsanız, “yol kazası” yararlıdır...Doğru değişiklikleri yapmadığınız durumda ise, yol kazası ne yararlı ne zararlıdır...Gereken mesajı almadığınız için, aynı olumsuzluklar hayatınızda defalarca aynı şekilde meydana gelmeye devam edecektir...Aynı şeyleri yaparak, farklı sonuçlar elde etmek mümkün değildir çünkü...
“Baba” derdi bütün gazeteciler ona... Çok yaşlı falan değildi...Tersine gençlere taş çıkartırcasına “bohem ve hareketli” bir hayat sürer, gazetecilikte meslektaşlarını atlatmaktan büyük keyif alırdı...Bizim ona “baba” dememizden mutlu olurdu...“Evlat” diyerek söze başlar; “gazetecilikte haberi nasıl atlattığını, içine ustaca yerleştirdiği çapkınlık anekdotlarıyla” harmanlayarak anlatırdı...Anlatırken gülerdi, güldürürdü, espri patlatır, felsefe yapardı...1986 yılında henüz TRT’nin ikinci kanalının haber merkezi yeni kurulmuştu...Özel televizyon yoktu, TRT diye sadece TRT 1 vardı...Yeni kurulan TRT 2’nin başına Cevat Taylan’ı getirmişlerdi...***Devlet televizyonunda rekabet olmazdı...Tek bir haber merkezinde iki kanalın haberleri de yapılacaktı...Fazladan bir sorumlu atanacaktı...O da Cevat Taylan olmuştu...Ancak normal işleyişte haberler tek bir havuzdan gelecekti...Normali buydu...Fakat Cevat Taylan normal bir insan değildi...TRT 2 haber merkezinin başına geçince, hemen beni aramıştı...-”Oğlum...”-”Efendim baba...”-”Acayip bir haber merkezi yapacağız burada... Sen şimdi kimselere haber verme... Bundan böyle arkana Akropolis fotoğrafı koyup senden haftada en az 5 gün ‘Reha Muhtar Atina’dan bildiriyor’ diye haber alacağız... TRT 1 duruma uyanacak... Bize de haber geç diyecek... Olmaz diyeceksin ‘Ben babayla anlaştım... Sadece TRT 2’ye haber geçerim...’ Şimdi yakışıklı bir resmini gönder bana... Yayın olmazsa telefon haberi için... Ama bu akşam sen Yunan Radyo televizyonuna gideceksin... Link alıyorum Atina’dan... 20 dakika... Yunanistan’daki gelişmeleri anlat bana... İlk yayının bu gece olacak...”-”Baba ne diyorsun sen?.. Ben daha Yunan televizyonunun yerini bile bilmiyorum... Henüz değil canlı yayın, banttan yayın bile yapmadım hayatımda... Burası Yunanistan... Etrafımda tek bir Türk yok... Nasıl gidip adamlara ‘Stüdyoya sokun beni... Türk televizyonuna yayın yapacağım’ diyeceğim... Yönetmeniyle nasıl anlaşacağım... Kameramanıyla, teknik elemanıyla nasıl konuşacağım?.. Ben televizyonculuğun t’sini bilmiyorum sen bana, Atina’dan Yunan devlet televizyonu stüdyosuna gir yayın yap diyorsun... Şaka mı yapıyorsun Allahaşkına Baba?..”***Konuşurken, düşüncesinden bile sesimin titrediğini hatırlıyorum...Ancak o hiç oralı olmuyor espiriler yapıyor, telefondayken etrafla dalga geçmeye devam ediyordu...Son umut!!! Yunan gizli servisinin Cevat Taylan’la konuşmayı dinleyip araya girmesini bekliyordum...