"Migren; Gözünüzde çok büyüttüğünüz ebeveyninizin sevgisini kaybetmekten korkma..."

21 Ekim 2012

Ben migren olmadım...Çevremde migrenden şikayet eden çok kişi oldu...Reflü ya da gastritle dönem dönem karşılaşırken, migren ve baş ağrılarından muzdarip olmamama şürkettim...“İyi ki psikolojik ruh halim migren ve baş ağrılarına yol açmadı” diye... Şimdi R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabından da migrenin nedenini öğrenirken, neden gastrit ve reflüden şikayet ederken, migrenden şikayetçi olmadığımı daha iyi anlıyorum...R. Şanal kendi abisinden de çok ilginç bir örnek verdiği kitabında şöyle yazıyor:“MİGREN;İdolüm ne diyorsa o...NEDENİ;Bir yandan kendi fikirleri doğrultusunda eyleme geçmek, diğer yandan da ideal olduğuna inanılan bir kişinin belirsiz fikirleriyle çelişme korkusu...Gözünde çok büyüttüğü ebeveyninin sevgisini kaybetmekten korkma...Bütün bunların gerisinde kendi adına karar verme korkusu yatar...Çünkü o zaman yanlış yapılacak ve bu yanlışın sorumluluğunu kendi taşımak zorunda kalacaktır...***Benim abimin böyle bir sorunu vardı (vardı diyorum, çünkü kendisiyle yaptığımız çalışmadan sonra, bir daha migreni nüksetmedi... Ancak bunun yanında çalışma yaptığımız halde migreni devam eden kişiler de olmuyor değil R. Şanal)Annemin ilk evliliğinden olan oğluydu kendisi...Babası kan davasında vurularak öldürülmüştü...***Yaptığımız çalışma sırasında bir şey hatırladı...Küçük yaşlarda kendisini her gören ‘Haa sen o kişinin oğlu musun?..’ deyip önce ona acıyarak bakıyor, sonra da ‘Ohoooh onun gibi olman imkansız evladım... O öyle bir adamdı ki, avlayacağı tavşanın önce üzerinden atlar, sonra onu vururdu...’ diyordu...Bu durumda kendisine verilen mesajlar:1) ‘Baban gibi olmalısın...2) Ama onun gibi olman mümkün değil’ şeklindeydi...Kolaylıkla anlaşılacağı gibi bu birbiriyle çelişkili iki mesaj kaslarda büyük bir gerilim yaratıyordu...Hani dünyanın en gelişmiş bilgisayarına bir Türk mühendis ‘Ne var ne yok’ diye sorunca, makineden dumanlar çıkmış ya...Onun gibi... DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK YARGILAR:Hata yapmaya hakkım yok...Babama (anneme ya da o kişi kimse) layık biri olmalıyım, yoksa onun sevgisini kaybederim... Hata yapmaktan korkuyorum...Her şeyi yapabilme özgürlüğüne sahip olmak beni korkutuyor...Yukarıdaki cümleleri en az yirmi kere dura dura, bedeninizde ne gibi etkiler bıraktığına dikkat ederek tekrar edin...EYLEM ÖDEVLERİ;Kim sizin için çok önemli...Kime çok ama çok değer veriyorsunuz?..Bunu düşünün...‘Kendim olmayı seçiyorum... Böylece yaşamımı güven içinde sürdürebilirim...’ sözünü on kez sabah akşam tekrar edin...Bunu üç ay boyunca yapın...”***R. Şanal’ın söylediklerinde benim ilgimi çeken, direkt migren kısmından ziyade, çocukken bize verilen “çelişkili mesajlar”dı...Örneğin sürekli yemek yememiz söylenir ve teşvik edilirdi çocukken...Aynı zamanda şişman olmamamız ve fit kalmamız anlatılırdı...Oysa basit gerçek “sürekli yemek ye biçimindeki, doymuş olsan da tabağında hiçbir şey bırakmama şeklindeki telkinlerle” fit kalmak mümkün değildi...Anne baba iki çelişkili mesajı çocuğa doğru bir şey yapıyormuşcasına veriyordu... Sürekli yemek yer ve doyduğunuz halde tabağınızdakini bitirmeye uğraşırsanız fit kalamıyordunuz...Fit kalmak istediğinizde ise, “tabağındakileri bitir” türü klişelerden uzak kalmak, hatta sofradan tam doymadan kalkmak zorundaydınız...Kimse farkında değildir...Uzun diyetlerde, bir türlü istenilen kilonun verilmemesinin nedeni, bilinçaltımızdaki bu çelişkili mesajlardır...Beynimize şırıngalanan çelişkili mesajlar, kendi içinde çelişik bireyleri yaratır...Diyet esnasında “az yeme” komutunu uygulasanız bile, diyet bittiğinde bilinçaltınızdaki “tabağındakileri bitir” komutu yeniden geçerli olacaktır...Kilo almanız da kaçınılmaz...*****MÜHENDİS HAYATLAR SİZİ MUTLU EDEMEZLER!..Dün bir arkadaşımla konuşuyordum...İstediği ve planladığı şeylerin hiçbiri gerçekleşmiyordu...Halbuki, gayet ince bir şekilde hesabını kitabını yapıyor, düzgün bir şekilde planlıyordu...Özel hayatını rayına sokabilmek için, ilişkileri ve erkekleri ince eliyor, sık dokuyor, aradan kendine “olabilir” deyip, uygun olarak seçtiklerinin üzerinde kafa yoruyordu...Ne ki, bir süre sonra onun istedikleri istediği şekilde olmuyor, istemedikleri ise istemediği şekillerde sebil halde yağıyordu...Neden böyle olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyordu...***Ona hayatı mühendislik yaparak yaşayamayacağını söyledim...“Mühendis hayatlar, aklı ve hesabı ön plana alırlar...” dedim, “Oysa hayatı sürdüren akıl değil ruhtur... Mühendis bakış ruhun dinamiğini kavrayamaz... Spontanlığı yaşayamaz... mühendislik aklın öncülüğüdür... Ruh akla göre hareket etmez... Özel hayat mühendislik yaparak mümkün değil tanzim edilmez...” dedim... “Bunları yazsana...” dedi...Pazar yazılarının bu küçük bölümü bu konuşmadan çıktı...İyi Pazarlar...*****SONBAHARIN İLK YAĞMURUNDA BİR PARİS FOTOĞRAFI...Sonbaharın ilk yağmuru düştü dün...Biraz çiseledi...Biraz durdu, biraz yağdı...Dün yağmur besbelli sonbahar yağmuruydu...Hava sonbahardı çünkü...Esinti sonbahar...Rüzgar sonbahardı...***Bayram geliyor...Bayramlar geliyor...En son yurt dışına iki yıl önce aynı bayramın üç günü biraz nefes almak için Paris’e gittiğimi hatırladım...2010 yılının 16-17 Kasım’ıydı...Seine Nehri’nin kenarında yürüyordum gece vakti...Zor günler başlamış, daha zor günler ise hamile kalmıştı...Paris dünkü İstanbul gibi esintili, arada bir çiseliyordu...Sonbahar gelmişti, ilk yağmurlarını düşüyordu...***O gün hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım...İsçel bir yüzleşmenin, kendi kendimle yaşamsal bir hesaplaşmanın gecesiyde o gece...Seine Nehri kenarında yürürken hayatımın en önemli duygu zirvelerinden birini yaptığımın farkındaydım...Bir daha hiçbir şey hiçbir zaman 15 Kasım 2010’daki gibi olmayacaktı...Bir Kurban Bayramı günüydü...Paris esintiliydi...Çiseliyor, duruyor yeniden çiseliyordu...Yağmur ve sonbahar düşmüştü Paris’e...O günden beri, bir daha yurt dışına hiç çıkmadığımı fark ettim...Yaz vakti bir öğlen saatinde dostlarla, karşıdaki Yunan adasının deniz kenarı tavernasında öğle yemeği yemenin dışında...***Paris...Kim bilir kimler gidecek o şehre bu bayramda şimdi...Bayram’ın ikinci üçüncü günü, hep Türkler’le dolu olacaktır kahveleri, bistroları...Gitsem kim bilir kaç saat soluksuz yürürdüm Seine boyunca, şehri içime çekerek...Neresini özledim Paris’in?..“Hiçbir yerini özel olarak değil sanırım, havasını sadece... Nefes aldığım havasını...Özgürlük sunan esintisini...Coşku yaratan rüzgarını...Romantizm tetikleyen yağmurunu...Yüreğinde yanan sarı sokak lambasını...Duygularını inip çıkartan Montmartre merdivenini...Nefes aldığını hissettiren Seine Nehri’ni...Nostaljimi tüttüren Saint Michel meydanını...Havaalanını özledim sanırım Paris’in...En çok da havaalanını...”***Çetin Altan, “yaşayanlar yazamaz” demişti, “yazanlar da yaşayamaz...”Bu da öyle bir yazı oldu işte...Yaşanmadan yazılan Paris...Yaşansaydı şimdi böyle yazılır mıydı bilmem...Yazılanlar yaşananlardan ibaret olsaydı sadece, yazı yaşamazdı ki ila nihaye...

Devamını Oku

Ölüm korkusu böbrek yetmezliğine yol açıyor...

