Tanığın ifadelerinden kuşku duyuyorum diye başıma gelenler!..

Uğur Mumcu suikastinin anıları ve belgeleri...

Haberin Devamı

Uğur Mumcu suikastini yapanları gördüğünü söyleyen Ayhan Aydın’la röportajı yaptım...

Tanık’ın söyledikleri hakkında bir gazeteci olarak kuşkularımı, uygun bir dille belirttim...

Yine de kararı yargının ve elbette kamuoyunun vereceğini söyledim...

Doğrusu benim için bir gazeteci abimle ilgili uğraşılması gereken bir gazetecilik olayıydı...

Sonuçta ne tanığı tanırdım, ne suçladığı kişileri...

Olaylarla uzaktan yakından ilgim yoktu...

Ben haftalık program yapıyordum...

Program bittikten sonra doğal olarak bir sonraki haftanın konusuna geçtim...

***


Fakat ilginç bir şey oluyordu...

“Sürpriz tanık” manşetleriyle çıkan gazeteler ve bazı çevreler, inanılmaz bir kampanya başlatmışlardı...

Meslek hayatımda aleyhime açılan kampanyalara alışıktım...

Fakat ben haberleri yaparken salt gazetecilik ve haberciliği düşündüğümden, bana karşı açılan kampanyalarda olayların arkasındaki ‘derin bağlantıları’ es geçer, mesleki rekabet ve kıskançlık boyutunu aramakla yetinirdim...

Sürpriz tanık Ayhan Aydın olayında da her söylediğine inanmamanın ve bazılarına kuşku ile yaklaşmamın bedelinin niye böylesine büyük bir kampanya olduğunu anlayamadım...

Harhalde “gazeteler haberi atladılar, onhun için tepki gösteriyorlar...” diye düşündüm...

Üstelik ben Cumhuriyet Savcılığı’nın yaptığı araştırmanın sonuçları kadar bile iddialı değildim...

“Kuşku” belirtiyordum...

Oysa bu gazetelere göre “kuşku” belirtmemem gerekiyormuş...

***


“Meclis Araştırma Komisyonu’ndan çağırılıyorsunuz...” dendiğinde biraz işkillendim ama “Kötü düşünme... İyi bir gazetecilik yaptın... Adamlar da senin izlenimlerini, değerlendirmelerini merak ediyorlar...” dedim kendi kendime...

Gazetecilik her şeyden önce bir “sezgi” mesleğidir...

Bir yerlerde bir şeyler olmadan ne olacağını sezersiniz...

Eğer sezginiz doğruysa, “Büyük haberler patlatır, kirli oyunları boşa çıkartırsınız...”

Sezemezseniz, sizi çok kolay tufaya getirirler...

O gün, Meclis Komisyonu’na program yapımcılarından Celal Kazdağlı’yla gitmeden önce, editörüm Lütfiye Pekcan’a “Haber dairesinden bir kameraman iste... Her ihtimale karşın...” demiştim; “Meclis komisyonunda, hatta Meclis içinde çekim yasak diyeceklerdir... Fakat yine de gelsin, bizi takip etsin...”

Sadece bir sezgi...

Oysa siz Meclis Komisyonu’na bilgi vermeye gidiyorsunuz bir gazeteci olarak tanık olduğunuz olayla ilgili, habere gitmiyorsunuz...

Olsun varsın, burası Türkiye!..

Ne olur ne olmaz!..

Kameraman çocuk sarışın kendi halinde bir çocuktu...

Hiçbir şeyden haberdar değildi...

***


Meclis’in komisyon toplantısı için düzenlenmiş büyük salonlarından birine çıktık...

Kapının önünde ilk tatsız sürprizimle karşılaştım...

Gazetecilere haber verilmişti...

Fotoğraf makineleriyle muhabir arkadaşlar, birinci katta salonun önünde bekliyordu...

Ben haber vermediğime göre, demek ki komisyon başkanı ya da yetkilisi haber vermişti...

Neden acaba?..

Yanımdaki kameraman arkadaşa “Çekime başla...” dedim, “Bir şey sorarlarsa, bizim kameramanımız olduğunu söyleme... TRT kameramanıyım de...”

Yalan da değildi hani...

Çocuk TRT’nin kameramanıydı...

Gazetecileri çağırdıklarına göre, “komisyonda benim bilgime başvurulmasının gazetelerde haber olmasını istiyorlardı...”

Neden acaba?..

***


- “Gazeteciler kalacak mı?..” diye sordum...

Görevliler; “Hayır” dediler, “Toplantının başından resim alır giderler... Usul böyle...”

Kemaraman arkadaşıma “Seni dışarı çıkartana kadar içerde kal...” dedim... “Sakın görüntü çektim deyip çıkmaya kalkma... Kaldığın müddetçe her şeyi kaydet...”

Kendime ne kadar itiraf etmekten çekinsem de, aslında orada bir savaş vardı ve başlıyordu...

Karşı taraf çoktan kılıçları çekmişti...

Ben hala konduramıyordum...

Sadık Avundukluoğlu isimli komisyon başkanı, “Ayağa kalkın...” dedi...

Oysa bir masanın iki ucunda oturuyorduk...

Ayağa kalkmak, bilgi vermekten çok sorgulanmayı çağrıştıyordu...

“Ses etme” dedim içimden, birazdan ne olduğunu anlarız...

***


İktidarda DYP-SHP hükümeti var...

ANAP ve RP’li üyeler de var komisyonda... Komisyon başkanı ise iktidardaki DYP milletvekili Sadık Avundukluoğlu...

Ayağa kalkın diyor...

Soru sormuyor sanki sorguluyor...

Kararımı kesin verdim...