-”Beyefendi beyefendi, Atina’dan öyle her aklınıza estiğinizde TRT’ye yayın falan geçemezsiniz... Oradan saçmalamayın...” diyeceklerdi aklım sıra!..Ne yazık ki, telefonları dinleyen Yunan gizli servisi de “gacur gucur sesler çıkarmanın” dışında Cevat Taylan’ın ‘deli dolu isteklerini kesmek için araya girip, telefon hattını bile kesmemişti!!!’Atina’nın ortasında yine Allah’la baş başa kalmıştım...TRT’de stüdyonun yolunu bilmezdim, nerde kaldı Atina’da stüdyodan profesyonel gibi yayın yapayım?..Siyasal’da televizyonculuk bölümünde okuyan arkadaşlarla dalga geçerdik, az sayıda gazetecilik bölümü öğrencisi olarak:-”Artizz olacak bunlar artizzz...” diyerek...***Canhıraş bir yakarışla “baba etme eyleme” dedim, “ben sana telefondan haberi okuyayım...”Telefonla haber vermeyi bile doğru düzgün beceremiyordum...O zamanlar BBC’ye ve Deutsche Welle’ye yeni yeni telefonla haber vermeye başlamışım...-”Olmaz oğlum...” dedi bilgece bir ifadeyle, “biz dört dörtlük yayıncılık yapacağız... TRT’ye ve tüm Türkiye’ye yayıncılık nasıl yapılır göstereceğiz... Göreyim seni aslanım benim...”Söylerken bile zevkten dört köşe oluyor, kih kih gülüyordu...Yayında TRT 1’i atlatacak, sonra da gidip keyifle Ali Baba’da iki tek atarken, çevreye ‘vasatları’ nasıl atlattığını kalender ve iflah olmaz bir gazetecilik edasıyla anlatacaktı...Sesim titriyor, umutsuzca “Baba”ya neden yayın yapamayacağımı anlatıyordum...-”Atina’da sulu kar yağıyor... Bu ülkede senede bir defa bile kar yağmaz... Böyle bir günde Yunan televizyonuna gidebilmek ve içeri girip yayın yapmak inan ki imkansız...”-”Hayatta hepimizin bir ilk Milli olması vardır yavru...” dedi, “Sen benim nasıl milli olduğumu bilir misin?..”Milli olmak argoda ve televizyonculukta iki ayrı anlam taşıyordu...Cevat Taylan o gün telefonda iki milli oluş öyküsünü de hiç utanmadan anlatıverdi...Hem televizyonda, hem yatakta...Bittiğinde akşam “televizyonculukta ilk kez milli olmaktan” kaçışımın olmadığını anlamıştım...***Bana haber vermemiş fakat on dakikalık yayın için, yirmi yirmi toplam 40 dakika link almıştı Yunan televizyonundan...TRT’nin parasına kıymış, “bu kadar dakika link alıp milli maç mı yayınlayacaksınız?..” sorusuna muhatap olmayı göze almıştı...Farkındaydı ki genç bir gazeteci o gün yayıncı olarak ilk kez milli olacaktır...Yayını riske etmemek için paraya kıyılacaktır...Siyasal’da gazetecilik okurken bile, televizyoncu olmayı düşünmemiştim...Güya ‘gazeteci’ olarak kalacaktım ben...“Herkesin bir milli olduğu an vardır” deyip, bana hayatındaki milli olma öykülerini anlatarak, ‘hadi’ demeseydi eğer... Üzerinden 25 yıldan fazla zaman geçti...Şimdi söylerken hala gurur duyuyorum...Beni televizyoncu yapan adam Cevat Taylan’dır...Bu sıfat bu hayatta sadece onun hakkıdır...Hayatla ve vasatla hep bir hesabı vardı...Hep onlara; onlardan daha zeki ve uyanık olduğunu anlatmaya çalışmakla geçti ömrü...“Baba” derdik ama benden hepsi hepsi 19 yaş daha büyüktü...Televizyon dünyasının milyonlara milyon demeyen ünlü, burunları havadaki starlarının hepsinden çok daha fazla televizyoncu, çok daha fazla yayıncıydı...Haber atlatırken, herkesten uyanık hareket ederdi...