Haberin Devamı
Fenerbahçe-Trabzon maçı var o gece...
Yazıları yazdım...
Evden çıkarken, “Tenha olur bu gece” diye düşündüm...
Fenerbahçe-Trabzon maçı gibi bir derbinin gecesinde gazetenin 10. yıl kutlamasına kim gelecek ki diye düşünüyorum...
Suada’ya tekneyle geçiş yaparken, “Erken biterse gece, acaba maçın sonunu seyredebilir miyim?..” düşüncesindeyim ben...
Adaya çıktım...
Gecenin olduğu alana doğru yürüdüm...
İnanılmaz bir kalabalık var orada...
Şık hanımlar ve beyler ellerinde içkileri, lacivert bir İstanbul gecesinin Boğaz’daki esintisini karşılamaktalar...
Böyle anlarda davete bodoslamasına dalar, sağa sola bakmadan uzun bir süre, çok iyi bir tanıdığı görüp, liman niyetine yanına yanaşana kadar yürürüm...
Vatan benim yazdığım gazete...
Bekliyorum iki adım atar atmaz yakından tanıdığım bir sürü kişiyle karşılaşacağım, durmaktan yürüyemeyeceğim...
Böyle saf düşüncelere dalmış, etrafa bakına bakına yürüyorum...
Ne kadar gittim hatırlamıyorum bir de baktım ki, davet salonunu bir baştan bir başa kat etmişim, ancak neredeyse hiçbir yakın tanıdığa, dosta rastlamamışım...
İçimden “Yahu bu kutlama bizim gazetenin 10. yıl kutlaması değil mi?.. Niye doğru düzgün bir tanıdık göremiyorum?..” diye geçiriyorum...
Leyla Umar’ı görene kadar devam etti bu hedefsiz yolculuğum...
Sonra oturma gruplarına geçildi...
Hafif atıştırmalık bir şeyler yiyip içmek ve Erol Evgin’in muhteşem sahne gösterisini izlemek için...
Suada’daki salon tıklım tıklım doldu...
Üstelik reklamcılar, medya planlamacıları, PR şirketleri, şık hanımlar, beyler ve protokol ile...
Oturma gruplarında zar zor bir iki VATAN’cıyı seçebiliyorum...
Gerisi hepsi misafir...
Sonra Erol Evgin’in şovu başladı...
Plaza Otel’de izlemiştim Erol Evgin’in şovunu...
Onu yaptı o gece de...
Muhteşem şarkıları eşliğinde...
Bir ara yanımda bulunan Erdoğan Demirören’e dönüp “VATAN’ın 10. yıl gecesine Erol Evgin’in şarkıları cup diye oturmuş...” dedim; “Hem klasikleşmiş keyifli bir repertuvar... Hem de canlı ve hareketli bir ritm... VATAN gazetesinin müzikal versiyonu gibi Erol Evgin...”
“Doğru” dedi Erdoğan Demirören, “Ben de aynı şeyi düşündüm...”
İnsanlar gibi gazetelerin de hayatlarında dönüm noktaları vardır...
İçimden bir his 10. yıldönümü gecesinin VATAN’ın yayın hayatında bir dönüm noktası olduğunu düşündürtüyor bana...
Bir bilgi değil, sadece bir his bu...
O hissin ne olduğunu sormayın, söyleyemem...
Bir şey var hissediyorum ama anlatamıyorum...
Gizlemek değil amacım...
Hissi kelimelere dökemiyorum...
Bekleyin bakalım...
Hep beraber göreceğiz...
ÜMİT ÖZAT’IN PROGRAMDAKİ KIZGINLIĞI...
Geçen hafta, TV EM’de konuşurken toplantıda söyledim...
- “Ümit Özat Habertürk’teki futbol programında esip gürlüyor... Gelene geçene gider yapıyor... Faik’in programının bütün konukları bir tarafından Fenerbahçeli...
Ekranda soldan sağa sayayım...
Ümit Özat Fenerbahçeli...
Serdar Ali Çelikler Fenerbahçeli...
Eski futbolcu Kemalettin Fenerbahçeli...
Moderatör Faik Çetiner Fenerbahçeli...
Hakem Bülent Yavuz aslen Fenerbahçeli...
Hatta Habertürk’ün spor müdürü, eski Galatasaray muhabiri kardeşim Halil Özer bile esasen Fenerbahçeli...
Altı Fenerbahçeli’nin arasında, Fenerbahçe’nin eski kaptanı Ümit Özat herkese gider yaptı...
‘Futbol oynamadınız siz...
Futbol oynamayanla futbolu tartışmam ben...’ demeye getirdi...
O programda Sabah’ın eski spor müdürü Serdar Ali Çelikler’le, Faik Çetiner bir ara Ümit Özat’la fena halde kapıştılar...
Zor bitti program...
