Eren’in dramı...

Haberin Devamı

Hep gözümün önünde bakımsız bir Murat 124 arabanın içinde, içkili bir mekandan hafif alkollü ayrıldığımız o gece var...

Milliyet gazetesinin yönetim değişikliklerinden biri daha gerçekleşmiş, Eren gazetenin fiili ve resmi ikinci adamı olmuştu...

Umutluydu...

Çok şeyler yapacağına inanıyordu...

Hayatın değişeceğini düşünüyordu...

Murat 124 arabasını kullanırken, içkinin verdiği hafif çakırkeyf bir mood’da uzaklara dalıyor, yeni bir göreve gelmenin içinde yarattığı coşkuyla, tazelenen umutlar, ruhunda duygusal danslar sahneliyordu...

Alabildiğine iyimserdi...

“Çok güzel şeyler yapacağız gazetede” diyordu...

Bir gazetecinin “kendisine yeni sorumluluklar verildiğinde yaşadığı o tarif edilmez mazoşist hazzı” yaşıyordu...

Daha fazla çalışacaktı...

Daha fazla gazetede kalacaktı...

Daha az eşini ve çocuğunu görecekti...

Fakat buna değerdi...

“Gazeteyi o çıkartacaktı...”

***


Oğlunu talihsiz bir trafik kazasında kaybetti...

Acısına bir türlü dayanamadı...

Arada bir Beşiktaş’ın maçlarında görüyordum onu...

Eski Eren gitmiş gözlerindeki pırıltıdan eser kalmamıştı...

Arkasından doktor olan eşi, oğullarının acısına dayanamayıp, bu dünyadan göçüp gitti...

Eşini ve oğulunu arka arkaya kaybeden babanın, tek desteği kızı Zeynep’ti...

Eren bir daha kendine gelemedi...

Gazeteler yapmış, gazeteler çıkarmış, gazeteleri yapmak ve çıkarmak için, evini ailesini çoğu zaman ikinci plana bile atmıştı...

Her gazeteci gibi...

Öyle zannederdik o zamanlar...

“Kutsal olan gazeteciliktir... Gerisi sonra gelir...”

***


Küçük arabada ikimiz gidiyorduk...

Atina temsilcisiydim ve ayda bir İstanbul’a geliyordum...

Taksim’de, Pera’daki otellerde kalıyordum...

Arabada, içkili mekanda gazete dünyasının bildik aktörleriyle, saatler süren gazeteci muhabbetini bitirmiş ‘yolluk’ niyetine son turu yapıyorduk...

Beni otele bıraktı...

Ayrılırken gözlerindeki çakırkeyf iyimserliği görmüştüm...

Dalmış uzaklara bakmıştı...

Arabadan çıkarken “Gece gündüz gazete yapacak şimdi... Ne büyük bir mutluluk...” diye geçirmiştim içimden...

Gazeteciliğimizi hayatın kendisi, sevdiklerimizi ise işimiz için ‘fedakarlık yapmak zorunda olan’ insanlar olarak görürdük...

O günden sonra yıllarca gazetenin en tepe yerlerinde görev yaptı Eren Abi...

Karısını ve oğlunu kaybettikten sonra, gözlerinde o geceki pırıltının zerresine rastlamadım...

Şimdi kızı emanet kaldı dostlara...

Erken kaybettiği oğlunun ve karısının yanına gitti...

Gazetenin başında olsa, “kendi ve ailesinin dramını” kimbilir ne kadar büyük ve iri puntolarla, ne çarpıcı bir manşetle duyururdu?..

Haber yaptığımız şeyleri başka, kendimizi ise bir başka görürdük bir zamanlar...

‘Gazetecinin’ kendisinin de “başlı başına dramatik bir haber” olabileceğini anladığımızda, yapabileceğimiz fazlaca bir şey kalmamıştı ne elimizde ne avcumuzda...

*****


HABERİ KİM SIZDIRDI?.. İŞADAMI MI?..

Ünlü bir televizyon spikeriyle, yine ünlü bir işadamı aşk yaşıyorlar...Birkaç ay sonra ünlü spiker bu ilişkiden hamile kalıyor...

İşadamının yetişkin çocukları var ve sevgilisinin çocuğu doğurmasını istemiyor...

Ünlü spikerin çocuğunu aldırmasına karar veriyorlar...

İşadamının da sevgilisine 100 bin dolarlık bir parayı göndermesi konusunda anlaşıyorlar...

Bu parada anlaşmış görünüyorlar, ancak belli ki işadamı çocuğu aldırma nedeniyle kendisinden alınan 100 bin doları kabul etmiyor...

Parayı verirken, “bu paranın kürtaj olma karşılığı verildiğini, gizli kamerayla belgeleyip”, daha sonra gizli kasedi yayınlatmama karşılığı verdiği 100 bin doları geri alıyor...