Çevresindeki kurnazlıklar ve belden aşağı oyunlar karşısında hep yenilirdi...Dün öldüğünü haber verdiler...Beni televizyoncu yapan adam ölüp gidivermişti işte...27 yaşındaki çocuk, Yunan televizyon stüdyosuna girip, konuşmaya başlar başlamaz tökezlemişti...Önceleri iki kelimede bir...Sonra hemen her cümlede...Tökezledikçe Atina’dan televizyondaki tek dayanağına sesleniyordu...-”Baba beni duyuyor musun?.. Ne olur bırakalım yapamayacağım artık...”-”Devam et oğlum... Çok iyi gidiyor...”-”Baba montajla kurtarabilir misin bu hataları?..”-”Deli misin oğlum mükemmel olacak... Artık milli oldun... Git keyfini çıkart...”Kocatepe Camii’nden naaşı kalkarken, İstanbul’da bir yerlerde ruhum ayağa kalkacak...Alkışlarla uğurlayacak onu biliyorum...*****TÜRKİYE YATIRIM YAPILABİLİR BİR ÜLKE ARTIK...Uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch’in Türkiye’nin notunu BB artıdan BBB-’ye çıkarması ve “Türkiye’yi yatırım yapılabilir bir ülke” olarak göstermesi büyük olaydır...Bu durum çok anlaşılmayabilir şu anda...Önemi şurada;1) Dünya finans piyasalarında yatırım yapılabilir bir ekonomi durumuna gelmek, kredibilitesi çok yüksek bir olay...2) Uluslararası oyuncular için Türkiye bir anda sınıf atlıyor... Bu düzeydeki şirketler ve ekonomilere büyük talep oluyor...3) Talep arttıkça, ülkenin ekonomik kredibilitesi daha da yükseliyor...4) Notlar yükseldikçe, uluslararası talep yükseliyor, talep yükseldikçe ekonominin göstergeleri yükseliyor...Yeni yükselişlere gebe bırakıyor ekonomiyi...***5) Türkiye’nin çözemediği büyük sorunlar, büyük kavgalar, sağlayamadığı büyük iç huzur halen mevcut...Ancak uluslararası finans piyasasında yatırım yapılabilir ekonomi haline gelip BBB-’ye gelmek, büyük bir eşiğin atlanması anlamına geliyor...6) Bu olay iç barış ve huzurla pekiştirilirse, Türkiye kredi notundan bir mucizeye doğru yol alabilir...Ekonominin nispeten durgun geçeceği, büyüme oranının orantısal olarak düşeceği önümüzdeki yıllarda piyasalardan gelen bu destek, Türkiye’nin önünü çok açacak... 6) Darısı barış ve iç huzur konusunda da ‘yatırım yapılabilir ülke’ konumuna gelip, BBB- standardını yakalayabilmek...Ekonomideki bu derecelendirme Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunun üzerinde...Darısı demokrasinin Avrupa Birliği ülkelerinin üzerine çıkacağı günlerin başına...7) O zaman gerçekten, Türkiye Avrupa Birliği’ne girerek yük alır...8) Türkiye girmekte gönülsüz olur, onlar almakta ısrar eder...2023’te bu tabloyu görmek hayatımın en büyük siyasi arzusudur...
