Haberin Devamı
İlk aşklarım platonikti...
Aşık olduğumu düşündüğüm kızları, hayalimde kendi istediğim bir yerlere oturturdum...
Platonik olduğundan, ‘çocukluk ve ilk gençlik aşklarımla ilgili hayaller’ de tamamen benimdi...
Platonik sevgiliyle ilk çıktığımızda ne yapacağımız, ilk sinemeya nereye gideceğimiz, karanlıkta yan yana ilk oturuşumuz, el ele ilk tutuşumuz, ilk akşam yemeğimiz, ilk romantik kafe buluşmamız, ilk öpüşmemiz, ilk sevişmemiz, hepsi sonsuz hayallerimin benim tarafımdan yaratılmış ürünüleriydi...
Platonik aşklar en fazla benim olan aşklardı...
Onlara rollerini ben veriyordum...
Hayalimde ve kalbimde...
O aşklar, karşıdaki sevgiliden çok, beni anlatıyorlardı...
Benim o sevgili için biçtiğim rolü...
Onun için ilk aşklar utulmazlardı...
Onun için hiç unutulmadılar...
Hayalimdeki Aşk filmine gittiğimde, karşıma kendi platonik aşklarımın hayali öyküsünün çıkacağını hiç düşünmemiştim...
Calvin genç yaşta çok başarılı olmuş bir yazardı...
Romantik aşk hayatı ise her romantik gençte bir parça olduğu gibi hayallerinin çok gerisindeydi...
Bir gece “dünya güzeli ve tatlısı, tam aşık olunacak denilen genç bir kızı görüyordu” rüyasında...
Onunla yani Ruby‘le aşk yaşıyordu rüyalarında...
Rüyalarına giren genç kızı bir süre sonra yazmaya başladı Calvin...
Yazmaya başladıktan bir hafta sonra da hayalindeki genç kız evinin içinde beliriverdi...
Hayal gerçek olmuştu...
Evin içinde dolaşıyordu...
O anda, “hayatı boyunca ayrılmamaya söz verdiği genç kızla ilgili ne yazarsa, genç kızın o yazdığı tepkiyi verdiğini” görmeye başladı...
Kızın Fransızca bildiğini yazıyordu, genç kız evde Fransızca konuşmaya başlıyordu... İyi bir aşçı olduğunu yazdığında en güzel yemekler yapılıyordu...
Genç kızın dışarıda arkadaşlarıyla eğlenemediğini, kendisini deli gibi sevdiğini yazıyor, sevgilisi deli gibi ona bağımlı bir sevgiyle yaşamaya başlıyordu...
Calvin hayalindeki sevgiliyle ilgili ne yazarsa, gerçek hayatta sevgilisi onun için yazdığını yapıyordu...
Calvin bir süre sonra bu durumdan korktu...
Kendisi yönlendirmesin diye kız hakkında yazmayı durdurdu...
Fakat bu sefer de “hayatı ve genç kızı kontrol edemiyor”du...
Yine duygularına esir düşüp, yeniden yazarak sevgilisi genç kızı yönetmeye kalktı...
Calvin’in arka arkaya isteklerini kağıda döktüğü ve karşısında genç sevgilisinin, her istediğini anında oynadığı muhteşem bir kraşendo sahne var...
Filmin ve oyuncuların zirve yaptığı sahne bu...
Filmin eleştirilerini okudum...
“Bir kadını yönetmek isteyen erkeğin, bir süre sonra her isteğini kadına yaptırmaktan sıkılacağı” gibi medikor (vasat) yorumlar gördüm...
Oysa Hayalimdeki Aşk filmini izlerken ben, esas olarak “aşkları büyük ölçüde kendi hayalimde yaşatmış olduğumu” fark ettim...
Aşık olduğum sevgiliden çok, ona verdiğim anlamlara aşık olduğumu anladım...
Sevgilinin, kafamda yarattığım hayallere ne kadar uyduğunu fazla düşünmeden, hayalimde yarattığım varlığa aşık olduğumu hissettim...
Platonik aşklarımın çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda olduğunu zannediyordum...
Sonra büyüdüm ya da büyüdüğümü zannettim...
El ele tutuştuğum, romantik akşam yemeklerinde fısıldaştığım, ilk öpüşmenin heyecanını, ilk sevişmenin bekaretini geçtiğim günleri gözümün önüne getirdim ...
Bir platonik hayali aştığını, ete, kemiğe ve aşka büründüğünü sanmıştım sevgililerin...
Heyhat!..
Hayalimde yaşattığım platonik birer aşktan ibaretmiş yaşadığımı zannettiğim sevgililer...
Ben ise, onların platonik hayallerden çıkıp, gerçek aşklara dönüştüğünü zannetmiştim...
Meğer kalbimin ve hayallerimin ürünü platoniklikler olarak kalmışlar... Ete kemiğe büründükerinde, gerçek olacak kadar somutlaştıklarında, hayallerimi yıkıp ‘aşk’ olmaktan çıkmışlar...
Ne sevgililer hayalimdekilermiş benim!..
Ne de hayalimdekiler sevgilim!..
Bir aldatmacaymış oynamakta olduğum oyun...
Hayallerimle oynadığım şizofren bir oyun...
Tıpkı Calvin gibi...
