Cenazemi şatafatlı Teşvikiye’den değil, Bebek Camii’nden kaldırın!..

Haberin Devamı

Dün, Erol Günaydın’ın cenazesine katılan bir arkadaşımla konuştum...

Cenaze namazı Teşvikiye Camii’nde kılındı...

Gazetelerde Erol Günaydın ustanın vasiyetinde cenazesinde alkış istemediği yazılıyordu...

Arkadaşıma sordum, “Cenazede alkış oldu mu?..” diye...

- “Evet vardı” dedi, “Hatta caddeden geçen bazı vatandaşlar ‘alkışlamayın günah’ diye bağırdılar...

Sonra mutad olduğu üzere, törene katılanların önemli bir bölümü mezarlığa gitmeyip, Nişantaşı kafelerine dağıldılar, sohbet ettiler...”

Bunlar her cenazede yaşadığımız olaylar.

Bir anormallik yok...

O toplanmaları da o sohbetleri de iyi biliyorum...

Merhumdan başka her şey konuşulur!..

Ben, uzun zamandır düşünüyordum da Erol Günaydın ustanın cenazesinden sonra kesin kararımı verdim...

Vasiyetimdir:

“Cenaze namazına gelecek dostlar, cenaze namazımı Teşvikiye Camii’nde değil, Bebek Camii’nde kılsınlar...

Cenazem de Bebek’in küçük camiinden son yolculuğuna uğurlansın...”

***


Üç yıl önce, Atiye Sokak’ta 50. yaş günümü kutluyordum...

“Ömür ne ilginç bir macera...” demiştim

“Birkaç yüz metre ilerdeki bir hastanede dünyaya geldim... Dostlarımla 50. yaş molasını bu sokakta veriyorum... Karşıdaki Teşvikiye Camii’nden de son yolculuğuma çıkacağım...

Hepsi hepsi birkaç yüz metrelik bir yolculukmuş meğer ömür dediğimiz...”

Böyle demiştim yaş günü pastası geldiğinde...

Dün Teşvikiye Camii diyerek büyük bir hata yaptığımı anladım...

Benim bu hayata veda camiim Bebek Camii olmalı Teşvikiye değil...

Yaşadığım hayatın, benimsediğim değerlerin anlamına binaen;

***


Bir kere Teşvikiye Camii’nin konumu Nişantaşı’nda...

Çok popüler ve şatafatlı...

Cemaat orada olmaktan çok, orada görünmeye heves ediyor...

Bir cenaze namazı için fazla protokol, fazla trafik, fazla şatafat var...

***


Buna karşın Bebek Camii ve çevresi, öğlen saatlerinde alabildiğine mazbut, sıcak ve samimi...

Rahmetli Meral‘in (Okay) cenazesini orada yapmıştık...

Onca kameraya, caminin hiç de alışık olmadığı onca kalabalığa rağmen, Bebek Camii huzur ve sukunetini hiç kaybetmedi...

Bir ölünün nihai vedasında olmasını arzu ettiğim huzur, sukunet parkın bitişiğindeki o küçük camide vardı...

Üstelik Boğaz’dan esen kuzey rüzgarı ve sessiz şiddeti cenaze namazına hissedilir bir tevekkül katıyor, sukuneti muhafaza ediyor, şatafata geçit vermiyor...

Nişantaşı’nın ünlü bir hastanesinde doğsam da...

50. yaş kutlamasını sürpriz bir şekilde Atiye Sokak’taki Salomanje’de kutlasam da.

Ben sonuçta bir Boğaz çocuğuyum...

Yeniköy, İstinye, Rumelihisarı, Bebek benim yaşadığım evlerin ve hayatımın mekanları.

Bebek’te yaşadım ben...

Kısmetse Bebek’ten kalkmalı cenazem...

Ne olacak hepsi hepsi şöyle diyecekler.

- “Dün sabah burada yürüyordu... Bu sabah buradan yolculuğa çıkıyor...”

Nişantaşı’nda onca protokol, onca şatafat, onca görünmek için cenazeye gelen zevat.

Benim tarzım değil...

Dostlar gelir Bebek’e bir öğle vakti...

Civardaki kahvelerde çaylarını içerler...

Sessiz sakin, huzur ve sukunet içinde beni son yolculuğa uğurlarlar...

Boğaz’ın serin suları cami avlusunu okşarlar o sırada...

El Fatiha...

*****


CİNSELLİĞİ ÖĞRENEBİLDİK Mİ Kİ, ÖLÜM ÇAĞINA HEMEN GELİVERDİK EMMANUELLE?..

Emmanuelle öldü...

Bana ve dünyaya “kadının özgürce sevişilebileceğini” gösteren kadın öldü...

Aklımda unutulmaz şarkısı var şimdi;

“Melodie d’amour chantait le cour d’emmanuelle

qui bat cour o corps perdu

Melodie d’amour chantait le corps d’emanuelle

qui vit corps o cour deçu...”