Paulo Coelho’nun Akra’da Bulunan El Yazması kitabından ‘Güzellik Nedir’ yazısını seçtim bu Pazar sizler için..***Hep şöyle denir:“Önemli olan dış güzellik değil, iç güzelliktir...”Halbuki dünyada bundan daha yanlış bir cümle yoktur...Gerçekte böyle olsaydı, çiçekler arıların dikkatini çekmek için neden onca çaba göstersinler ki?..Ya yağmur damlaları güneşle buluşunca, niçin gökkuşağına dönüşür ki?..Doğa güzel olmayı arzuladığı için elbet...Bu arzuyu tatmin etmenin yoluysa başkalarını güzelliğine hayran bırakmaktır...Dış güzellik iç güzelliğin görünen kısmıdır...Her insanın gözlerindeki parıltıda kendini belli eder...***Kişinin hırpani kılıklı olması, şık kabul ettiğimiz şablonlara uymaması ve yakınındakileri etkileme kaygısı taşımaması önemli değil...Gözler ruhun aynasıdır ve esrarengiz gibi görünen her şeyi dışarı yansıtır...Ancak gözler ışıldamaktan başka bir özellik daha taşırlar...Ayna vazifesi görürler...Kendilerine hayranlıkla bakanların görüntüsünü yansıtırlar...Bakan kişi ruhu karanlık olduğu takdirde, baktığı gözde de kendi çirkinliğini görecek...Çünkü gözler de tıpkı aynalar gibi, bize kendi yüzümüzü yansıtır...***Güzellik yaratılan her şeyde mevcuttur...Fakat bir tehlike söz konusudur...İnsanlar İlahi Güç’ten uzaklaşmış olduğundan başkasının yargısını kolayca kabul ederler...Başkaları görmeyi başaramıyor veya istemiyor diye inkar ederiz kendi güzelliğimizi...Kimliğimizi benimsemek yerine etrafımızda gördüklerimizi taklit etmeye uğraşırız...Herkesin “Ne hoşsun” dediği kişiler gibi olmaya çalışırız...Bunu yaptığımızda ruhumuz yavaş yavaş körelir, arzumuz azalır, dünyaya güzellik katma olasılığımız ortadan kalkar...Yaşadığımız dünya ile hayallerimizin dünyasının aynı olduğunu unuturuz...***Ay gibi ışıldamayı bırakırız...Ay ışığını yansıtan bir su birikintisiden farksız bir hale geliriz...Ertesi gün güneş bu birikintiyi buharlaştırır...Geriye hiçbir şey kalmaz...Bütün bu buharlaşma, bir gün birisi “Çirkin bir adamsın” dediğinde veya öteki “şu çok güzel bir kız” dediğinde meydana gelir...Sadece üç sözcükle, bütün güvenimizi yerle bir ederler...Böylece çirkinleşiriz... Aksileşiriz...***Şu anda ‘bilgelik’ denen yaşamın gizemine saygı göstermek yerine, dünyayı tanımlamayı amaçlayan kişilerin paketleyip sunduğu fikir yığınağında huzur bulmaktayız...Davranış şablonu yaratma amacındaki kurallar, normlar ve nizamlardan oluşan gereksiz bir yığın bu...Bu sahte bilgelik bizlere şöyle der adeta:“Güzelliği dert etme, çünkü güzellik yüzeysel ve kısa ömürlüdür...”Oysa bu hiç doğru değildir...Kuşlardan dağlara, çiçeklerden ırmaklara, güneşin altında yaratılmış her varlık, yaradılışın mucizesini yansıtır...***Şeytana uymaz ve başkalarının bizim kim olduğumuzu tanımlamalarına izin vermezsek, ruhumuzdaki güneşin her geçen gün daha güçlü ışıldamasını sağlarız...Sevgi, ruhun yanından geçerken şöyle der:“Senin orada olduğunu daha önce hiç farketmemiştim...”Ruhumuz ise şöyle karşılık verir:“Demek ki daha dikkatli bakman gerekiyormuş, çünkü ben buradayım...Esen rüzgarın, gözlerini örten toz tabakasını süpürmesi gerekiyormuş...Artık bir kez gördüğüne göre, bir daha terketmeyeceksin beni...Ne de olsa herkes güzelliğe bayılır...”***Güzellik birbirinin aynı varlıklara değil, birbirinden farklı olanlara mahsustur...Upuzun bir boyna sahip olmayan bir zürafa veya dikensiz bir kaktüs düşünülemez...