Önceki gece Meral’in yazısını yazdım...
Yatakta oyalanan çocuklara farkettirmeden, odadan ceketimi alıp çıktım...
Atladım bir arabaya, taksiciye “Çok geç kaldım... Beni atabileceğin kadar hızla at TİM’e” deyiverdim...
Bütün hızımızla Meral’in vasiyeti için Matematik Köyü’ne yapılacak yardım gecesi için Türker İnanoğlu Merkezi’ne gidiyoruz...
Bu merkezi yapmaya karar verdiği günlerde Türker İnanoğlu’yla bir kanal projemiz vardı...
O sıralarda kanal işinden çok daha fazla zamanını “kuş uçmaz kervan geçmez” denilen bu yerlerde, böyle bir merkez yapmak için harcadı Türker İnanoğlu...
“Dünyadaki gibi, Avrupa’daki gibi bir gösteri merkezi yapacağım...” diyordu, “Para kazanmak amacında değilim... Masrafını çıkartsın yeter... Bütün isteğim gösteri sanatından kazandıklarımı bu sanata geri ödeyebilmek... Bu mesleğin çilekarlarına vefa gösterebilmek...”
Gecenin saat 10’uydu ve daha birkaç yıl önce kuş uçmaz kervan geçmez denilen dört şeritli caddede iğne atsan yere düşmez vaziyetteydi...
Bir hostes kız, vals yapar gibi elimden tuttu, sıra sıra indirip en önde tek boş kalmış olan koltuğa oturttu beni...
“Tam zamanında yetiştiniz” dedi, “şimdi başladı...”
Sezen ilk ya da ikinci şarkısını söylüyordu...
Daha Meral için konuşmasını yapmamıştı...
Beni görünce sahneden laf attı hemen...
-”Hakkımda dedikodu çıkartıyormuşsun...” dedi... ‘Sezen karşıdan beni izliyor...’ diyormuşsun... “Konuşacağız seninle... Ben seni değil sen beni izliyorsun...”
Konunun esası şuydu...
Bir zamanlar ünlü bir sanatçıyla yaşamış olduğum büyük bir aşkın geçmiş tanığıydı...
O günlerde beni gördüğünde, bana laf çarpmak için “Seni teleskopumla izliyorum Reha Muhtar demişti... Birşey yaparsan görürüm...”
Birkaç yerde bu konu anekdot olarak anlatılmıştı...
Kulaktan kulağa oyunu gibi, en sonunda konu bana, “Sezen Reha’yı gözetliyor” şeklinde dönmüştü...
O da bana yeni lafını sahneden çarpıyordu...
-”Esas sen beni gözetliyorsun...”
Şarkılar, şarkılar...
O şarkıları söyledikçe, ben de kendi kişisel tarihimdeki yolculuğumu yapıyorum...
Bazen gözlerim doluyor...
Bazen buruklaşıyor...
Bazen keyiflenip coşuyorum...
Kadın kendi şarkılarını çalar söylerken, ben kişisel tarihimin kitabını yeniden yazıyor ve okuyorum...
Bir ses sanatçısının gücünün “şarkılarıyla insanın hayatının gerçek tanığı olduğunu” bir kez daha farkediyorum...
“Bu Meral’in şarkısı” dediği şarkılarda Meral’i düşünüyorum...
Onun gülen gözlerini, gün görmüş kül yutmaz görünen ancak nahifliğini kaybetmemiş bakışlarını...
Onun o parçaların esas nerelerine vurulduğunu tahmin ediyorum...
Sezen parça aralarında bir iki anekdot anlatıyor, birkaç laf ediyor...
Konserin ortalarında bir yeri geride bıraktığımız anların birinde, o söz çıkıveriyor ağzından...
-”Ne zormuş hayat... Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki...”
Bu sahnede büyüyen, minik dev kadınla şarkılarındaki gibi, paralel bir duygu türbülansından geçtiğimi hissediyorum o anda...
Doğrusu hayatın çok daha zor mecralarından geçtim, geçmişte...
Eminim ki Sezen de öyle...
Ne ki, bugünlerde bize hakim olan; “Ne zormuş hayat... Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki...” sözünun ruhumuzdan aynı zaman diliminde fışkırmasının bir esbab-ı mucibesi var...
İlk gençlik yıllarında hayatla mücadele ederken, azim vardı, umut vardı ve bilinmedik dünyaları fethetme arzusu vardı...
Yalnızdık ya da değildik...