20 Ekim 2012

Çocukken böbreğimde kum olduğu söylenirdi...Böbreklerimde arada bir bıçak gibi bir ağrı beni yoklar, bir süre yakamı bırakmazdı...Birkaç kez doktora gittiğimizi hatırlıyorum...İlkokuldaydım...Doktorların, “böbreğinde kum var” dediklerini hatırlıyorum...“Böbrekte taş olmaması için, bol bol su içmesi ve tuvalete gitmesi lazım...”Küçücük çocuğun böbreği nasıl olup da yeterince çalışmıyordu da, kum oluyordu?..Yetmedi önlem alınmazsa bir süre sonra nasıl olup da gencecik çocuğun böbreğinde taş oluşacaktı anlamak imkansızdı...Doktorlar, “su içsin, bol bol tuvalete gitsin” türünden laflar ediyorlardı...Üniversitenin ikinci sınıfında gazeteciliğe başladığımda, sevgilimle gittiğimiz hamburgercide içtiğim biraların içten içe, böbreğimdeki kuma iyi geldiğini düşünür, rahatlardım...Öyle ya bira ve arkasından zorunlu olarak çıkarılacak idrar, böbrekteki kumları temizleyecekti...Küçükken gittiğimiz doktorlar konuşurken hayal meyal aklımda kalmıştı...-”Büyüklerde bira içilmesini öneririz” demişlerdi, “Bira ve arkasından çıkan idrar, böbrekteki kumu temizler... Tabii çocuk için bunu öneremiyoruz... Bol bol su içirin... Tuvalete gitsin...” ***Hayatın şifrelerini anlamamın imkansız olduğu günlerdi...Herkes “öğrendiklerini ve nedenlerini tam sorgulamadan birşeyler söyler” laf olsun torba dolsun işler yürür gözükürdü...Kimse de şu soruyu sormazdı...-”Arkadaş ufacık çocukta ne sakatlık var da böbrek çalışmıyor yeterince?..”Çocukluk yıllarını gençlik yılları takip etti, yetişkinlik geldi...Herhalde “böbreklerimde ilerde taşa çevrilecek kum olayının üzerinden” aşağı yukarı kırk yıl geçti...Şükür Allah’a, ne böbrekte kum bıçak gibi ağrılarla yokladı beni, ne de taş olup sancılara gark etti bünyemi...Kim bilir belki de R. Şanal’ın dediği gibi çocuklukta babamdan ilk dini eğitimi alırken, öğrendiklerimden beynimde yer eden “ölüm korkusu” böbreklerimde kum oluşmasına neden olmuştu... ÖLÜM KORKUSU VE BÖBREK YETMEZLİĞİ...NEDENİ;Çok yoğun korku... Ölüm korkusu...DÜĞÜMÜ ÇÖZEN YARGILAR;Korkuyorum; Çok korkuyorum...Hayat beni korkutuyor...Kim korkuyor?.. (En az yirmi kere, dura dura ve bedeninizin nasıl tepki verdiğini gözlemleyerek devam edin)Neden korkmuştu?..O korkuyor (yine aynı şekilde)O korkmuştu (yine aynı şekilde)***EYLEM ÖDEVLERİ;Böbreğimize ‘sendeki korkunun nedenlerini bilmek istiyorum’ deyin...Bunu sık sık sorun...Yanıtını almaya çalışmayın...Sadece sorun...Bir süre sonra onunla ilgili duygu ve görüntüler oluşmaya başlayabilir...Bu olmasa da telaş etmeyin...Sorunuzu sorun...Böbreğiniz içinde mor renkli kristal bir top hayal edin...Bu kristal top tam o bölgeye gelsin ve böbreğinizi tamamen sarsın...Böbreğiniz o kristal topun içinde kalsın...Bu kristal top böbrekte yer etmiş korkunun frekansını alıp dönüştürsün...Sadece buna niyet edin...Böyle olduğunu hayal edin...Bazı negatif duygular bedenin bazı noktalarında tahribata yol açar...Yoğun ölüm korkusu böbrekte yer tutar...”***Yıllar çok uzun yıllar sonra, biyoenerjik tedavi uzmanı Ünal Uluer’e gitmiştim...Amerika’dan getirtilmiş komplike bir bilgisayar programı eşliğinde duvardaki panoda vücudumun değişik organlarının, biyoenerjik ritmini görüyordum...Hangi duyguların hangi organlarımı mahvettiğini, onları yeniden nasıl düzenleyebileceğimi öğreniyordum...Böbreklerimde kum kalmayalı epey bir zaman olmuştu...Doktora inat, ‘kum taşa da çevrilmemiş, taş düşürme beni derin acılara gark etmemişti...’O günlerde çocuklarımdan uzakta derin duygusal türbülanslardan geçiyordum...Hayatın beni yeni şifreleri öğretmek için ağır imtihanlara tabi tuttuğu günlerdi...Bakalım yeni sınavımızda neler çıkacak karşımıza?..Bitmeyecek ki bu imtihanlar...Bedenin ölümüne kadar...Önemli olan öğrenmek...Ve öğrenirken, yaşadığın tecrübelerin keyfini çıkartabilmek...*****BEŞİKTAŞ İNÖNÜ STADI İÇİN TEŞEKKÜR...Yazın son günleriydi... Yaz boyu çıktığım tek tekne gezisinden geri dönmüştüm...Karaya ayak basmış, deniz tutar diye götürmediğim çocuklarımın merakıyla alelacele rıhtımdan yukarı çıkmaya hazırlanıyordum...Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı rıhtımda gördüm... Böyle rastlantılar pek de arzu etmediğim karşılaşma anlarıdır...Kabul etmeliyim ki çok ağır eleştiriler yazmıştım Ertuğrul Günay’la ilgili, Beşiktaş Dolmabahçe Stadı’nı baştan Beşiktaş’a vermeye hiç yanaşmadığı için...-”Dolmabahçe Stadı’nı başka yere taşıyalım” deyip duruyordu ve her Beşiktaşlı gibi bu benim damarıma fena halde dokunuyordu...***Kendisi kulüp işleriyle çok ilgili birisi değildi, fakat emindim ki perde arkasından birileri futbol işiyle çok ilgili olmayan Kültür Bakanı’nı yönlendirmeye çalışmaktaydı...“Beşiktaş Dolmabahçe’den gidemezdi... Ne yapıp edip, binbir emekle 49 yıllığına kiralanan, Beşiktaş’ın kalbi olan yer kaybedilmemeliydi...”Stat Beşiktaş semtinin neredeyse göbeğindeydi...Şehir dışına gitmek demek Beşiktaş için intihar etmek anlamına gelirdi...Yazılabilecek her yazıyı yazdım...Allah’tan Tayyip Erdoğan, “stat taşınsın” diye ısrarlı bir tutum içinde değildi...Başbakan harekete geçsin diye elimden gelen her şeyi yaptım...Kültür Bakanı’nı etkileyen lobi her kimse, etkilemesin diye bütün gücümü seferber ettim...Bütün bunları yaparken de zaman zaman Ertuğrul Günay’ı çok ağır eleştirmek zorunda kaldım...Allah var yukarıda, bir tek gün tek bir laf etmedi onca eleştiriye...Ama nuh diyor peygamber demiyordu... ***O yaz günü rıhtımda gördüğüm Ertuğrul Günay hala “eski tutumundan vazgeçmemiş” gibiydi...Üzerinden kısa bir süre geçti ve Beşiktaş’ın yöneticileri ile görüşürken, bana Ertuğrul Günay’ın sözlerini söylediler...Kültür Bakanı, “Başbakan Beşiktaş stadının Dolmabahçe’de olmasını çok arzu ediyor... Yeni stadın aynı yerde yapılması için üzerimize düşeni yapacağız...” demişti...O kadar yıl sonra ilk kez, tutumu açık bir şekilde stadın Dolmabahçe’de yapılmasından yanaydı...Şimdi Başbakan’ın talimatıyla Beşiktaş’ın yeni stadı için izinler çıkartılıyor...Stadın adı Dolmabahçe Stadı veya Şeref Bey Stadı olmalı bu bir...Ne yapıp edip Avrupa Şampiyonası gibi organizasyonlarda kullanılsın diye 42 bin ila 45 bin arası kapasiteye ulaştırılmalı bu da iki...Bu kadar kişilik stadı nasıl dolduracaklar diye düşünülmemeli, yüzyıl en az bu şekilde kalacak... Olası bir depreme karşı, mümkün olan en sağlam yapı olarak inşa edilmeli bu da üç...Teşekkürler ve hayırlı olsun...Hem Beşiktaş’a hem de Türk futboluna...*****ÇÖZÜLÜR MÜ ACABA PKK MESELESİ; KİM BİLİR?..Hayatta “en olmayacak dediğim şeylerin” olabileceğini gördüm...İlk gençlik yıllarımda “mümkün değil olmaz” dediğim çok şey, gerçekleşti bu dünyada...Ve yaşamla, tecrübeler bana bu PKK ile yaşanan terör belasının ila nihaye sürmeyeceğini söylüyor...13-15 yaşlarındayken Türkiye’de enflasyon yüzde 120’lere ulaşırdı...O gencecik yüreğimde, “Biz acaba Avrupa ülkeleri gibi tek haneli enflasyon rakamını görebilecek miyiz?..” diye düşünür, “Mümkün değil... Hiçbir zaman göremeyeceğiz...” diyerek kafamdaki diyaloğu bitirirdim...Yunanistan’a gazeteci olarak gittiğimde, oradaki enflasyonun o zamanlar tek haneli rakamlarda olduğunu görüp şaşırmış, “Hiçbir zaman şu Yunanistan kadar olamayacağız” demiştim içimden...***Oysa hayat bana Yunanistan kadar olamayacağız dediğim konularda Yunanistan’ı geçtiğimizi, buna karşın “bizde hiçbir zaman bunlar olmaz” dediğim şeylerin ise bizde olabileceğini gösterdi bana...PKK meselesindeki umutsuzluk da “beni pek etkilemiyor” açıkçası...74 Kıbrıs harekatından sonra başlayan ASALA terörü sonucu Türk diplomatlarının öldürülmesinin de sonunun gelmeyeceğini düşünmüştüm bir zamanlar...Oysa gün geldi bıçak gibi kesildi ASALA terörü...PKK terörü de bitecektir gün gelip...Belki de yakında...Mesele şu ki, “bu terörün bitmesi için devletin her olanağı kullanabilecek bir elastikiyetinin olması” gerekiyor...Devletin ilgili kurumları “terörü bitirmeye yönelik her çalışmayı gösterebilmeli...”“Vatana ihanet” gibi söylemesi kolay, ancak anlamı ağır olan laflar, barış çabalarını etkilememeli...