Çevremizdeki dağları böylesine yüce kılan, tepelerinin birbirinden farklı yükseklikte olmasıdır...Eğer bütün tepeleri insan eliyle aynı boya getirseydik, dağlar böylesine heybetli görünmezdi...Hayatta en şaşırtıcı ve çekici bulduğumuz şeyler, gözümüze kusursuz görünenlerdir...Bir sedir ağacına baktığımızda bütün dalların aynı boyda olması gerektiğini düşünmeyiz...‘Ne koca bir ağaç’ diye düşünürüz...Bir yılan gördüğümüzde asla ‘Ben başım dik yürürken o yerlerde sürünüyor’ diye düşünmeyiz...‘Küçük bir hayvan olsa da derisi rengarenk, zarifçe kıvrılarak ilerliyor ve benden daha güçlü’ diye düşünürüz...***Çölleri aşarak bizi istediğimiz yere götüren bir deve için asla ‘Kambur hayvanın teki... Dişleri de yamuk...’ demeyiz...‘Bana sadakatle hizmet ettiği için sevilmeyi hak ediyor... O olmasaydı dünyayı asla tanıyamazdım...’ diye düşünürüz...Gökyüzü düzensiz bulutlarla kaplı olduğunda günbatımları daima daha güzel görünür, çünkü gökyüzünün şairlere ve rüyalara ilham kaynağı olan renkleri ancak bu şekilde yansıtabilir...‘Sevgi kapımı çalmadığına göre güzel değilim’ diye düşünenlere yazıktır!..Sevgi kapılarını çalmış olsa da kendilerini “Sevgi”ye hazır hissetmedikleri için kapılarını açamamış, buyur edememişlerdir... Aslında hazır oldukları halde, ‘süslenmeye’ çalışmışlardır...Sevgi’nin en büyük arzusu, özgünlüktür...Oysa onlar başkalarını taklit etmeye çalışmışlardır...Dışardan gelen şeyleri yansıtmaya çalışırken, içlerinden gelmekte olan kuvvetli ‘IŞIK’ı unutmuşlardır...Paulo CoelhoGECE İHANETE YATAN VÜCUTLARArlı günler bitti... Sıra arsız günlere geldi... Bayram tatili bitti... Sıra yeniden hayatı yaşamaya geldi... Eşle geçirilen güvenli, ama içten içe huzursuz, sevgi dolu, ama aşksız günler sona erdi...Hayata heyecan katan ötekiler, görüşülemeyen sevgililer, ele geçirilemeyen güzeller, ele geçirilecek piliçler, dönemi arzı endam eyledi... Arlı hayat nihayete erdi...Arsız günler geri geldi... Yürekler kıpır kıpır bir arsızlık, başkalarını yeniden yerden yere vuracak bir hayasızlıkla bilendi...Hayatın acınır hali sona erdi...Hayatın acımasızlığı geri geldi... Zayıfa ve güçsüze, yardım eden eller geri çekildi...Karşısındakini tetiklemeye hazır parmaklar gerildi...Yaşama aileyle verilen mola sona erdi...Kılıçlar bilendi, hayatta var olmak için, omuz atmalar, kol çekmeler, punduna getirip tuş etmeler, arkadan dolanıp kündeye getirmeler yeniden başladı...Şimdi yeni heyecanlar zamanıdır... Yeni kalelerin fethedilmesinin anıdır...Fethederken kan revan ne gerekiyorsa dökülmelidir... Gözyaşı arkada bırakılmalıdır...Gözler, gözlerden akan yaşları görmemelidir...Zaman yenme zamanıdır...Zaman kazanma zamanıdır... Zaman birilerini mağlup etme zamanıdır...Zaman birilerini mutsuz etme zamanıdır... Zaman birilerine mağlubiyeti tattırma zamanadır...Bayram dönüşü bütün gladyatörler arenaya koşmaktadır...... Kazanan kadar kaybeden olacaktır yarından itibaren... Egosunu şişiren kadar, egosu yıkılan olacaktır... Zafer kazanan kadar, yıkılmış