Fakat yalnız olmayacağımıza inanıyorduk...
Yaptıklarımızı insanlar anlayacaktı...
Tarih anlayacaktı...
Biz anlaşılabilir olmanın “mutluluk verici limanlarında” tarihe birşeyler katmış olmanın zevkiyle, geleceğe doğru insanlarla kol kola yürüyecektik...
Tarihi yeniden çizecektik...
Hayat zordu...
Mücadele ettiğimiz şeyler çok zordu...
Fakat o birliktelik hissi ve umuda yolculuk bizi ‘güçlü ve yenilmez’ kılıyordu...
Sonra bu yolculukta beraber yürüdüğümüz dostlar ve arkadaşlar, sevgililer ile eşler dostlar bizden koptular, biz de onlardan koptuk...
‘Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar süreken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken...’
Hayatın bir umudu, birlikte yol almanın bir dayanışması, ortak kaderlerin bir duygusal kalabalığı vardı etrafımızda...
Sonra arkadaşlıklarda yollarımız ayrıldı...
Oyunlar sürmez oldu...
İhanetler yüzümüze vurdu...
İhanetlerle yalnızlaştık...
Aldatmalarla katmerledik yalnızlık abidemizi... Sonra küstük, çocuklar gibi bir sürülerine...
Sonunda bizi bu hayat mecrasında anlayan ve yalnız bırakmayan birkaç dosttan ibaret kaldı koskoca hayat macerası...
O zaman geldi ‘ölümler...’
Sen yalnızsın dercesine...
‘Daha gelecek ölümleri de beklemelisin’ diye uyarırcasına...
Ölmeden, “Daha ne ölümler tadacaksın” diye yıkarcasına...
Umudu senden alıp, seni ölüme alıştırırcasına...
“Ne zormuş hayat?.. Nasıl taşıyacağız bilmiyorum ki?..” dedi Sezen...
Sırtını döndü, gözünü izleyiciden kaçırdı...
Oysa, Serseri Mayınlar filminin muhteşem finalindeki Kutlama şarkısını da okudu bir ara...
‘Başını omzuna yaslamaya
Hayata yeniden başlamaya
Bağında bahçende pınarlarında
İçimi yıkamaya geliyorum’ diyerek...
Hangi Sezen?..
Ya da “Hangisi ben?..”
OĞLUMLA KRAMER KRAMER FİLMİNDEKİ GİBİ...
“Kusuyor ve ishal” dediklerinde kalktım okula gittim...
“Vücudu kurumuştur... Biraz serum gerekebilir...” diyorlar...
Bu gerekebilir sözü, felaket bir söz...
Gerekir mi gerekmez mi belli değil, gerekebilir...
Onlar size gerekebilir dediklerinde, kendiniz için boşver diyebiliyorsunuz fakat 3.5 yaşındaki yavrunuz için “gerekebilir dediler ama, bu aynı zamanda gerekmeyebilir anlamına da geliyor... O zaman boşverip gerektirmeyelim” diyemiyorsunuz...
“Sonra başına birşey gelir vicdan azabından kurtulamam” deyip hastanenin yolunu arşınlıyorsunuz...
Yavrunuzla sizin aranızda önemli bir fark var...
Size bir şey olsa da kahrolursunuz...
Ona bir şey olsa da...
Fakat size bir şey olsa, sadece kahrolursunuz...
Ona bir şey olsa, kahrolmanın üzerine bir de vicdan azabı çekersiniz...
Onun için, bir baba için Dustin Hoffman’ın ‘Kramer vs. Kramer’ filmi her zaman geçerlidir...
Dün hastane odasında oğluma serum takılmış başbaşa görüntümüze bakınca, Kramer vs. Kramer filmi geldi aklıma...
Doğru...
Biraz değişik görünüyordu...
İşlerin güçlerin arasında, öğle vakti bir hastane odasında koluna serum takılı televizyon seyreden oğluna tost yediren baba görüntüsü...
Odaya giren çıkan hemşireler ve kafeterya personelinin bakışlarından bu anlaşılıyordu...
Dustin Hoffman’ın Oscar alan Kramer vs. Kramer’de ne kadar büyük bir reklam ajansında, nasıl büyük bir proje üzerinde çalışırken, çocuğuna bakmak için herşeyi yaptığını bilmiyor onlar...
Kramer vs. Kramer’i seyretmemişler besbelli...
Oysa hayat filmdir...
Filmler de hayat...