Devamını Oku

Cenazemi şatafatlı Teşvikiye’den değil, Bebek Camii’nden kaldırın!..

19 Ekim 2012

Dün, Erol Günaydın’ın cenazesine katılan bir arkadaşımla konuştum...Cenaze namazı Teşvikiye Camii’nde kılındı...Gazetelerde Erol Günaydın ustanın vasiyetinde cenazesinde alkış istemediği yazılıyordu...Arkadaşıma sordum, “Cenazede alkış oldu mu?..” diye...- “Evet vardı” dedi, “Hatta caddeden geçen bazı vatandaşlar ‘alkışlamayın günah’ diye bağırdılar...Sonra mutad olduğu üzere, törene katılanların önemli bir bölümü mezarlığa gitmeyip, Nişantaşı kafelerine dağıldılar, sohbet ettiler...”Bunlar her cenazede yaşadığımız olaylar.Bir anormallik yok...O toplanmaları da o sohbetleri de iyi biliyorum...Merhumdan başka her şey konuşulur!..Ben, uzun zamandır düşünüyordum da Erol Günaydın ustanın cenazesinden sonra kesin kararımı verdim...Vasiyetimdir:“Cenaze namazına gelecek dostlar, cenaze namazımı Teşvikiye Camii’nde değil, Bebek Camii’nde kılsınlar...Cenazem de Bebek’in küçük camiinden son yolculuğuna uğurlansın...”***Üç yıl önce, Atiye Sokak’ta 50. yaş günümü kutluyordum...“Ömür ne ilginç bir macera...” demiştim“Birkaç yüz metre ilerdeki bir hastanede dünyaya geldim... Dostlarımla 50. yaş molasını bu sokakta veriyorum... Karşıdaki Teşvikiye Camii’nden de son yolculuğuma çıkacağım...Hepsi hepsi birkaç yüz metrelik bir yolculukmuş meğer ömür dediğimiz...”Böyle demiştim yaş günü pastası geldiğinde...Dün Teşvikiye Camii diyerek büyük bir hata yaptığımı anladım...Benim bu hayata veda camiim Bebek Camii olmalı Teşvikiye değil...Yaşadığım hayatın, benimsediğim değerlerin anlamına binaen;***Bir kere Teşvikiye Camii’nin konumu Nişantaşı’nda...Çok popüler ve şatafatlı...Cemaat orada olmaktan çok, orada görünmeye heves ediyor...Bir cenaze namazı için fazla protokol, fazla trafik, fazla şatafat var...***Buna karşın Bebek Camii ve çevresi, öğlen saatlerinde alabildiğine mazbut, sıcak ve samimi...Rahmetli Meral‘in (Okay) cenazesini orada yapmıştık...Onca kameraya, caminin hiç de alışık olmadığı onca kalabalığa rağmen, Bebek Camii huzur ve sukunetini hiç kaybetmedi...Bir ölünün nihai vedasında olmasını arzu ettiğim huzur, sukunet parkın bitişiğindeki o küçük camide vardı... Üstelik Boğaz’dan esen kuzey rüzgarı ve sessiz şiddeti cenaze namazına hissedilir bir tevekkül katıyor, sukuneti muhafaza ediyor, şatafata geçit vermiyor...Nişantaşı’nın ünlü bir hastanesinde doğsam da...50. yaş kutlamasını sürpriz bir şekilde Atiye Sokak’taki Salomanje’de kutlasam da.Ben sonuçta bir Boğaz çocuğuyum...Yeniköy, İstinye, Rumelihisarı, Bebek benim yaşadığım evlerin ve hayatımın mekanları.Bebek’te yaşadım ben...Kısmetse Bebek’ten kalkmalı cenazem...Ne olacak hepsi hepsi şöyle diyecekler.- “Dün sabah burada yürüyordu... Bu sabah buradan yolculuğa çıkıyor...”Nişantaşı’nda onca protokol, onca şatafat, onca görünmek için cenazeye gelen zevat.Benim tarzım değil...Dostlar gelir Bebek’e bir öğle vakti...Civardaki kahvelerde çaylarını içerler...Sessiz sakin, huzur ve sukunet içinde beni son yolculuğa uğurlarlar...Boğaz’ın serin suları cami avlusunu okşarlar o sırada...El Fatiha...*****CİNSELLİĞİ ÖĞRENEBİLDİK Mİ Kİ, ÖLÜM ÇAĞINA HEMEN GELİVERDİK EMMANUELLE?..Emmanuelle öldü...Bana ve dünyaya “kadının özgürce sevişilebileceğini” gösteren kadın öldü...Aklımda unutulmaz şarkısı var şimdi;“Melodie d’amour chantait le cour d’emmanuellequi bat cour o corps perduMelodie d’amour chantait le corps d’emanuellequi vit corps o cour deçu...”Çetin Altan bir yazısında hayatı bir göle benzetmişti...- “Gölün yarısını katdedene kadar karşı kıyı çok uzaklarda görünür... Yarısını geçtikten sonra ise karşı kıyıya ne kadar hızla yaklaşmakta olduğunu fark eder şaşırıp kalırsın...”74 yılında çevirdiği Emmanuelle filmi, bütün bir dünyada özgürce sevişen maceracı kadın ikonu yapmıştı Sylvia Kristel’ı...Bir kadının cinsellikten zevk alabileceğini, hayatı özgürce yaşayabileceğini, evlenmeden ya da bağlanmadan da aşk yaşayabileceğini anlatmıştı bütün bir kuşağa Emmanuelle...***Ne kadar çabuk öldü özgür kadın ikonu?..Cinselliği öğrenebildik mi ki, ölme çağına geliverdik bir anda?..Babasının otelinde dokuz yaşındayken büyükçe bir adam tarafından tacize uğramıştı Sylvia Kristel...14 yaşında babasının bir başka kadına gitmesi sonucu, annesiyle babasının ayrılmasına tanıklık etti...Sonraki yıllarda “hayatımın en kötü zamanıydı o günler” diyecekti...Doğru düzgün yaşayamadığı ve hep eksikliğini duyduğu baba özlemi, onu kendinden oldukça yaşlı erkeklere yöneltti...Fakat erkeklerde ve ilişkilerde aradığını bulamadı...Bir süre sonra kokaine ve uyuşturucuya başladı...11 yaşından beri ağır bir sigara tiryakisiydi ve filtresiz sert sigaralar içerdi...Önce gırtlak kanserine yakalandı...Sonra akciğer kanseri oldu...Önceki gece 60 yaşında Hollanda’da uykusunda öldü Emmanuelle...***Onu ilk seyrettiğimde 15-16 yaşlarındaydım...Cinselliği keşfetmeye çalıştığım yıllarda onunla karşılaştım...Muhteşem bir estetik, duru bir güzellik, ince bir endam ve vücudunu sergilerken doğal bir cömertlik taşıyordu...Özgür aşklar yaşayan çok güzel bir genç kadındı...Sevişmeleri “melodie d’amour chantait le cour d’emanuelle” parçasının müziğiyle birleşirdi... Ulaşılması mümkün olmayan bir kuyruklu yıldızın arkasından bakıyormuş hissi doğardı hepimizde...Ne o ne de biz filmdeki gibi özgür ve doğaçlama aşklar yaşayabildik...Sanki öngördüklerini yaşayabilmiş gibi şimdi ölüp gidiyor Emmanuelle...Fantazyaları kaldı yadigar, romantik melodinin tınısı eşliğinde...Şimdi gölün yarısını geçtik ve her kulaçta dev adımlarla yaklaşmaktayız karşı kıyıya...*****KOMŞUM ORHAN GENCEBAY...60. sanat yılını kutluyordu dün Orhan Gencebay...Kral TV’den aradılar, katıldığı bir program için Orhan Gencebay için söyleyeceklerimi aldılar:- Dev sanatçılığını herkes biliyor...Ben isterseniz kışın Rumelihisar’ında, yazın Bodrum’da komşum olan Orhan Gencebay’ı anlatayım sizlere...Bir insan bu kadar mı alicenap olur, kalender davranır, hayatını düzen altına alır?..Komşum Orhan Gencebay’ın hayatına birebir şahit olduktan sonra onun nasıl 60 yıl zirvede bir efsane olarak yaşayabildiğini anlıyorum...Kimsenin işine burnunu sokmaz...Sabah Boğaz’da yürüyüşünü yapar...Davetlere hayat arkadaşı eşiyle katılır...Kimse için bir şey söylemez...***Kendiyle barışık, mutlu ve huzur içinde yaşar... Bodrum’da Divan Palmira’da yeşillikler içinde yaz boyu tuttuğu odada...Kışın Boğaz’ın üzerindeki apartman dairesi evinde...Sabah eşofmanlarıyla Boğaz’da yürüyüşünü yapar...Ünlülerin dolaşmaktan gocunduğu cadde boyu parkurda, halkla sohbet ederek, sucuyla, kahveciyle, restorancıyla muhabbet ederek yürüyüş yapar...Kalenderdir...Kimselere tepeden baktığını görmedim...Kimselere ukalalık yaptığına şahit olmadım...Bir başarı ve insan rol modelidir Orhan Gencebay...O 60. sanat yılını zirvede kutlmamasın da kim kutlasın?..Nice başarılı yıllara Orhan Usta!..