ve yenilmiş olacaktır...Kazanan ve kaybeden bir sonraki bayramda belli olacaktır...Kaybedenlerin ruhlarını dinlendirmeleri, ancak bir sonraki bayram tatilinde mümkün olabilecektir... Arlı günler bitmekte, arsız günler başlamaktadır...Arlı sevişmeleri bitirmiş, arsız cinselliklere hazırlanılmaktadır...Yüzünde gülümserken, için için intikam peşinde koşmaktadır ademoğlu...Bulduğuyla yetinir görünürken, bulacaklarının hesabını yapmaktadır şimdi insanoğlu... Bu gece ihanete yatmaktadır pekçoğu... Gece ihanete yatan vücutlar, yarın ihanet için kalkacaklardır...Bugün sevdiğini söyleyen diller, yarın aldatmaya hazırlanmaktadır...Hayat molasını vermiştir... Yurttaşlık bilgisi dersi sona ermiştir...Zil artık çalmıştır... Şimdi sırada, Yalan Rüzgarı vardır... Bütün karakterleriyle, tüm ihanetleriyle, aldatma, öfke, kızgınlık ve heyecanlarıyla yeni film gösterime girmektedir...Sonu belli değildir... Kim kavuşacak kim kavuşmayacak, kim kazanacak kim kaybedecek hiç kimse bilmemektedir... Bilinen tek şey...Film heyecanlı geçecektir... Temposu düşük olmayacaktır... Seyredenleri sıkmayacaktır... Üzse ve ağlatsa bile, yaşamın iksiri yok olmayacaktır... Aşk kalmasa da hırs bitmeyecektir...Sevgi azalsa da, sevgililer var gözükecektir... Hayat yalanlaşsa da güzelleşmiş zannedilecektir...(Mina’ya Mektuplar kitabından)
Tam dört yıl önce 20 Kasım 2009’da Kurtlar Vadisi Gladio filmi vizyona giriyor...CNN Türk’te Çok Farklı programında, Kurtlar Vadisi dizisinin perde arkasında “derin devlet operasyonu”nun yattığını söylemişti canlı yayında Rasim Ozan Kütahyalı... Devletin iç yapısı değişiyor, devletin iç yapısındaki değişikliklere göre Kurtlar Vadisi’nin de içeriği ve mücadele ettiği güçler değişiyordu...Fakat dün gece izlediğim Kurtlar Vadisi Gladio’daki kadarının yayınlanacağını tahmin etmemiştim...Filmde gözlüklü kısa boylu Cumhurbaşkanı Turgut Özal olduğunu anladığımız adam, yürüme bandında yürüyor...Yanıbaşındaki kahvaltı sofrasından sabah kahvaltısının yeni bitmiş olduğunu farkediyoruz...Aşağıda gözlüklü hanımefendi, yürüme bandının olduğu odadan bir düşme sesi duyuyor ve “Turgut” diye bağırıyor...Turgut Özal’ın ölüm sahnesi böyle birebir resmediliyor Kurtlar Vadisi Gladio filminde...***Bu sahneden hemen bir önceki sahne ise tüyler ürpertici...Derin operasyonların iki karakteri arasında aynen şöyle konuşma geçiyor:BİRİNCİ ADAM: “Bu Cumhurbaşkanı’yla olmayacak...İKİNCİ ADAM: Nasıl yani...BA: Bu adamın yaptıkları bizi böldürecek biliyorsun...Defalarca bunu konuştuk...İA: Eee... Ne diyorsun?..BA: Cumhurbaşkanı Pazartesi basın toplantısı yapacak... Federasyon işini oldu bittiye getirmek için... Eğer Pazartesi günü köşkün sahibi aynı kalırsa, Türkiye diye bir şey kalmayacak... Biz de bunun altında kalacağız...İA: Kalamaz!..BA: Kalamayız...”***İki adamın ürkütücü konuşması böyle bitiyor...Sahne değiştiğinde 06’lı plakalı araçtan çıkan ikinci adamın, bir başka araçtan çıkan ve köşkün mutfak görevlisi olduğunu anladığımız kişiye bir kasa meyveyi verdiğini görüyoruz...