Çetin Altan bir yazısında hayatı bir göle benzetmişti...

- “Gölün yarısını katdedene kadar karşı kıyı çok uzaklarda görünür... Yarısını geçtikten sonra ise karşı kıyıya ne kadar hızla yaklaşmakta olduğunu fark eder şaşırıp kalırsın...”

74 yılında çevirdiği Emmanuelle filmi, bütün bir dünyada özgürce sevişen maceracı kadın ikonu yapmıştı Sylvia Kristel’ı...

Bir kadının cinsellikten zevk alabileceğini, hayatı özgürce yaşayabileceğini, evlenmeden ya da bağlanmadan da aşk yaşayabileceğini anlatmıştı bütün bir kuşağa Emmanuelle...

***


Ne kadar çabuk öldü özgür kadın ikonu?..

Cinselliği öğrenebildik mi ki, ölme çağına geliverdik bir anda?..

Babasının otelinde dokuz yaşındayken büyükçe bir adam tarafından tacize uğramıştı Sylvia Kristel...

14 yaşında babasının bir başka kadına gitmesi sonucu, annesiyle babasının ayrılmasına tanıklık etti...

Sonraki yıllarda “hayatımın en kötü zamanıydı o günler” diyecekti...

Doğru düzgün yaşayamadığı ve hep eksikliğini duyduğu baba özlemi, onu kendinden oldukça yaşlı erkeklere yöneltti...

Fakat erkeklerde ve ilişkilerde aradığını bulamadı...

Bir süre sonra kokaine ve uyuşturucuya başladı...

11 yaşından beri ağır bir sigara tiryakisiydi ve filtresiz sert sigaralar içerdi...

Önce gırtlak kanserine yakalandı...

Sonra akciğer kanseri oldu...

Önceki gece 60 yaşında Hollanda’da uykusunda öldü Emmanuelle...

***


Onu ilk seyrettiğimde 15-16 yaşlarındaydım...

Cinselliği keşfetmeye çalıştığım yıllarda onunla karşılaştım...

Muhteşem bir estetik, duru bir güzellik, ince bir endam ve vücudunu sergilerken doğal bir cömertlik taşıyordu...

Özgür aşklar yaşayan çok güzel bir genç kadındı...

Sevişmeleri “melodie d’amour chantait le cour d’emanuelle” parçasının müziğiyle birleşirdi... Ulaşılması mümkün olmayan bir kuyruklu yıldızın arkasından bakıyormuş hissi doğardı hepimizde...

Ne o ne de biz filmdeki gibi özgür ve doğaçlama aşklar yaşayabildik...

Sanki öngördüklerini yaşayabilmiş gibi şimdi ölüp gidiyor Emmanuelle...

Fantazyaları kaldı yadigar, romantik melodinin tınısı eşliğinde...

Şimdi gölün yarısını geçtik ve her kulaçta dev adımlarla yaklaşmaktayız karşı kıyıya...

*****


KOMŞUM ORHAN GENCEBAY...

60. sanat yılını kutluyordu dün Orhan Gencebay...

Kral TV’den aradılar, katıldığı bir program için Orhan Gencebay için söyleyeceklerimi aldılar:

- Dev sanatçılığını herkes biliyor...

Ben isterseniz kışın Rumelihisar’ında, yazın Bodrum’da komşum olan Orhan Gencebay’ı anlatayım sizlere...

Bir insan bu kadar mı alicenap olur, kalender davranır, hayatını düzen altına alır?..

Komşum Orhan Gencebay’ın hayatına birebir şahit olduktan sonra onun nasıl 60 yıl zirvede bir efsane olarak yaşayabildiğini anlıyorum...

Kimsenin işine burnunu sokmaz...

Sabah Boğaz’da yürüyüşünü yapar...

Davetlere hayat arkadaşı eşiyle katılır...

Kimse için bir şey söylemez...

***


Kendiyle barışık, mutlu ve huzur içinde yaşar...

Bodrum’da Divan Palmira’da yeşillikler içinde yaz boyu tuttuğu odada...

Kışın Boğaz’ın üzerindeki apartman dairesi evinde...

Sabah eşofmanlarıyla Boğaz’da yürüyüşünü yapar...

Ünlülerin dolaşmaktan gocunduğu cadde boyu parkurda, halkla sohbet ederek, sucuyla, kahveciyle, restorancıyla muhabbet ederek yürüyüş yapar...

Kalenderdir...

Kimselere tepeden baktığını görmedim...

Kimselere ukalalık yaptığına şahit olmadım...

Bir başarı ve insan rol modelidir Orhan Gencebay...

O 60. sanat yılını zirvede kutlmamasın da kim kutlasın?..

Nice başarılı yıllara Orhan Usta!..

DİĞER YENİ YAZILAR