Dün gece üç çocuğumla birlikte akşam yemeğine çıktık...
Küçük ve mütevazi bir kutlamamız vardı...
Masada bulunanların ikisinin hayatını değiştirmişti o olay...
Diğer ikisine ise, muhtemelen hayat vermişti...
Onbir yıl önce bugünlerde, Ayşe Nazlı birbuçuk yaşına yelken açmıştı...
Artık kekelemeye başlamıştı...
Ha konuştu ha konuşacaktı...
Bir Noel gecesiydi...
Uzun yıllar önce, yine bir Noel gecesinde, uzaklarda bir şehirde “ailemin parçalandığını, eşimden resmi olarak ayrıldığımı” öğrenmiştim...
Arkadaşlarımın davet ettiği eğlenceli “Noel partileri”ne katılacakken, gelen haberle “parçalanmış ailenin anısına” yalnız ve vakur bir gece geçirmeye karar vermiştim...
Yıllar sonra, birlikteliğimle beraber aniden yanımda beliriveren küçük sevimli bebek hakkında bir karar vermem gerekiyordu...
Bebek ha konuştu ha konuşacaktı...
Bebekler hakkında o zamanlar pek fazla bir şey bilmezdim...
Ne ki ilk söyleyeceği sözcüklerden birinin “baba” olabileceğini biliyordum...
Söylenmesi en kolay sözcük “baba” sözcüğüydü ve anneden bile önce gelirdi...
Fazla bir vaktim yoktu...
Kalbim zaten kararını vermişti...
O gece bebeğin annesine açılacaktım...
-”Bugünden itibaren bu küçük sevimli bebeğin bana ‘baba’ demesini istiyorum... Bunun anlamını biliyorum... Bu kelimenin layığını yapmaya çalışacağım...”
Onbir yıl önce bir Aralık gecesiydi...
Evimin salonunda şömine yakmıştım...
Dışardan özel yemekler ısmarlamıştım...
Kendime buzlu bir viski koymuştum...
Minik kız, halının üzerinde oyuncaklarıyla oynuyordu...
Hiçbir şeyden haberi yoktu...
Bu olayın 11. yıldönümü yarın...
Benim baba oluşumun, Ayşe Nazlı’nın babasına sahip oluşunun 11. yıldönümü...
Masanın etrafındaki iki kişinin, benim ve Ayşe Nazlı’nın hayatı böylece makas değiştirdi...
Bu makas değişikliği, hayatımda bir daha hiçbir şeyi aynı bırakmayacaktı...
O minik kız, benim hayatımın bütün koordinatlarını değiştirecek, hayatı yeniden ve başka türlü okumamı sağlayacaktı...
Sanal değerler için değil, gerçek değerler için yaşamasını öğretecek, hayatı gerçeğin ve değerlinin perspektifinden bana sunacaktı...
Dün gece o kararla hayatı değişen ikimizdik...
Fakat muhtemelen masada bulunan iki küçük ve yeni bireyin de “hayata geliş”lerine vesile olmuştu o geceki karar...
“Emekleyen bir baba olma tecrübesi”, hayatı en az dört kişi için olamayacağı kadar değiştirmiş, iki kişinin kaderini değiştirirken iki yeni hayatın da dünyaya gelmesine vesile olmuştu...
Bir karar dört kişinin “hayatında güller açtırmıştı...”
Robin Sharma şöyle diyor;
“Kalbinizin en kutsal yerlerinden gelen nazik fısıltıları dinlemek, içinizdeki en derin yerden gelen çağrıyı işitmek -ardından ona yönelmek- demektir...
Bazen olağanüstü bir sonbahar günü tek başımıza ağaçlar altında yürüyüş yapmak için çıkıp, kendimizi tamamen doğaya kaptırdığımızda bu fısıltıları işitiriz...
Bazen sessizlik içinde kendimizi dinlerken, ya da bir şeyleri derinden düşünürken bunları duyarız...
Bazen de hayatımızın en çok çaba gerektiren, en umutsuz görünen anlarında, örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimizde veya hayallerimiz yıkıldığında bu fısıltıları duyarız...
Öğrenmemiz gereken ders;
Bizi kaderimizin yoluna çıkaran iç sesimiz konusunda bilinçli olmak ve söylediklerine dikkat etmektir...
Kaderinizi yaşamaya kendinizi adayın ve geride anlamlı bir miras bırakın...”
Eşinden ayrılmış olmak elbette bir hayal kırıklığıydı benim için...
Kimse boşanmak için evlenmez sonuçta...
O gün boşanmaya yapabileceğim bir şey yoktu...
Ancak olaydan yıllar sonra, minicik kız çocuğu yanıbaşımda belirince, içimde kalbimden gelen fısıltı, boşanmamın yıldönümünde, o çocuğa kızım dememi söyledi bana...
Yıllar önce yaşanmış bir hayal kırıklığından, bir baba, bir kız ve sonra bu olayın tetiklemesiyle gelen iki minik çocuk çıktılar...
Yaptığım tek şey, kalbimin derinliklerinden gelen fısıltıyı dinlemekti...
