Ara esnasında sinemayı terketmeyi düşündüğüm film... Bulut atlası...

Haberin Devamı

Film arası olduğunda, sinemadan çıkıp çıkmamak arasında epey tereddüt ettim...

Yönetmenler bazen kendi beyinlerinin içinde oynadıkları zeka oyunlarını izleyici anlamasın diye özel şifreli ve bulmacamsı bir anlatımı benimserlerdi...

Birkaç gün önce Ruh İkizim adıyla gösterilen Cafe de Flore filminde böyle ‘şifreli bulmacaya’ tanık olmuş, filmin ilk bir saatini neyin ne olduğunu anlamak için çabalamakla geçirmiştim...

Bulut Atlası filmini bana tavsiye edenler belirtmeden geçmediler:

“Filmde altı öykü var... Acayip bir kurgu ve olaylar zinciri... Aynı oyuncular değişik öykülerde başka başka karakterleri canlandırıyorlar... Film geçmişten uzak geleceğe değişik olayları, ortak mesajlar, ortak karakterler ve değişik bir olaylar zincirinin kurgusunda Oscar’lık bir makyaj ustalığıyla aktarıyor... Acayip bir film...”

O sırada David Mitchell’in “Bulut Atlası” kitabını yazdığı sırada, Sunday Telegraph’ın eleştirmeni Harry Mont’un romanı aşırı karmaşık bulup, kitabı bitirmeyi bir kenara bırakarak, eleştiri yazısı yazmayı reddettiğini bilmiyordum...

Filme konu olan kitabın yazarını bütün eleştirmenler, “usta ve dahi bir yazar olmasına karşın, bulmaca gibi yazıyor” diyerek eleştirmişlerdi...

***


Benden size bir tavsiye...

Bulut Atlası filmine Google’ı iyice karıştırıp, film ve öykü hakkında yeterli bilgi edinmeden gitmeyin...

Özellikle ilk bölümünde sıkılırsınız...

İyi bir sinema izleyicisi ve David Mitchell’in kitaplarına aşina bir okuyucuysanız filmin ikinci bölümünde muhteşem paralel kurgular eşliğinde, olay örgüsünün kazandığı tempo ve gerilimle filmde anlatılmak istenen şeylerin yüzde 70’ine vakıf olabilirsiniz...

Filmin bütünündeki tüm ayrıntıları anlayabilmeniz ilk gösterimde imkansız...

Buna karşın full çekmiş bir sinema salonunda izleyeceğinizin garantisini veriyorum...

Filme o kadar büyük bir rağbet var ki, üç saatlik filmin 22 matinesine bile salonda yer bulunamıyor...

***


Dikkat ettiyseniz ilk kez bir film eleştirisinde öyküden -bu film için öykülerden- söz etmiyorum...

Makyaj Oscar’ını muhtemelen alacaktır Bulut Atlası...

En iyi Uyarlama Senaryo (Adapted Screenplay) ödülünün de en güçlü adayıdır...

O kadar güçlü mesajları var ki filmin, ‘izleyici altı öyküyü takip etmekten bunları sindiremediğinden’ mesajlara giremiyor...

Beyninin içindeki herşeyi aktarmaya çalışan, yazar ve yönetmenler bana itici geliyorlar...

İzleyici beyinlerinin kıvrımlarını ve medcezirlerini takip etmek için onca çabayı göstermeye mecbur değil...

Kaldı ki, filmde güçlü mesajlar vermeyi amaçlıyorsanız, öyküyü alabildiğine basit tutacaksınız...

Hem altı öyküyü komplike tutup hem de arka arkaya mesajlar aktarmak, izleyene daral getiriyor...

Elbette izlemek istemeyen izlemez, kimse zorlamıyor...

Ne ki izleyicinin bu eleştirisini de doğal karşılayacaklar...

Aksi halde Sunday Telegraph’ın yazarı Harry Mont’a razı gelirler...

Biliyorsunuz o kitabı eleştirmeyi reddetti ve yarıda bırakıp gitti...

Filmin ikinci bölümünü büyük bir iştahla seyretmekten vazgeçmeyen bana yine de şükretsinler...

*****


CUMHURİYET HEPİMİZİN CUMHURİYETİ OLMADIKÇA...

Bizler büyüdük...

29 Ekim’i kutlama curcunası bize iki farklı görüşün çatışması olarak görünüyor...

Doğal olmasa garabet bir durum arzetse de esas felaket orada değil...

Felaket çocuklar içindir...

Bu ülkenin çocukları bu ülkenin en önemli bayramı olan, Cumhuriyet Bayramı’nda insanların çatıştığını görüyor...

“Çocuklar böyle bir 29 Ekim’i beyinlerine nasıl kazıyorlar acaba?..”

***


Bu ülkede, Cumhuriyet herkesin Cumhuriyeti olmalı... Türbanlı, türbansız, Kürt, Türk, Alevi, Sünni, muhafazakar, laik, erkek kadın, şehirli köylü, İzmirli Diyarbakırlı, AKP’li CHP’li ya da MHP’li BDP’li aynı Cumhuriyet’in bir parçası olarak yaşamalı...

Cumhuriyet hepimiz için Cumhuriyet olmalı...

Hepimiz için vazgeçilmez, hepimizin aidiyetinden mutlu olduğumuz bir kavram olmalı...

O kadar demokratik, o kadar kapsayıcı, o kadar töleranslı, o kadar içinde yaşamaktan gurur duyulacak bir Cumhuriyet...

Çocuklar Cumhuriyet’i öyle beyinlerine nakşetmeli...

*****


NE DEMEK AYKUT KOCAMAN İÇİN YARGITAY’I BEKLEMEK?..

Bütün televizyon programlarında, gazetelerin Fenerbahçe sayfalarında “kirli bir iddia” var...

“Aykut Kocaman teknik direktörlükten alınacak alınmasına ama, Yargıtay’da şike kararının sonucu bekleniyor... Karar çıksın Aziz Yıldırım artık Aykut Kocaman’ın arkasında durmaktan vazgeçecek...”

Ben Aykut Kocaman’ın yerinde olsam çıkar hemen “İstifa ederim Fenerbahçe teknik direktörlüğünden...”

***


Çünkü istifa etmediğinde zımnen şunları kabul ettiği intibaı uyanacak...

1) Demek ki Aziz Yıldırım gerçekten şike yaptı ya da teşebbüs etti ki, Aykut Kocaman’ın ayrılmasını göze alamıyor...

2) Aykut Kocaman, Yargıtay sürecinde kararı etkileyecek ne biliyor ki, böyle bir diyet borcu hala ödenemiyor?..

Hani teknik kadro ve futbolcuların bu işlerle hiçbir ilgi ve alakaları yoktu?..

3) Aykut Kocaman’ın, Ömer Seyfettin’in diyet hikayesine benzeyen durumu nereden kaynaklanıyor?.. Bilmiyorsa hiçbir şey, niye istifa etmiyor ve çekip gitmiyor?..

4) Kocaman istifa etmeyerek niye kendi başkanını ve kulübünü halen töhmet altında bırakıyor?..

5) Kocaman’ın “Bakın benim teknik direktörlüğümle, şike soruşturmasının ve Yargıtay kararının bir ilgisi yoktur... İşte istifa ediyorum” deyip gitmesi gerekmez mi?..

6) Bir teknik direktör bu manevi yükü niye hala kaldırır?.. Niye ısrar eder?..

DİĞER YENİ YAZILAR