-”Sabah senden başka kimse olacak mı” diye soruyor ikinci adam, mutfakta çalıştığı anlaşılan kimliği belirsiz kişiye...-”Hayır” diyor karşısındaki...Ertesi gün kahvaltısını yapan Turgut Özal yürüme bandında yürürken düşüp ölüyor...***Kurtlar Vadisi Gladio filminde gayet açık bir şekilde “Türkiye’de Federasyon isteyen Turgut Özal’ın derin bir operasyonla, meyvesine zehir katılarak öldürüldüğü” işleniyor...Film tam dört yıl önce Kasım 2009’da vizyona giriyor...Dün bu filmin senaryosunu doğrularcasına bir haber çıkıyor “Bugün” gazetesinde...Gazete Turgut Özal’ın Feth-i Kabir yapılan vücudundan alınan örneklerde etkili bir zehir olan Striknin Kreatin’in bulunduğunu yazıyor...Alt başlığı zehirle ilgili çok çarpıcı bir gerçeği yansıtıyor:“20 dakikada öldürüyor...”***Ancak tahminlerin aksine haber doğrulanmıyor, sabah saatlerinde zehir haberi Adli Tıp yetkilisi tarafından yalanlanıyor...“Özal’ın vücudunda striknin kreatin isimli zehire rastlanmamıştır...” denilerek...Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü, dört yıl önce vizyona giren Kurtlar Vadisi Gladio filmi, oradaki Özal’ın öldürülme ve zehirlenme sahneleri, derin devlette görevli iki adamın tüyler ürpertici diyalogları ve dünkü zehir haberi ve yalanlaması...Yıllar önce Atina’da Amerikan Başkanı Kennedy suikastının, CIA bağlantısını içindeki bağlantılarını anlatan yarı belgesel konulu filmi izlerken, kanım donmuştu...İçimden şöyle demiştim:-”Bunlar da bizden en az 50 yıl ilerde olduklarını söylerler... Bizde hiç olmazsa kendi başkanlarımızı kendi derin devletimiz suikastlarla öldürmüyor...” O yıllarda bile Ecevit’e yapılan Çiğli, Taksim gibi suikast girişimlerinin öldürme amaçlı değil, sindirme amaçlı olduğunu sanırdım...Umarım gazete yanılıyordur...Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddiası inşallah gerçek çıkmaz...Kurtlar Vadisi’nde kanımı donduran o diyaloglar eğer gerçekse, bu ülkede her sabah nasıl yaşıyorum diye hayrete düşmemek imkansız... *****10 YILDA DEĞİŞEN TARİH, VEDA ETTİĞİM HABERCİLİK...O gün akşam saat 19 sularında canlı yayına başladım...04.30 gibi de bıraktım...3 Kasım 2002’ydi...Yani tam on yıl öncesi...Türkiye’nin siyasi tarihinin değiştiği gündü...O gün tek başına iktidara gelen parti, tam 10 yıl kesintisiz üç seçim kazanarak ülkeyi idare edecek, tarihi değiştirecek değişimleri yapacaktı...Elbette o gece iktidarı tek başına kazanan AKP’nin oylarını atrırarak arka arkaya kazanacağı seçim başarılarını bilmiyordum...Türkiye’nin siyasi tarihinin değişeceğini bilmediğim gibi...***Bildiğim, kendi kişisel tarihimi değiştirmekte olduğumdu, bir dönüm noktası yaşadığımdı...O gece yayından sonra haber merkezini ve ana haber bültenini bırakacaktım...Seçimi kimin kazanacağını bilmiyordum...Kazananın ne kadar iktidarda kalacağını...Türkiye’nin nasıl değişeceğini...Geleceğin nasıl şekilleneceğini bilmediğim gibi...Bildiğim, haber merkezini ve haber bütenini bırakacağımdı...