Devamını Oku

Lucescu olmayacaksa Abdullah Avcı'ya bir şans daha verilsin!..

18 Ekim 2012

Türk getirdik olmadı!..Yabancı deyip Hiddink gibi dünya çapında bir adamı getirdik yine olmadı...Sonunda İstanbul Büyükşehir Belediye’de uzun yıllar başarılı bir performans çizen genç teknik direktör Abdullah Avcı’yı getirdik...O da takımı oturtamadı, hata yaptı ve iyi bir başlangıç yapamadan Brezilya şansını kaybetti... Bütün televizyonlar bana Abdullah Avcı sorusunu soruyorlar...Hamit Altıntop’un “Otoritesi yok” sözünden hareketle, “Gitmeli mi kalmalı mı?..” diye soruyorlar...***Söyleyeyim...Lucescu gibi daha verimli olacağı kuşku götürmez bir teknik direktör gelmeden, Abdullah Avcı gönderilmemeli...Kulüp takımlarında da Milli Takım’da da aynı hata yapılmamalı artık...Ancak daha iyi ve daha verimli olacağı kesin olan bir teknik direktör üzerinde karar kılınırsa, “yıllarca başarılı olmuş genç bir teknik direktörün bileti kesilebilir...”Milli Takım Avrupa Şampiyonası’na da gidemedi...Onun üzerine Hiddink gönderildi, çünkü takımla fazla ilgilenmiyor Türkiye’de bile yaşamıyordu...Abdullah Avcı’nın hem genç hem de gelecek vaad eden bir Türk teknik direktör olarak bir şansı daha olmalı...Çok daha verimli olacağı kesin olan birisi bulunmadan, Abdullah Avcı da apar topar gönderilirse, Milli Takım’da dikiş tutturmak kolay olmaz...Abdullah Avcı genç bir Türk teknik direktör...Lucescu gibi bir usta olmayacaksa, bir şans daha verilmeli...*****SEN WOODY ALLEN OLACAKSIN VE ROMA’YI BÖYLE ANLATACAKSIN ÖYLE Mİ?..Sevdiğim dostlarım “hala görmedin mi?..” dediler geçen hafta içinde Woody Allen’ın “Roma’ya Sevgilerle” filmi için...Şu anda dünyada en iyi “kadın başrol oyuncusu kim” diye sorsalar tereddütsüz “Penelope Cruz” derim... Böyle bir kadına ek, aynı filmde kendin oynayacaksın, yetmeyecek Oscar alan Hayat Güzeldir filminin unutulmaz oyuncusu Roberto Benigni’yi casta koyacaksın, Alec Baldwin’le peek yapacaksın ve çıka çıka Roma’ya Sevgilerle diye, sabun köpüğü kıvamında bir film çıkaracaksın...Yazık!..***Woody Allen, dünyanın en ünlü sanatçıları arasına girdikten sonra, bir ara baymıştı Manhattan ilişki hikayeleriyle...Daral geliyordu son zamanlarda bana, Allen’ın anlattığı New York Manhattan’da yaşanan grift ilişki analizlerinden, uzun diyaloglardan, obsesif ilişki türlerinden...“Her sanatçının bir çıkış, bir de iniş dönemi vardır” deyip, o takıntılı ruh halini Allen’ın kendisini yenileyememesine bağlamıştım...Zaten o filmleri, onu sinema dünyasının zirvelerinden hızla aşağı indirdi...Artık sadece adının ağırlığı filme prestij veriyordu...***Sonra bir gün Woody Allen hayatıma yeniden girdi...Vicky Cristina Barcelona, iki Amerikalı genç kızın Barcelona’da yaşadıkları bir tatilin, mükemmel biçimde dramatize edilmiş bir öyküsüydü...Woody Allen yeniden parlamış, Penelope Cruz, Javier Bardem, Scarlette Johnson unutulmaz oyunculuklar sergilemişlerdi...Doğrusu Roma’ya Sevgilerle filmine giderken, biraz da Roma’nın muhteşem doğal dekorunda Barcelona tadında bir film bekliyordum...Heyhat...Tam bir hayal kırıklığı yaşadım...Filme serpiştirdiği öyküler, bizim Yeşilçam öykülerinin yanında ‘sıradan’ kalır Allen’ın...***Hadi o neyse de...O her şeye yukarıdan bakan Manhattan’lı ‘snob’ tavır yok mu?..Yine filme damgasını vurmuş...O küçümseyen, ironik Woody Allen’vari anlatım tarzı...O insanları derinden küçümseyen, hikayeleri sıradanlaştıran, hayata ‘yabancılaşmış’ sinematografik anlatımı...O karakterleri içine almayan, dram ve öykü yaratmaktan uzak, eften püften, sabun köpüğü hikayecikleri Roma’nın tarihi dekoru ve müziğinden güç alarak, turistik bir havayla filme katan, Manhattan’lı entellektüel snobizm...Yazık!..Roma yaşıyor da...Woody Allen ikinci kez öldü...Bence denememeliydi...Vicky Cristina Barcelona’dan sonra, Avrupa’nın kültür kentlerinden, turist rehber programı hazırlar gibi film çekmeyi...*****DİYABETİN NEDENİ GURUR!..Diyabet hastası mıyım bilmiyorum...Doğrusu bilmiyorum...Hiç ölçtürmedim...Ancak çevremde mebzul miktarda diyabet hastası tanıdığım var...Hepsindeki ortak özellik de “gurur...”Quantum İyileşme kitabında R. Şanal, diyabetin nedeninin ‘gurur’ olduğunu yazıyor...“DİYABETNedeni:Gurur...Hatasını kabul edip özür dileyememek...Hata yapmaktan korkmak...Hata yapmaması gerektiğine inanmak...Geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı eylemsizliği seçmek...DİYABETE NEDEN OLAN DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK YARGILAR:Hata yaptım... Bunun için kendimi affetmiyorum...Hata yapmaya hakkım yok...Kimsenin önünde eğilmem...Mutlu olmaya hakkım yok...Hayattan zevk almaktan korkuyorum...Suçluyum... Bunun bedelini ödemem gerekiyor...EYLEM ÖDEVLERİ...Sık sık özür dileme alıştırması yapın...Bunu yaparken de hafifçe o kişilerin önünde eğilin...Dünyada hiç hata yapmayan biri var mı?.. Bir araştırın!..Bir işi ilk kez denediğinde başaran biri var mı bunu da araştırın... (Örneğin bisiklete binmek, bir şiir ezberlemek, araba kullanmak gibi...)‘Yaptığım ve yapmadığım her şey için kendimi affediyorum...Öğrenmek ve gelişmek içinde her şey, ben de öğreniyorum...’ olumlamasını tekrar edin...Günde en az yirmi kere sabah ve akşam...‘Yanlışlarımı ve doğrularımı seviyorum...’Bu olumlamayı da aynı şekilde sabah akşam günde yirmi kez tekrar edin...***Aslına bakarsanız hastalıklar insan tekamülünün hangi noktada bulunduğunu nerede ve neden aksadığını gösteren işaretlerdir...Hastalıklar, ruhun sonsuz yolculuğunda, kendi Tanrısal güçlerini farketmek için uğraşan insanın ne durumda olduğunu bize gösterir...Bu yetenek, bu güç, bu farkındalık olmadan hastalığın gerçekten tam olarak ve kökten iyileşmesi pek mümkün değildir...Örneğin hayatın bolluğunun ve sonsuzluğunun farkına varmayan birisi, elindekini sıkıca tutma ve koruma eğiliminde olacaktır...Büyük bir ihtimalle peklik (kabızlık) çekecektir...Başka bir örnekte diyabet hastalığı ile gurur arasında yakın bir ilişki vardır...Çünkü diyabet hastaları başkalarına zarar verdiklerini fark etseler bile, bunu o kişilere itiraf edip özür dilemezler...Kendi düşündükleri ve yaptıkları şeyler konusunda yanılma ihtimali bile onları fena halde rahatsız eder...Bu yüzden yaşamı deneyebilecekleri bütün olanakların önünü kesip, yaşam kalitesini düşürerek, hata yapma ihtimalini ortadan kaldırmış olurlar...Aynı zamanda bu işi dolaylı bir strateji uygulayarak yaptıkları için de kimse bunu fark etmeyecektir...***Uzun bir quantum çalışması yaptığımız bir diyabetli danışmanımız, kendisine enerji verileceği için uzanması gerektiğinde, “böyle ayakta dursam olmaz mı?..” demişti...Birisinin önünde öyle boylu boyunca yatmak, onun ellerine kendini bırakmak kolayca yapacağı bir şey değildi çünkü...”***“Gurur...”Hayatta öğrenilmiş çaresizliklerimiz içinde en temel direklerden biri...“Burnu yere düşse eğilip almaz...” sözündeki kutsamanın, üzerimizde bıraktığı etkiyi inkar edebilir miyiz?..Yalaka tiplerin, onun bunun karşısında ezilip büzülenleri küçümserken “Beş paralık gururu yok ki” ifadesini sıkça kullanmaz mıyız?..Doğrusu diyabet hastası mıyım gerçekten bilmiyorum...Fakat tersten okumak gerekirse;Bu özelliklere bakarak “Diyabet hastası olabileceğim hususunda çok kuvvetli şüphelerim var!..”Maalesef!..

Devamını Oku

Şeker krizi...