Bu adam bizim üzerimizden şov yapacaktı...

Daha başka amaçları da yoksa eğer...

Böyle düşünmeme neden olan bir olay oluyor komisyon toplantısının başında...

Gazeteciler bütün komisyon toplantılarında olduğu gibi, ilk bir iki dakika resim çektikten sonrda, salondan ayrılırlar...

Komisyon çalışmaları kapalı yürütülür...

Oradaki gazeteciler de tecrübeli Meclis muhabirleri...

Resimlerini çektiler, notlarını aldılar, gitmek için kapıya doğru yönlendiler...

Aaa o da ne?..

Komisyon Başkanı Sadık Avundukluoğlu; “Gitmeyin” diyor gazetecilere, “Kalabilir ve izleyebilirsiniz...”

Olacak şey değil bu dediği!..

Komisyonun kapalı oturumda Uğur Mumcu cinayetini çözmek için alacağı gizli bilgiyi, bütün gazetecilerin izlediği bir ortamda alması, basın toplantısı mantığıyla alması, komisyonun bütün çalışma teamüllerine aykırı...

***


Sevgili okuyucularım;

Bu olayları şimdi bir macera romanı okur gibi okuyoruz...

Oysa o gün, bu roman bizim hayatımız üzerinde bir kabustu...

Düşünsenize, sevdiğiniz, çok saygı duyduğunuz, meslek büyüğü abinizin, cinayetini aydınlatmak için ortaya çıkan bir sürpriz tanıkla röportaj yapıyorsunuz...

O röportajı yayınlıyor, ifadelerinde ortaya çıkan soru işaretlerine dikkat çekiyorsunuz...

Sizi Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı, sanık gibi gazetecilerin önünde ayağa kaldırarak sorgularcasına hizaya çekiyor...

Gitmek isteyen gazetecilere “kalın izleyin” diye telkinde bulunuyor...

Tek yaptığı şey, sorularında Cumhuriyet Savcısı’nın ciddi bulmadığı ifadelerdeki kuşkulu yönleri ortaya çıkartan televizyoncu sanki bir şey yapmış da suçluymuş gibi bir algılamanın içine sokuluyor...

“İslami Harekat Ordusu”nu bilmezdim...

Benim İslami Harekat’larla bile ilişkim olmamıştı; nerede kaldı İslami Harekat Ordusu’yla ilişkim olsun...

Şaka gibi bir şeydi...

Ama şaka değil o günlerde yaşadıklarım Midnight Express filminin Gece Yarısı Ekspresi filminin bir değişik versiyonu gibiydi...

Değişiklik şuradaydı...

Oradaki adam suçluydu...

Ben değil...

***


Her soruya sakin ifade verdim, fakat sonunda benim sinirlerim sağlam çıktı, Komisyon Başkanı sonradan hüküm giyeceği, görevini kötüye kullanacağı o soruyu sordu...

- “Siz” dedi, “Devletin gizli bir örgütü için çalışıyor musunuz?..”

Gazeteciler affallamıştı...

Komisyonda yanıbaşında oturan ANAP’li Yüksel Yalova; “Sen ne diyorsun” gibisinden öyle bir hayretle baktı ki, Avundukluoğlu’nun yüzüne, ben onun bakışlarından olayın çok ciddi olduğu fark ettim...

O kadar uyanıkça bir taktikti ki bu...

Benim değil gizli serviste çalışmak, gizli servisin nerede olduğunu sorsalar bilmeyecek olduğumu dünya alem bilirdi...

Benim gizli serviste çalıştığıma inansa, zaten o soruyu soramazdı...

Adama gizli servis dünyayı dar ederdi...

Benim yapayalnız işinden başka bir şey düşünmeyen bir gazeteci olduğumun farkındaydı, onun için üstüme geliyordu...

Diğer taraftan, salondan özellikle çıkartmadığı gazetecilerin önünde bu soruyu sorarak, “kamuoyu önünde hakkımda şaibe yaratacak ve itibarsızlaştıracaktı...”

Ertesi günü gazeteler, ‘komisyon başkanı, Reha Muhtar’a gizli bir örgüte üye olup olmadığını’ sordu başlıklarıyla çıkacaktı...

Buna entelektüel dilde kişilik suikasti deniyor...

İtibarsızlaştırma, psikolojik harekat, değersizleştirme operasyonu da diyebilirsiniz...

***


Şimdi bir saniye durup düşünelim...

Hiçbir suçum günahım olmadığı halde bu operasyon niye bana yapılıyordu?..

Benim dini örgütler ya da dinci örgütlerle ne gibi bir bağım olabilirdi?..

Hayatta olabilecek en son şey herhalde buydu...

Komisyon başkanı olan bir iktidar partisi milletvekilinin bunu bilmemesi mümkün müydü?.. Elinin altında MİT’ten Emniyet’ten bütün gizli bilgiler mevcut değil miydi?..

Bütün suçum katillerin İslami Harekat Ordusu’nun iddia edilen iki kişisinin olmasına duyduğum kuşku muydu?..

Hayat bu kadar ucuz muydu?..

Yıllarca mücadele ettim...

Mahkeme inanılmaz bir tazminata mahkum etti kendisini...

Bir kuruşunu almadım tazminatın...

Avukatımın almasını söyledim...

Şerefim ve haysiyetimin dışında hibir şeyim yoktu alacağım...

YARIN...

MECLİS BAŞKANI’NA ÇIKIYORUM... DYP MİLLETVEKİLİ, TRT GENEL MÜDÜRÜ’NÜN ODASINDA ALIYOR SOLUĞU...

UĞUR MUMCU SUİKASTİNİN ÜSTÜ ÖRTÜLÜYOR...

DİĞER YENİ YAZILAR