***


Olayı Ali Eyüpoğlu Milliyet’teki köşesinde yazdı...

Elbette usta bir gazeteci olarak haberinin kaynağını söylemiyor...

Ancak olayın sızdığı yer, olayın müsebbibini (sorumlusunu) açığa çıkaracak bu durumda...

Niye?..

Çünkü bu olayda, herkes memnun mesut evine gitseydi, Ali Eyüpoğlu ya da bir başka gazeteci arkadaşımız olayı duyamayacaktı...

Belli ki taraflardan birinin hala halledemediği, intikam ateşiyle haberi sızdırmaktan yüksünmediği bir durum var ortada...

Haber hangi cenahtan sızıyorsa, bu olayda o tarafın vebali daha büyüktür...

Böyle olaylarda, ‘bu durum benim ya da bir yakınımın başına gelse nasıl davranırdım’ diye kendi kendime sorarım...

***


Çünkü başkasını yargılamak kolaydır...

Kendi başına gelseydi ne yapardın sorusu sorulması gereken sorudur...

Çocuğa bir baba olarak bakamayacak durumda isem, çok başlarında olmak kaydıyla, zar zor kürtaja evet derdim...

Annenin mağduriyetini gidermek, ameliyatın masraflarını karşılamak “bir erkeğin” manevi sorumluluğudur...

Ancak bu 100 bin dolarlık bir bütçeyi gerektirmez...

Mesele 100 bin doların azlığında veya fazlalığında değil...

Mesele 100 bin doların “bu olayın masraflarının çok üzerinde bir meblağ olması ve akla kürtajı kabul etmenin parasal bedeli mi” sorusunu getirmesidir...

O zaman ortada giderilmesine çalışılan bir mağduriyetten çok, yapılan bir işin maddi karşılığının alınması sözkonusu olur...

***


İşin bu tarafı işadamını haklı gösterebilir...

Ancak bir de işin “gizli kamerayla çekimi yapılan 100 bin dolar” olayı var...

Bir erkek, hele ünlü bir işadamı erkek, şöyle veya böyle beraber olduğu, seviştiği, hamile bıraktığı ve 100 bin dolarlık nakit ‘hediye’ karşılığı aldırttığı bebeğiyle ilgili gizli kamera yapmaya tevessül etmez...

Gizli kamera yayınlatacağını söyleyip 100 bin doları geri almaz...

Böyle durumlarda iki taraf da şunu farketmez genellikle...

İkisi birden mahvoluyorlar...

Bu işin kazananı olmaz...

İki kaybedeni olur çünkü...

*****


STAR TV KANAL D’Yİ Mİ GEÇTİ?..

Dün internet siteleri “5 yıldan beri ilk kez Star Tv birincilik koltuğuna oturdu... Kanal D’yi prime time’da geçti...” başlıklarıyla haberi veriyorlardı...

Star TV, kendi yayıncılık hayatında 10 yıl aradan sonra yeniden zirveye çıkıyor, Kanal D ise 5 yılın ardından ilk kez prime time’da geriye düşüyordu...

Gerçi tüm günde yine Kanal D öndeydi, ancak Star’ın bu yükselişi doğal olarak haber olmuştu...

***


Kanal D’den Show’a geçtiğimde hiç memnun olmamıştı oradakiler...

Her şeyi satın almışlardı ve yıllar süren birincilikleri planlıyorlardı...

Ama hayat en güçlü olduğunuzu farz ettiğiniz zamanda, en umulmadık şeyle karşılaştığınız mecranın adıdır...

“Orada bir çöl kaldı artık” dedikleri Show, ayağa kalkmış altı yıl hiç kesintisiz birinciliği kimselere kaptırmamıştı...

Sonra biz ayrıldık başka nedenlerle Show’dan...

Normaldi, profesyonel hayattı, bir yere kazık çakmayacaktınız...

***


Fakat onca birincilikten sonra o günlerde Show TV bizim ayrılışımızın önüne kum serpmek için, yeni bir promosyon kampanyasına girişmişti...

Beni en fazla üzen o olmuştu...

“Bu Show başka Show” diyordu kampanya...

Acı acı gülümsemiş, “hayırlı olur inşallah...” demiştim...

Arkasından yıllardır aportta bekleyen Kanal D, adım adım birinciliğe geçmiş ve oraya demir atmıştı...

Şimdi Kanal D düşüyor, Star çıkıyor...

Hayat işte...

En güçlü olduğunuzu zannettiğiniz an iner, en dipsiz kuyularda olduğunuzu düşündüğünüz an çıkışa geçersiniz...

Önemli olan hak yemeden, üzerinde vebal yaratmadan temiz rekabet edebilmek...

Ekim ayı için tebrikler Star Tv...

DİĞER YENİ YAZILAR