17 Ekim 2012

TV EM’in yeni yayın dönemi nedeniyle düzenlediği gecede, tanıdık tanımadık herkes aynı soruyu sorunca, dehşet verici gerçeğin farkına vardım...-”Yaşam biçiminiz bütünüyle değişti...” diyordu herkes, “İçki yok, sigara yok, kilolar yok, diyet yapılıyor... Hiç mi hayatınızdan eksilen onca şey arasında herhangi bir şeyin eksikliğini hissedip krize girmediniz?..”Sanırsınız ki, “nikotin krizi” mukadderattır değil mi?..Günde iki paket sigara içen birisi, sigarayı bıraktığında “nikotin krizine girer...” Hayır girmiyorsunuz...Birinci hafta sonu ile, onbeşinci günde hafif yollu yokluyor sigara isteği...Bir kriz denmez...Akşam iki kadeh parlatma isteği ise, doğrusu hiç kuvvetli bir istek olarak bile gelmedi bana...Değil ki kriz...Nispeten kontrollü yeme, yediklerine içtiklerine dikkat etme de öyle büyük bir sorun çıkarmadı...Her şey rahat ve sakin cereyan etti...***Fakat bir şey var ki onun yokluğunun yarattığı kriz beni gerçekten korkuttu...Kırk yıl düşünsem, kendimin “şeker”e bu derece bağımlı hale getirildiğini bilemezdim...Meğer gıda endüstrisi bizi her şeyiyle “şeker”e delicesine bağımlı hale getirmiş...Bu dehşet verici gerçeği, aylar geçip bir türlü bitmek bilmeyen “şeker krizlerinden” sonra anladım...Haftada iki üç gece, bir iki en fazla da üç kadeh kırmızı şarap içiyordum...Hemen hemen hiç tatlı yemezdim...Tatlı krizine girenlere de hayret ederdim; “Allah Allah niye tatlı krizine girerler ki bu insanlar?..” diye...Meğer haftada iki üç gece aldığım kırmızı şarap, vücudumun şeker ihtiyacını karşılıyormuş da haberim yokmuş...Şarap tüm alkollü içecekler gibi, alkol biçiminde vücuda girdiğinde şeker halini aldığından, vücudun şeker ihtiyacını kendiliğinden karşılıyor...***Şarap içmeyi bütünüyle kestikten bir hafta sonra, canım fena halde tatlı istemeye başladı...Yemek bitiyor, ancak yemek faslı bitmiyordu...Tatlı yemeden masadan kalkamaz hale gelmiştim...Bir süre sonra en azından fazla zararı yok diye “siyah çikolatada” karar kıldım...Yemeklerin sonunda “bitter çikolata” yiyerek tatlı isteğini kesmeye çalışıyordum...Bir süre sonra ekmeğin beyazını tedavülden kaldırdım, kepekli ekmeğe geçtim...Pilav ve makarnada da mümkün olduğunca kepekli hamurdan yapılmış olanları tercih ettim...Meğer beyaz pilav da, makarna da tıpkı alkol gibi vücutta şeker haline geliyormuş...Onlar da kesilince ve kepekliye geçince, şeker ihtiyacı iyice arttı...Yemek sonraları çikolatayı da kestiğimde, arka arkaya “tatlı krizleri” beni yoklamaya başladı...***Açık konuşayım...Hayatımda hiçbir kriz tatlı krizi kadar beni etkilemedi...Bir ara beyaz ekmeği, beyaz pirinci yemeklerin sonunda tatlı niyetine yemeye başladım...Gerçekten onlardan bir miktar yediğimde şeker krizi sona eriyordu...Bazen de önerildiği gibi iki kaşık bal, tatlı isteğimi kesti...Dehşet bir gerçekle karşı karşıyaydım...Yıllarca sigara, obezite, alkol, çay, kahve bize acayip bağımlılıklar olarak gösterildi...Oysa bunların hepsini otuz yıl tüketen birisi olarak söylemeliyim ki, bunların hiçbir tanesi bende “şeker krizi” gibi bir krize neden olmadılar...Şeker bağımlılığı çocuk yaştan başlatılıyor ve ilerki yaşlarda bu bağımlılık önüne geçilmez bir hal alıyordu...Üstelik şeker, kanserli hücrelerin doğup büyümesi için vazgeçilmez şarttı...Her şeyden vazgeçebiliyordunuz, fakat şekerden vazgeçmeniz çok ama çok zor oluyordu...***Şeker gördüğüm en büyük bağımlılık maddesiydi...Yokluğu krize sokuyordu ve kimse ‘şeker’in yarattığı tehlikeler üzerine odaklanmıyordu...Öyle bir “şeker bombardımanı” altındaydık ki, kendi çocuklarımın şeker isteğini bile, yok edemiyordum...Ben onları “şekerden uzak tutsam”, bakıcıları, yakınları, okuldaki tabildotları şekerden uzak kalmıyordu...Minicik çocuklar her geçen gün gözümün önünde “şeker”e bağımlı hale getiriliyor ve ben doğru düzgün hiçbir şey yapamıyordum...Kendi bağımlılığımı yok etmeye çalışırken, gözümün önünde çocuklarımda oluşan yeni şeker bağımlılıklarına hiçbir şey yapamamak beni kahrediyordu...İçki, sigara ve obeziteyle mücadele eden Sağlık Bakanlığı, şekerle mücadeleye girişmezse, “kanserin en önemli nedenini” es geçmiş olur...Biliyorum çok zor bir mücadele bu...“Mucizeler ancak imkansız sayılan işlerin başarılmasıyla” mümkün olurlar...Şeker bağımlılığı “dehşet verici” bir bağımlılık...Bu gerçek önümüzdeki on yılda daha fazla anlaşılacak... *****EV ÖDEVLERİ ÖĞRETMEN VE VELİLERİN, ÇOCUKLARIN HAYATINI KONTROL ETME GİRİŞİMİDİR!.. Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande “okullarda çocuklara verilen ev ödevlerinin kalkacağını” açıklıyor dün...Hollande, Paris’te bu açıklamayı ünlü Sorbonne Üniversitesi’nde yapıyor...Avrupa’nın hatta dünyanın en ünlü Siyasal Bilgiler ve Hukuk fakültelerinin olduğu üniversiteyi adres seçiyor François Hollande, “ev ödevlerinin kaldırılacağını” açıklarken...Amacı dünyanın en ünlü üniversitelerinden birinde bu açıklamayı yaparak eğitimde “devrim niteliğinde bir reform” gerçekleştireceğine vurgu yapmak...Fransa’da Sorbonne’da yapılan konuşmaların ayrı bir önemi ve yeri vardır çünkü...***Danışmanları Fransa Cumhurbaşkanı’nın konuşma metnini kaç gün önceden hazırladılar bilemiyorum, fakat ben Pazar günü çocukları annelerine bırakırken, “Ev ödevlerinin öğrencilik yıllarımda üzerimde yarattığı psikolojik baskıyı” anlatıyor, annelerine “velilerin ancak üstesinden gelebileceği ağır ev ödevleri” verilmesi halinde, ev ödevini yapmamasını ona salık veriyordum...Öyle ya annemin yaptığı ödevlerin bana ne faydası oldu ki?..“Ben yaptım” intibaı vererek, yalancılığı, göz göre ödev sahtekarlığını teşvik etmesinin dışında...O ödevleri, benim yapamayacağımı, o haritaları benim çizemeyeceğimi, aslında ressam olan diş doktoru komşumuz Celal Bey’in karaladığı eskizleri benim imajine etme şansımın olmadığını, Hoca’lar bilmiyor muydu?..Bal gibi biliyorlardı ve bence bile bile “ödev sahtekarlığını teşvik ediyorlardı...” Sırf bir ego yarışı uğruna...“Benim sınıfım diğer sınıflardan daha güzel ödevler hazırlıyor” demenin cafcaflı tatmini adına...***Okulda son dersi etüd koyup, öğrenciyi evde serbest bırakmak uğruna, ödeve boğmanın altında yatan temel neden, öğretmen ve velilerin “çocukları boş bıraktığında kontrol edemeyeceklerine duydukları derin güvensizliktir...”Çocuk okuldan eve geldiğinde ona nasıl vakit geçirteceklerini bilemediklerinden, yükledikleri ödevlerle çocuğun hayatından çalarlar...Elbette başıboş kalmamalı ve ödev yerine saatlerce televizyon seyretmemeli çocuklar...Ancak yüzme, tenis, basketbol, voleybol, futbol, atletizm, eskrim gibi sporun onlarca branşı, drama, müzik, dans, bale gibi ibadullah etkinlik ve hobi ne güne duruyor?..Ev ödevi çocuklara ne yapacağını bilemeyen öğretmenler ve velilerin, “onların kafalarını evdeyken bile ders kitaplarına sokarak” yaşamdan uzaklaştırma gayretlerinin bir uzantısıdır...François Hollande’ı tebrik ediyorum...Bu gerçeğin farkına varıp, ünlü Sorbonne Üniversitesi’nde cesaretle dile getirdiği için...Hemen karşısında bohem bir öğrenci “cafe”si vardır o Sorbonne’un...Paris’in dondurucu soğuğunda bir parça ısınmak, Saint Michel’in insanı sırılsıklam ıslatan yağmurundan korunmak ve sıcacık bir kahveyi yudumlamak için birebirdir...O cafe’de saatlerce okuduğum kitapları hatırlıyorum şimdi...Seyrettiğim sloganlarla kaplı soğuk taş duvarlı Sorbonne’u...Sloganlar, protestolar, tanışıklar, polis panzeri ve Sorbonne’lu sevgili...“Özlemin Eski Tadı Yok” demişti yazdığı kitabının kapağında ünlü sanatçı Simone Signoret...Nasıl yok!..Gelsin bir de bana sorsun var mı yok mu diye?..Ona en iyisi yazdığı öteki kitabının kapağıyla cevap vereyim:“Yarın Gülümsüyordu...”