Calvin’i izlerken onun Hayalindeki Aşk’la kendi aşklarıma yelken açtım...
Küçücük salon bomboştu...
Aşk hayal miydi gerçek miydi yine anlayamadım...
Dokunmaya çalıştım...
Dokunamadım...
Gecenin sessizliğinde karanlıklara doğru usul usul yol aldım...
Radyoda “That’s Not The Shape Of My Heart” parçası çaldı...
O parçanın bu dünyadan göçtüğümde çalınmasını arzuladım...
Perde!..
MERAL’İN VASİYETİ YERİNE GETİRİLECEK Mİ?..
Önceki gün Dilara‘yı (Endican) gördüm...
Bana Meral için (Okay) bir gece düzenlediklerini söyledi...
Masamda uzun zamandır görmediğim bir dostum vardı, anlayamadım tam olarak ne gecesi düzenlediklerini...
Biraz da buruldum...
“Meral’le ilgili ne yapıldığını şimdi davetiye verirken mi söylüyorsunuz?..” gibisinden...
Sonra internette haberi görünce ne olduğunu anladım...
Meral hayattayken, parasıyla “Nesin Vakfı’na ait bir Matematik Köyü kurulmasını arzu etmişti...”
Bunu da Sezen‘e ve yakın dostlarına söylemişti...
Öldükten sonra, yazılı bir vasiyet olmadığı için, bu konuda bir ilerleme sağlanamadı...
Şimdi Sezen, Dilara’yla kolları sıvamış, 500 liraya bir gece veriyor...
Kendisi sahne alıp şarkı söyleyecek gecede, toplanacak 500 bin lira dolayındaki geliri de, Nesin Vakfı’nın Matematik Köyü’ne bağışlayacak...
Tıpkı Meral‘in istediği gibi...
Vasiyetler önemlidir...
Sözlü veya yazılı olması fark etmez...
Faninin hayatta, kendi öz varlığıyla ne yapmak istediğini anlatır ve yerine getirilmesi onun ruhunu rahatlatır...
Sezen’in şarkılar söyleyeceği, Beyaz‘ın sahne alacağı gece 21 Kasım’ta TİM’de yapılacak...
Ruhun huzura ersin arkadaş...
Arkadaşların vasiyet için uğraşıyorlar...
Sen rahat uyu Meral’im...
DOKTOR ARKADAŞLARIN HASTALARIYLA EMPATİ KURMALARI İÇİN...
Bazı doktor arkadaşlar, benim bel ameliyatımla ilgili yazılarımdan fena halde alınıyorlar...
Mailler gönderiyorlar...
- “O doktor çok iyidir... Siz yazı yazarken, doktorun kimliğini açıklayarak onun özlük haklarına zarar veriyorsunuz...” gibisinden tezler ileri sürüyorlar...
Benim yazılarımı okuduklarını belirten ve beni öven nazik ve usturuplu bir dille yazdıklarından, “söylediklerinin ne kadar haksız olduğunu” göremeyeceğimi zannediyorlar...
Onlara şöyle yazıyorum;
- “Meslektaşınız ya da arkadaşınız olan doktora empati yaptığınızın onda biri kadar sakat kalan hastaya empati yapsanız, bu tartışmanın entelektüel bir tartışma olmadığını anlarsınız...
Ortada ameliyatla sakat kalmış insan var...
Siz sakat kalmış insanın, insan haklarını unutup, sakat bırakanın özlük haklarıyla ilgileniyorsunuz...
Elbette ilgilenin onun özlük haklarıyla da...
Fakat önce ‘sakat kalan insanı’ bir önemsemesini öğrenin...”
Bazı doktorların yazılarında gördüğüm hava; “Ameliyatların başarısız geçmesi de olağandır... Bu konuyu bu kadar büyütmenin alemi yok...” şeklinde...
Bence vahşi olan bakış bu bakıştır...
Böyle düşünen doktorlar bir şeyi çok iyi bilmeliler...
Bazı mesleklerde “meslek hatası” idari soruşturmayla geçiştirilebilir...
Ancak doktorluk gibi insan hayatını ilgilendiren mesleklerde, yapılan ameliyat hataları, hastayı sakat bırakacağından ya da öldüreceğinden sonuçları vahimdir...
Amerika’da doktorlar aleyhlerine açılan milyonlarca dolarlık tazminat davalarına muhataptır...
Hiçbiri de “hata” yaptı mı çıkıp, “benim özlük haklarım” falan demez...
Doktorluk havalı ve güçlü bir meslek...
Dünyanın her tarafında, en güçlü insanlar bile bir doktorun iki dudağının arasına bakarlar...
Doktorun bir insan üzerindeki gücü ve etkisi, hiçbir meslekte bu ölçüde olmaz...
Bunun maddi ya da manevi getirisine ya da hazzına sahip olan bir meslektir doktorluk mesleği...
Hatasının da bedeli o ölçüde ağır...
Depremde tuzla buz olan bir yapının müteahhidini saklandığı delikten bulup çıkartırken iyi de, ameliyatta sakat kalan ya da ölen hastanın müsebbibini bulup çıkartmak mı, insan haklarına aykırıdır?..
Ayıptır ve günahtır bunu söylemek...
Doktorluktan geçtim, bunu söyleyenin insanlığından şüphe edilir...