O fısıltı, bana hayatta hiçbir maddi gücün ve başarının sağlayamadığı sevgiyi sağladı...
Hayatımı değiştirdi, hayatı okumalarımı farklılaştırdı...
Dün gece, o mütevazi kararın yıldönümü yemeğindeydik dört kişi...
Kalbimizden gelen fısıltılarla konuşmamız gerektiğini öğretmeye çalıştım onlara... ,
BABASIZ KADINLAR...
Ben yazmayı düşünüyordum ama, benim onları yazmamı bu kadar isteyeceklerini düşünmüyordum...
Babasız kadınların bu kadar çok mail göndereceğini beklemiyordum...
Babalarının prensesi kadınları yazarken, babasız kadınları kendilerini yazı öksüzü hissedeceklerini tahmin etmiyordum.
Babasız kadınların babasız hayatlarını anlatmamı bu kadar isteyeceklerini sanmıyordum...
Sanmıyordum; çünkü babasız kadınların kendilerini ne kadar öksüz hissetiklerini biliyordum...
Bu öksüzlüğün dipsiz kuyularını yazılarda anlatmamı isteyeceklerini sanmıyordum...
Babasız kadınlar müthiş kadınlardı...
Babasız kadınlar, çok zor ama çok sevgi dolu kadınlardı...
Babasız kadınlar, onları terkeden babalarının, onlarda bıraktığı eksikliği bilen ve erkeğine ona göre davranan kadınlardı...
Babasız kadınlar, onları sevmemiş görünen babaların, onlara yarattığı dilemmaları hayatta her şeyiyle yaşayan ve yaşatan kadınlardı...
Onun için babasız kadınlar, bir erkeği sevdi mi çok sever, acıtırkense çok acıtırdı...
Severken, sevilemeyen baba kadar okyanus bir sevgi, acıtırken acıtılamayan baba kadar cehennem bir acı yaşardınız...
Okyanusun üstündeki güneşin pırıltılarıyla, yedi kat derinliklerdeki cehennem ateşi arasında kum saati olurdunuz...
Babasız kadınlar kendilerinde olmayan büyük mutlulukları, yaşamadıkları büyük sevgileri kimselerle kıyas kabul etmez biçimde erkeklerine sunarlardı...
Karşılığında sınırsız sevgiler, geçmiş eksikleri dolduracak ilgiler, beklerlerdi...
Onu bulamadılar mı acıtırlardı...
Zamanında acıtamadıkları babalarını da acıtmışcasına acıtırlardı...
Katmerleşen acı, nefes aldırmazdı... İlgisi yeterli bulunmayan erkek, ilgisiz babayla toplanır, öfkesini alamayan küçük kız çocuğu, öfkesini bu kez katmerli alacak bir babasız kadına dönüşürdü...
Onun için babasız kadınlarla dans, okyanusta bir yelkenli gibiydi...
Okyanusun sonsuzluğunda müthiş zevkliydi...
Denizi ve sevgiyi bir göl gibi değil, sonsuz bir özgürlükte hissettirirdi...
Babasız kadınlarla dans, aynı zamanda çok riskliydi...
Azgınlaşan okyanus dalgalarının nerede ne zaman erkeği alabora edeceğini kestirmek güçtü...
Dalgaların ne zaman şiddetleneceğini bilmek her zaman mümkün değildi...
Okyanusun altındaki derinliklerin hepsine hakim olmak güçtü...
Baba sevgisizliğinin, baba terkedilmişliğinin, etraftaki babalara karşı babasızlığın ne olduğunu anlatabilmek felsefeyle mümkün değildi...
Her halükarda babasız kadınlar müthiş sevgilerin ve müthiş acıların kadınıydılar...
HHH
Bir 24 Aralık gecesi, o zaman aşık olduğum kadına, önce onun olan çocuğunun “Bana baba demesinde artık bir sakınca olmadığını” söyledim...
Onu söylerken, aşkım bitse de aşkımdan gitsem de çocuğumdan gitmeyeceğimi biliyordum...
Aşkım bittiğinde eski sevgililer olurduk. Oysa çocuğumdan gittiğimde, kızım babasız kadınlardan olurdu...
Üstelik giden babasının ardından, ilerde büyük aşklar ve sevgiler verse de, hayattan ve erkeklerden büyük intikamlar alırdı...
O intikamlar önce onun hayatını mahvederdi...
Acı verirken canı acımasa da, acı vermeden önce canı çok acımış olurdu...
Benim kızım babasız kadınlardan olmadı...
Ama bu babasız kadınlardan beni hiçbir zaman uzak tutmadı...
Çünkü babasız kadınlar müthiş kadınlardı. Can acıtsalar da, okyanus dalgaları gibi tehlikeli olsalar da, sevginin sonsuzluğunda okyanus güzelliğindeydiler...
Erkeklere karşı güvensizdiler...
Ama erkeklere karşı güven duymak isteyecek kadar sevgi doluydular...
Hiçbir zaman tam güven duymayacaklardı...
Ama her zaman hayatlarını teslim edecek kadar seveceklerdi...
(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar kitabından)
Kalbimizden gelen fısıltılarla konuşabilmek...
Haberin Devamı