Devamını Oku

Gastritin ve ülserin nedeni ‘kaygı...’ Gastrit benim uzun ilişkilerimi bitirme komutuydu...

16 Ekim 2012

Osman Müftüoğlu gastriti önlemek için, “Baharatlı yiyeceklerden uzak durun... Fazla miktarda çay, kahve ve sigara tüketmeyin... Yemek saatleriniz düzensiz olmasın... Alkol kullanımını kısın, çabuk yemeyin, çiğnemeden yutmayın...” tipi klasik tıp öğretilerini anlattığında tepki duymuştum...İçimden “Hoca” demiştim, “hayatın ve hastalıkların psikolojisini atlıyorsun...”Elbette o bir hekim...Hayata tıp fakültesinde gördüğü klasik tıp eğitimi açısından bakacak...Oysa ben, 27 yaşında ne kadar ağır gastrit olduğumu hatırlıyordum...Geceler boyu uyuyamadığımı, midemin ekşidiğini, bulantının had safhaya çıktığını anımsıyordum...***4-5 yıldır beraber olduğum eşimle artık birlikte mutlu olamadığımız, beraber yaşayamadığımız günlerdi...Kaygılıydım ve huzursuzdum...Acı çeke çeke, istemeye istemeye ayrıldık...Ne var ki, ayrıldıktan sonra, “midemdeki gastrit” bir anda yok oldu...Mide ekşimeleri durdu...Bulantı tarihe karıştı...Midem bir iştah bir afiyet hayat buldu...***Bu olayın üzerinden yaklaşık yedi-sekiz yıl geçti...Uzun zamandır beraber olup, birlikte yaşadığım kız arkadaşımla işler yavaş yavaş monotonluğa ve bir parça da kayıtsızlığa yelken açmıştı...Yine kaygılar içimi kemiriyor, korkularımla yüzleşemiyordum...Uzun zamadır takır takır çalışan midem, yine yanmaya, ekşimeye ve bulantı yapmaya başlamıştı...Yine geceleri uyayamaz haldeydim...Midem öyle bir yanıyordu ki, uyumam mümkün olmuyordu...Zaman zaman kalkıp pencereyi açıyor dışardaki temiz havayı ciğerlerimden içeri çekerek midemin yanmasını kesmeye uğraşıyordum...Fayda vermiyordu...Kaygılar, kendini ifade edemeyen halet-i ruhiye gastriti yeniden doğuruyordu...Sanki midemin ortasında bir delik vardı ve o delik, yanıyordu...Tabiatıyla Osman Müftüoğlu ve klasik tıp öğretilerinin, “Yemeyi yavaş yiyin, çiğneyin, kahve, çay, sigara, alkol tüketimini azaltın...” yollu önerileri “midemin gerçeklerine değmiyordu...”***R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabında Gastrit-Ülser yazısını özel bir ilgiyle okudum...Tahmin ettiğim nedenleri yazacağından emindim:“GASTRİT-ÜLSER(Gerçek düşüncelerimi söyleyemem...)NEDENİ;Kaygı...Hayatı tehlikeli bulma...Kendini ifade etmemek...DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK YARGILAR...Korkuyorum...Bunu en az yirmi kere dura dura tekrar edin...Bu arada bedeninizdeki değişimleri, (Kasılma, gerilme, terleme gibi) izleyin...Enerji tamamen boşaldığında bunun size bir şey ifade etmediğini anlarsınız...Kim korkuyor?.. Bunu da yukarıdaki sırayla tekrar edin...O korkuyor...O neden korkuyor?..O neden korkmuştu?..O kendi olmaktan korkmuştu...***EYLEM ÖDEVLERİ...Tam olarak neden korktuğunuzu yazın...Birçok şey gelecek aklınıza bunları teker teker ifade edin...Daha sonra bütün bunların gerisinde kendini ifade etmemek, yani Tanrısal (Halife) olmaktan korkup kaçmak olduğunu göreceksiniz...***Tanrısal olmak aslında onun gibi olmaktır...O’na benzemektir...Bu da irade göstermek, bir şeyi istemek ve onu elde etmek konusunda çabada bulunmaktır...Bu cümleyi okuduğunuzda, bunun sıradan bir şey olduğunu düşünebilirsiniz...O zaman kendi hayatınıza dönüp bakın...Neleri gerçekten istediğiniz için yapmaktasınız?..Neleri ise zorunlu olduğunuza inandığımız için?.. ***Gün içinde sık sık durup kendinize ‘dur’ ve ‘rahatla’ konumu verin...Hayatın kıyısında durup kendinizi sakınarak yaşayamazsınız...Hayatın içinde olmanız gerekir...Başta kalbiniz korkudan küt küt atsa da bunu yapın...Bir süre sonra bağışıklık kazanacaksınız...Tıpkı el bebek gül bebek yaşayan çocukların en küçük bir sorun yaşadığında hastalanması gibidir bu...”***Ben gastritle uzun yıllar iç içe yaşadım...Fakat Osman Müftüoğlu’nun ve klasik tıp öğretilerinin söylediğinin tersine, çay, kahve ve sigarayı kaçırdığımda, düzensiz yemek yediğimde, ya da alkol aldığımda değildi esasen gastrit sorunum...Kendimle, duygularımla ve barışamadığım ‘içimle’ ilgiliydi gastritin nedeni...Bir süredir gastrit yoklamıyor beni...Ne zaman yoklama ihtimalinin olacağını biliyorum...O ihtimal olursa yoklar mı yoklamaz mı onu henüz bilmiyorum...Ne kadar tekamül ettim, ne kadar barıştım ruhumla bu konuda, o henüz bir muamma...*****YENİ BİR TELEVİZYON GECESİ...Bir ay kadar önce, hemşehrim ve eski dostum Mehmet Ali Yılmaz, “Yeni kurduğu televizyon kanalı TV EM ile ilgili görüşmek için” benimle buluştuğunda, şöyle söyledim:-”Televizyon know-how’ımın hepsini sana, oğluna ve kanalına sunarım Başkan... Biz dostuz... Çocuklarına kurmaya çalıştığın işte, elimden gelen her desteği gösteririm... Danışmanlık yapayım... Bildiklerimi aktarayım...”Mutlulukla ayrıldık o yemekten...***O günden beri, elimin uzandığı, vaktimin yettiği oranda TV EM’e düşündüklerimi aktarıyorum...Bu satırları yazarken, gece TV EM’in yeni yayın dönemi tanıtımına gitmeye hazırlanıyorum...Erkan Özerman klasik güzellik yarışmasını yapıyor...Orası güzellerle dolu bu gece...Fakat benim için öncelikle güzel olan, yepyeni bir kanalın, yeni bir heyecan ve umutla yeni yayın dönemine başlıyor olması...Ekmek yiyen yüzlerce insan, başarılı yayın gerçekleştirmeyi amaçlayan yüzlerce yayıncı, hayata güzellik ve katkı sağlamayı amaçlayan insanlar, gece Suada’da yeni bir maceraya ‘merhaba’ diyecekler...Mehmet Ali Yılmaz, küçük oğlu Soner Yılmaz’ı televizyona genel müdür yaptı...İşleri Soner Yılmaz yürütüyor...Babanın kontrolünde ve denetiminde...Hayatta çok şeyler yapmış insanların, çocuklarına aktarmaya çalıştıkları şeyleri o kadar iyi anlıyorum ki...Kim bilir ben neler yapmaya çalışacağım Mina, Poyraz ve Ayşe Nazlı için?..Hayatın gerçek sırrı ve şifresi burada değil mi ki?..Hoş geldin TV EM...*****ALEX, HAGİ’YE BENZEMEMELİ!..Tahmin ettiğim haber Brezilya’dan geldi...Alex de Souza sezon ortasına kadar Berzilya’da bir takımda oynayamayacağı için, hiç vakit kaybetmeden bu süreyi boşa geçirmemek için teknik direktörlük kursuna yazılıyor...Haberi veren internet siteleri; “Müjde...” başlığını atmışlar, “Alex Fenerbahçe’ye teknik direktör olarak dönmek için kolları sıvadı... 37 yaşında teknik direktör olacak...”***Alex için sevindim...Son iki yılında futbol oynarken, bir taraftan da teknik direktörlük kursunu bitirmesi ve çok genç yaşta teknik direktör olması kendisi için büyük avantaj...Ancak internet siteleri “müjde” başlığını kullanırken acele ediyorlar...Alex, Fenerbahçe’de “yıllanmış bir futbolcu” olarak çok başarılıydı...Topla nerede, ne, nasıl oynanacağını, az koşarak çok verimliliği nasıl sağlayacağını, golü nerede koklayacağını, nerede asist yapacağını ezberlemişti...Attığı frikikler ise tam olgunluk çağının tadı damağımızda kalan meyvesi gibiydi...***Bir şarap gibi yıllanmış Alex’in futbolculuğu Fenerbahçe için biçilmiş kaftandı...Ne var ki, daha yeni teknik direktör olacak Alex...Çiçeği burnunda bir teknik direktörün Fenerbahçe’yi kaldırması kolay değil...Hocalık bir gün mutlaka olacak Fenerbahçe’de, ancak onun için çok ama çok erken...Hagi de Türk futboluna gelmiş geçmiş en büyük yabancılardan biriydi, kariyeri Alex’ten öndeydi, Galatasaray’a kattıkları her şeyin üstündeydi...Fakat Galatasaray’da hocalık tutmadı...Hocalık için genç ve tecrübesizdi...Hagi de Alex de Galatasaray’a ve Fenerbahçe’ye “tecrübeli futbolcu” olarak geldiler ve olgunluk yıllarının kıvamında çok büyük işlere imza attılar...O kıvama gelmeden hocalık yaparlarsa pek bir yararları olmaz...Bu camialar onlara hoca olarak iki numara büyük gelir...