***Dün sabaha karşı saat 6.30 gibi Mina uyandı...Hayrettir genelde servisin geleceğine yakın zar zor uyanırdı...Yarım saat erkenden kalktı, yatakta gördüğü bir rüyayı anlatmaya başladı...Bir çizgi film kahramanıyla yemeğe gittiklerini benimle de onlarla geldiğimi söyledi...-”Makarna yedik birlikte babacağım” dedi...Poyraz uyuyordu...İkisine baktım, yatakta ne güzel ne tatlı görünüyorlardı...Hayatımın yeni mucizeleri, manevi kızım, ikizler, gazete, yazılar, terkettiğim sigara, içki, bohem ve kilolar yeni on yılın kilometre taşlarıydı...Evimde yazmaya, çizmeye, üretmeye ve yaşamaya başlamıştım...Hayatın olumsuz enerjisinden alabildiğine uzaklaşmaya uğraşmıştım...Dedikodu, birbirini yeme, ayak kaydırma gibi enerjilerden alabildiğince uzakta, kendimle barışık ruhumla huzurlu bir hayatı, çevreme sevgi vererek yaratmaya çalışmıştım...Dün sabah mutlu olduğumu farkettim...***Bugün benim habercilikten ayrılmamın 10. yıldönümü...Kişisel tarihimde yeni bir dünyanın açıldığı, bir dönüm noktasının yıldönümü...Türkiye’nin ise siyasi tarihinin toptan değiştiği, büyük dönüşümlerin gerçekleştiği 10 yılının dolduğu gün...10 yıl önce, o radikal kararı aldığım gün, havuza inmiş, suyun içinde beynimi sakinleştiriyor, ruhumu yıkıyordum...Annem gelmişti yanıma...Yüzü endişeli ve tedirgindi...-”Niye bırakıyorsun oğlum haberleri?..” diyordu... Ona beni rahat bırakmasını söylemiştim...Kendimle başbaşa kalmaya ihtiyacım vardı...Havuza girmiş, kafamı suyun içine sokmuş öylece yüzmeye başlamıştım...Suyun dışındaki hiçbir şeyi görmek istemezcesine...***Dün sabah yanıbaşımdaki herşeyden çok mutlu olduğumu farkettim...Yatağımda iki minik çocuk okula gitmek için kalkıyorlardı...Annem babam üstteki evde kalkmış kahvaltı hazırlıyorlardı...Annem belli ki artık saçma sorular sormaktan vazgeçmişti...Ben ise mutluydum...Gazeteler gelmişti...Gazetedeki köşeme göz gezdirdim, diğer gazeteleri taradım...Çocukları giyindirdiler, okula hazırladılar...Okulumun amblemini taşıyan servis arabası geldi, çocuklarımı aldı...Gittiler...Uzun bir yürüyüşe çıktım ben de arkalarından...Çok uzun bir yürüyüşe...Geçmiş 10 yılın muhasebesinde...Sevgili kardeşim Ufuk Güldemir’in cenazesi geldi gözlerimin önüne...Cenazesinde vasiyetiyle çalınan şarkı:“I did it my way...” (Kendi bildiğim gibi yaptım)Boğaz’a baktım...Çocukken yüzdüğüm akıntı burnundaki dalgalı denize...Karşısında bir zamanlar çorbacı olan dükkana...Gece programlarının ertesinde sabahın ilk ışıklarında içtiğim çakırkeyf çorbalar geldi gözümün önüne...Balıkçılar ‘rastgele’ deyip olta atıyorlardı...Yeni bir İstanbul sabahı başlıyordu...“Eskiden bu noktada geceyi bitirirdim” dedim içimden...“Şimdi güne başlıyorum...”“İyi geceler Türkiye... Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan...” dedi geçerken bir balıkçı bana...Döndüm hınzır hınzır gülümsüyordu...“Günaydın” dedim...Yürüdüm; akıntıya paralel, dalgalarla beraber akarcasına...