Devamını Oku

Gençliğimdeki sivilceler... “Yakınlara duyulan kızgınlık... Kendini ifade etme konusunda engeller...”

14 Ekim 2012

En nefret ettiğimiz şey gençlik yıllarının tazeliğinde yüzümüzde çıkan sivilcelerdi...Çok sivilceli arkadaşlardan uzak dururduk...Kendi tek tük sevilcelerimizi, nasıl olup da yok edeceğimiz üzerine derin araştırmalar yapar, sivilcelerini sıkan arkadaşların başlarına sonra ne geliyor diye merak ederdik...“Sivilcelerinizi kendiniz sıkmayın... Sonra mikrop kapar, cerahat patlar ve hayat boyu izi kalır...” derlerdi...Korkar sıkamazdık...Babama sivilcelerin nedenini sorduğumda, “Gençlik yıllarında hepimizde oldu” derdi, “Fazla üstünde durma...”Oysa üstünde durmamak mümkün değildi...Tam güzel güzel okula gidecekken, sabah ayna karşısında, burnumun üzerinde kıpkırmızı bir sivilce görürdüm...Acırdı...Acımadan daha önemlisi burnun ya da yanağın üzerinde “çıban” gibi çıkan sivilcenin yüzüme ve ruhuma sindirdiği yara iziydi...Böyle çıkmak istemezdim, arkadaşlarımın ve kızların karşısına...Kafaya takar, sinirlenir, sivilcenin yok olması için binbir dereden su getirirdim...***R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabını okurken ‘Sivilceler’in Nedenleri’ bölümünü önce yüzümde beliren hafif bir tebessümle okudum...Şöyle yazıyordu:“NEDENİ:Yakınlarına duyulan kızgınlık...Kendini ifade etme konusunda engelle karşılaşma...Kızgınlığın içe atılması...Nitekim sivilceler genellikle gençlerde görülür...Bu da gencin çevreye uyum sağlama konusundaki çabalarının sivilce olarak dışa vurulmasıdır...”***Sivilcelerin nedenini okuyunca, yine ilk gençlik yıllarıma gitti düşüncelerim, duygularım...Anne baba okul üçgeninde, gençlik günlerinde “ne kadar anlaşılmadığımı” düşünürdüm...Ne kadar da anlaşılmak için uğraşır, beyhude çabalardan muzdarip, kendini ifade edememenin çaresizliğinde içime dönerdim...Nereden bilebilirdim ki, yüzümde endam eden sivilceler, o duygu karabulutlarının sonunda yüzümde oluşmaktadır...Bir taraftan “beni anlamayan” çevreye öfke, diğer yandan, kendini edemeyen engellerle boğuşan, genç bir kalbin ‘sivilcelerle’ yarattığı huzursuz denge...O sırada yüzü bütünüyle sivilcelerle kaplı arkadaşlarımın, “duygusal dünyalarında ne badirelerle karşılaşmış olduğunu” şimdi kavrayabiliyorum ancak...***R. Şanal sivilce düğümüne neden olan yargıları ve düğümü çözecek tekrarları şöyle sıralıyor:“Kızgınım, kimse beni anlamıyor...Kızgınım bir türlü istediğim kişi olamıyorum...Kendimi ifade etmekten korkuyorum...Duygularımı söylersem yakınlarım beni terk eder...Kim korkuyor?..O korkuyor...”***Sivilceleri yok edecek eylem ödevleri şunlar:“Bazı duygularınızı yakınlarınızla paylaşabilirsiniz...Fakat bunu suçlamadan, genelleştirmeden yapmaya gayret edin...Yalnız başınıza olduğunuz bazı zamanlar bağırarak duygularınızı boşaltın...Hangi yeteneğinizi kullanmayıp ertelediğinizi araştırın ve onu kullanmaya başlayın...Örneğin resim yapmak sizi mutlu ediyorsa bunu mutlaka yapın...Veya sizi spor yapmak rahatlatıyor olabilir...Duygularınızı yazarak da ifade edebilirsiniz...Günlük tutabilirsiniz...Ya da bunların hiçbirini yapmayıp, sivilceleri fondotenle kapatabilirsiniz...En çok kızdığınız kişiyi karşınızda hayal edip ona gerçek duygularınızı söyleyebilirsiniz... (aman dikkat bunu yalnızken yapın)”***Gençlik geçti, artık gerek kalmadı diye düşünüyorsunuzdur şimdi...Hayır geçmedi, üstelik ergenlik yaşındaki çocuğunuz bu duyguları yaşıyor şimdi...Hayatımın sonrasında karşılaştığım sivilce olayı ise bir yaşam dersi sunar nitelikteydi...İlk gençlik yılları geçmiş otuzlu yaşların ortasına gelmiştim...Koskoca adamdım...Televizyonda ratingleri mucizeler yaratan bir program yapıyordum...Bir kanaldan bir başkasına transfer olmuş, her gece 23’ten sonra günün en çok konuşulan konusunu canlı yayın konuklarıyla ekrana getiriyordum...Ana haber bülteni macerası henüz başlamamıştı...***Ancak çözemediğim büyük bir sorun vardı...Show TV’nin o yıllarda yayın yaptığımız stüdyosu haber merkezinin ortasında, her türlü dış sese ve efekte açık bir masadan yapılıyordu...Arkada muhabirler konuşuyor, oturanlar, kalkanlar, haber merkezine girenler, çıkanlar, hayatın doğal devinimi dışarda devam ediyordu...Böyle bir ortamda canlı yayın yapmak bana inanılmaz zor geliyordu...Bir türlü konsantrasyon sağlayamıyor, kendimi tedirgin hissediyordum...Yayın yaptığım yerin kapalı bir stüdyo olmasını istedim...Bana cevap olarak “Amerika’da da bu işler böyle... Haber merkezinin ortasından yayın daha sağlıklı” gibi anlamsız bir cevap geldi...Konsantre olamıyor, kendimi bir panayırın ortasında hissediyordum...Kapalı bir alan olması için ne yaptıysam fayda vermedi...Derken yüzümün sol tarafında ufak bir sivilce oluştu...O sivilce günler geçtikçe büyüdü, büyüdü, büyüdü ve yüzümün dörtte birini kaplar hale geldi...Ne olduğunu anlamıyordum...Yıllardır yüzümde sivilce çıkmamıştı, bu ise bir sivilce değil bir çıbandı sanki...Sivilce öyle büyük bir hal almıştı ki, artık yayın yapamaz haldeydim...***Bir gece patladı o sivilce...Kendiliğinden...Derin bir yarık açıldı yüzümün ortasında...Harika Avcı’yla yakınlaştığım bir dönemdi...Estetik operasyonlarını yapan Doktor Onur Erol’a apar topar gittik...Yüzümdeki yarık izi oluşturan sivilceyi resmen ameliyat etti...-”Bir hafta yayına çıkamazsın...” dedi...Her gün yayın yapmazsam, hayatın duracağını zanettiğim günlerdi...Kanala “stüdyo kapalı olmadan çıkamayacağımı” söyledim...Yeşil çuha gibi kalın bir perde bulup haber merkezinin ortasına çektiler ve yayın yaptığım yeri ayırdılar...O şartlarda yaptım yayını...Sivilce yok oldu...O yeşil perdeyle izole edilmiş stüdyoda, hayatımın en başarılı yayınları gerçekleşti...Bazen koskoca stüdyoları “yayıncılığın başarısı için elzem şart” olarak görenleri gördüğümde içim bir tuhaf olur...Elim yanağıma gider, geçmişten kalan yara izini hafifçe okşarım...Televizyon tarihine geçen en başarılı yayınlarımın, stüdyonun bile olmadığı genişçe bir salonun ortasındaki bir masa ve sandalyeden oluşan bir yerde gerçekleştiğini hatırlarım...Arkamdaki gürültüyü susturabilmenin stresiyle canlı yayında patlayan sivilcem, yapılan onca operasyona rağmen, yüzümde küçük bir yara izi bırakmıştı...Yarayı okşar, hayatın beni olgunlaştırdığı yaraları, sindirmeye çalışırım...Tevekkülle...*****SONBAHARDA AŞK HÜZÜNLÜ VE GÜZELDİR...Önceki gece aniden hayatımın son yılları gözümün önünden geçti...Üç yıldır Yengeç burcunda bulunan Satürn’ün “zor koşullar sunan” etkisiyle ev ve aile konularında çok zor günler geçirmiştim...Ne kadar uzun bir zamandır, bir sevgiliyle gece boyu süren uzun sohbete, fısır fısır konuşan vücut diline, hayatta yalnız olmadığını anlatan duygusal bir yakınlaşmaya özne olamadığımı düşünüyordum...Çocuklarımı, ailemi koruma kaygısı, atlattığım onca badirede beni yapayalnız hissetirmiş, çocuklarıma sarılarak hayata sarılır olmuştum...***Hayatımın hiçbir dönemini kolay kolay unutmam...Ancak kabul etmeliyim ki, “bu dönemi hiçbir zaman hiçbir şekliyle unutmayacağım...”Satürn öyle bir etki bırakıyor geldiği burçlar üzerinde...Sizi olgunlaştırmak, hayattaki duygu ve düşünce biçiminizi yeniden şekillendirmek, hatalarınızdan ve zaaflarınızdan arındırabilmek için geliyor...Aile ve ev konularında üç yıl önceki duygu ve düşüncelerime bakıyorum...Sonra bugünküleri gözden geçiriyorum...Arada dağlardan da büyük bir fark var...Üç yıl önceki ben, “bir çocukmuşum aile ve ev konularında...”***Hayatın gerçeklerinden bihaber...O gerçekler ve kişilerle yüzleşebilecek cesaretten ve güçten çekinen...Yüzleşmelerden hafif kaçarak, “nisbi olarak kaçak güreşen...”Bir ademmişim...Bir şahin kadar cesaretli...Bir kartal kadar güçlü...Ve bir insan kadar yalnız hissettim kendimi önceki akşam...Sonbahar geliyor...Aşkın hüzünlü mevsimi kapıyı çalıyor...Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda, nasıl da sırılsıklam bir sonbahar aşkı yaşanır şimdi...Hüzünlü sonbaharın, sararmış yapraklarının gölgesinde, nasıl da hüzünlerden mutluluk doğuracak, bir duygu patlamasına tanıklık edilir şimdi...Sonbahar...Benim gibiler için “aşkın mevsimidir...”Hüznün beni gülümsettiği mevsimin adıdır Sonbahar...Hüznün aşkı döllediği, yağan yağmurun sırılsıklam aşklar doğurduğu, rüzgarın sevgi taşıdığı mevsimin adıdır Sonbahar...Yalnız geçen yılların girdabının arkasından gelen Sonbahar...Bir doğumdur aslında o Sonbahar...

Devamını Oku

Hamile kalamamak (kısırlık)...

13 Ekim 2012

“Nedeni;Çocuk doğurmak istememek...Bazıları dünyayı güvenli görmedikleri için...Bazıları erken evlendikleri için...Bazıları hayatı yeterince yaşayamadıklarını düşündükleri için çocuk sahibi olmak istemezler...Fakat bunun farkında değillerdir...Çünkü bu karar bilinçaltının derinliklerinde gizlidir...Kimileri ise kadınlığını ve doğurganlığını bilinçaltında reddettiği için kısırlaşır...Bir diğer grup, kocısını sevmeden evlendiği için, bilinçaltının derinliklerinde ondan çocuk sahibi olmayı istememektedir...***Düğüme neden olan yargılar;Çocuk doğurmak istemiyorum...Dünya bir çocuğu büyütmek için güvenli değil...Kadınlığımı reddediyorum...Çocuk benim hayatımı kısıtlar...Yukarıdaki olumsuzluklardan hangisi sizi etkiliyorsa onu tekrar edin...Sizi rahatsız eden, söylemek istemediğiniz cümle sizin ilacınızdır...Bunu unutmayın...***Eylem ödevleri;‘Neden çocuk doğurmak istemiyorum’ sorusunu birkaç gün, günde onbeş yirmi kere aralıklarla sessiz bir yerde sorun...Yanıtı beklemeyin...Sadece sorun...Bir rüya bir sezgi görüntüsü olarak gelecektir...***Kadınlığımı kabul ediyor ve kucaklıyorum...Doğurganlığım benim gücümdür...Bunu kullanmayı seçiyorum...Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm...Olumlamasını günde en az on kez sabah akşam tekrar edin...Geçmiş hayatlarımda yaptığım, yapmadığım her şey için kendimi bağışlıyorum...Ve onları sevgiyle kabul ediyorum...(R. Şanal Quantum İyileşme kitabından)***Son zamanlarda çevremdeki kız arkadaşlarımın büyük çoğunluğu, “bir erkekle seviyeli bir ilişki, ardından evlenerek çocuk yapmak istediklerini” söylüyorlar...Sonra çalışma saatlerinin yoğunluğundan, yapmak istedikleri yeni işlerden, üstlenmek istedikleri yeni görevlerden, ulaşmak istedikleri yaldızlı hayatlardan bahsediyorlar...- “Bunların hangisini en fazla istiyorsunuz?..” diye sorduğumda, “Hepsini” diye cevap veriyorlar...***Oysa sahip olmak istedikleri yaldızlı hayat, kariyerlerinde üstlendikleri yeni görev ve sorumluluklar, sabahtan gecenin geç saatine kadar süren yoğun çalışma temposunda, kendilerine değil çocuk yapacak, sevgili bulacak bir fırsatın bile çıkmayacağını düşünmek istemiyorlar...Sadece “hepsini birden istiyorum” diyerek, “gerçekten çocuk yapmak istediklerini” zannediyorlar...Oysa istekleri birbiriyle çatışıyor aslında...Daha doğrusu çatışmıyor, onlar ilk sırada yaldızlı bir kariyer hayatını istiyorlar ve buna sonuna kadar hakları var...Hata ettikleri nokta, “hepsini birden isteyerek hepsinin birden olabileceğini sanmaları...”İsteklerinin bir bölümü, bir başka bölümüyle çatışıyor...***Yaldızlı bir kariyer için proje üstüne proje geliştirdikleri ve sabahın köründen gecenin geç saatlerine kadar, yeni görev ve sorumluluklar almaya hevesli olduklarından, ilgi odaklarının “mesleki başarı” olduğunu fark etmiyorlar...Hayat “ilgi odağında tuttuğumuz şeyi” bize sağlar...Bu derece yoğun yaşanan bir hayatta, eş ve çocuk önceliği olan erkekler, ‘kendilerine ve çocuklarına daha fazla zaman ayıracak’ kişilere yönelirler...O kadınların ilgi odağında öncelikle “aile ve çocuk yapma” isteği vardır çünkü...Elbette hayatın içinde tüm bunlar belirli bir sırayla teker teker gerçekleşebilirler...Çocuk ve eş sahibi bir kadının, başarılı bir kariyerinin olmayacağını söylemiyoruz...Söylediğimiz belirli bir zaman diliminde, “ilgi merkezinizdeki konuları hayatta kendinize geri dönüş olarak çektiğinizdir...”***Bunun için bir kadın olmaya gerek yok...Eğer aile veya çocukları ilk sıraya koyuyorsa aynı durum bir erkek için de geçerlidir...Mesleki başarıları hayatta her şeyin önüne koyduğum yıllarda, “fırsatını bulup, çoluğa çocuğa karışacak bir ilişki”ye girememiştim...Ne zaman ki hayatımda, mesleğin ötesinde kişisel önceliklerim ağır basar oldu, girdiğim ilişkilerde biri manevi ikisi biyolojik üç çocuğun babası oldum...Daha önce de ilişkilerim vardı, ancak daha önce çocuklarım olmamıştı...Hatta daha ileri gideyim...Sadece mesleğimle yaşamayı tek şiar edindiğim ilk gençlik yıllarımda tam dört buçuk yıl evli kaldım yine çocuk sahibi olmadım...Çok sonraları çocuk sahibi olduğum kadınlarla ise evli değildim...İlgi odağınız nereyse hayat size oradan bir karşılık verir...Eğer evrene samimi ve içten mesajları yolluyorsanız...“Ben evreni aldatırım... Kurnazlık yaparım... Her şeyi aynı anda evrenden isterim...” diyorsanız, bu kurnazlığınız evren tarafından size avuç yalama eylemi olarak dönecektir...Ait olduğunuz şeyle oyun olmaz!..İyi hafta sonları...*****OKAY ABİ!..Geçen gün bir televizyon programında seni bir şeyler mırıldanırken gördüm...Zamanında yönettiğin gazetenin tutumunu ve politikalarını haklı gösterebilmek için, başkalarını suçlar gibiydin...Okay Abi;Galiba anlamadın...28 Şubat’ta sivil bir hükümet devrildi...Hükümetin bu devrilişi, demokrasinin doğal mekanizmalarıyla mı oldu yoksa faullü bir maç mıydı söz konusu olan...Senin gibi “sivil ve demokrat bir duruş sahibi” bu konuda hata yapmamalı...Öyle değil mi Okay Abi?..*****İPEK DURKAL’IN DOĞUM GÜNÜ...Ben bu satırları yazarken, kim bilir nasıl eğleniyorlar İpek ve arkadaşları...Kuruçeşme’de Berduş isminde bir meyhanede toplanacaklardı...Eğlence İpek‘in en sevdiği mekanlardan Reina’da devam edecektir...Türk medyasının gazete ve televizyon ünlüleri, sayfa ve bölüm yöneticilerinden 40 kişilik bir grup gelecekti...Akşam yazıları bitirdiğimde saatler 21’i buluyor...Bir de Romanya’yla Milli Maç gibi futbol aktivitesi oldu mu, yazının ve maçın bitimi saatleri en az 22.30 yapıyor...***Elbette bir Cuma gecesi için İstanbul’da saatin 22.30 olması hiç geç değildir...Hele benim gibi gece hayatının vakt-i zamanındaki hatırı sayılır bir mensubu için “gece yeni başlıyor” bile denebilir...Ancak yandaki sütunda hamile kalma, kısırlık, çocuk doğurma konularını anlatırken, ‘ilginizi nereye yoğunlaştırırsanız hayat orada sürer’ diye yazdım... Gece yazıları yazdıktan ve maçı seyrettikten sonra “sonu meçhul gece eğlencelerine çıkmak” eski ve nostaljik bir şarkı benim için şimdilerde...Sabah erkenden yapacağım spor, saat 10-10.30 gibi gibi alıp günlerini güzel geçirtmeye çalışacağım çocuklar var sorumlu olduğum...Gece eğlencenin dibe vuracağı ve sabaha doğru akacağı her saat, sabah güneşiyle başlayan spordan ve çocukların güneşli hafta sonundan yiyeceğim saatler anlamına gelecek...İpek’in güzel doğum gününü, bugün yarın elbet kutlarız...Onlar eğlensin gece boyu eğlenecekleri kadar...Hayat farklı zamanlarda farklı mutluluklardan heyecan duymak demek...Doğum günün kutlu olsun ve iyi ki varsın sevgili arkadaşım...

Devamını Oku