Bir de baktım önceki gece Ümit Özat bizim Simge Fıstıkoğlu ile “acayip” bir tartışmaya girmiş...
- “Ben bir kadınla futbol tartışmam... Kadınlar futboldan anlamaz...” diyor...
Ümit Özat kardeşi kim bu televizyon programları için formatlıyor bilmiyorum...
Fakat bu tartışmalar baştan çok güzel görünse de, Ümit kardeşimin çok hayrına tartışmalar değil...
- “Ben teknik direktörüm, teknik direktör değilsen, bir teknik direktörün tartışmasına seninle girmem... Ben futbolcuyum... Sen futbol oynamamışsın, seninle tartışmam... Sen kadınsın, futboldan anlamazsın... Seninle aynı programda bulunmam...”
Bunlar karizmatik görünen, fakat “insanları bilinçsizce aşağıladığı için” kulağa hiç iyi gelmeyen replikler...
Ümit kardeşimin bir şeyi iyi bilmesi lazım...
Kendisinin de milyonlarca lira kazandığı futbolun kendisini bu kadar popüler yapmasının nedeni, bilen bilmeyen herkesin futbol üzerine konuşması, tartışması, hariçten gazel okuması...
Eğer futbolu teknik direktörler ya da futbolcular kadar bilmeyenler konuşmasalardı, Ümit Özat futboldan milyonlarca lira para kazanamazdı...
Bu sporun sihri burada zaten...
Bilen bilmeyen, az bilen, çok bilen milyonlarca insan konuşuyor...
Onlar konuştukları ve ilgi duydukları için Gençlerbirliği’nden Fenerbahçe’ye gelen sol bek Ümit Özat Fenerbahçe’de milyonlarca lira para kazanıyor...
Türkiye çapında şöhret oluyor...
Şimdi de spor programlarında boy gösteriyor...
Futbolu sadece futbolcular ve teknik direktörler konuşsalardı, Ümit Özat kardeşim de boş zamanlarında antrenörler derneğinde tavla oynamak zorunda kalırdı...
Oysa şimdi faal teknik direktörlük yapmadığı zamanlarda o kitlenin varlığından dolayı televizyon programlarının starıdır...
Dağcı ipini kesmez... İpini keserse dağa çıkamayacağını, dağdan inemeyeceğini, kısaca, dağcılık yapamayacağını bilir...
Futbolu sadece futbol oynamışla konuşmaya kalkarsanız, bir gün Jose Mourinho’nun size şöyle dediğini duyabilirsiniz:
- “Ben Ümit Özat’la futbol konuşamam... Onun gibi futbol oynamadım çünkü... Sadece bir teknik direktörüm ben...”
DARBEYLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ FARK...
İnsanları hedeflemek yerine kavramları ve olguları hedeflersek, sonuca daha rahat ulaşırız...
Balyoz davasının amacı bellidir...
Ergenekon davasının da...
Bu davalar tarihe “Türkiye’nin darbeci bakış açısıyla” hesaplaşması, darbelerden medet uman bir düşünce yapısından uzaklaşması, demokrasiyi kutsaması, onu idealize etmesi, rol model olarak benimsemesinin tarihi olarak geçmelidir...
Demokrasi ile darbeler arasındaki fark, “kırmızı gülle, sıkılmış bir yumruk arasındaki fark”tır...
Kırmızı gül, “Herkesi affeden bir Mevlana tavrının göstergesi değil”, “kan ve gözyaşı dolu günleri hatırlamanın, hatırlatmanın bir sembolüdür...”
“Kırmızı gül” tedavülde kaldığı müddetçe, insanlar bir zamanlar geçmişlerinde yaşamış oldukları darbeleri ve onlara yaşattıkları acılı günleri unutmazlar...
Demokrasi hatırlatır...
“Yumruk” ise, kafaya inmeyi, suratta patlamayı bekleyen bir “korku” figürüdür...
Demokrasiler “geçmişin acılarını hatırlatırlar, unutmazlar, unutturmazlar...”
Fakat demokrasiler “darbelerden farklı olarak, çok fazla yumruk” göstermezler...
Yumruk göstererek hizaya sokmayı benimsemezler...
Demokrasi insanları keyifli ve mutlu yaşattıkça, “darbelerin acı tecrübeleri toplumların kolektif hatıratlarına ibretlik bir vaka olarak kazınır...”
Dün bir meslektaş, darbe dönemi mahkemeleriyle, Balyoz davası mahkemelerini karşılaştırmanın “darbeci bir ruh yapısını yansıttığını” yazmış...
Darbecilerle mücadelenin olması gereken en temel özelliği “darbeci refleksleri vermemek”, darbeciler gibi “yumrukla değil, kırmızı gülle olaylara yaklaşmaktır...”
Kırmızı gülün yumruğa tercih edilmesi, demokrasinin darbe karsışındaki hoşgörü üstünlüğünü gösterir...
Caydırıcı olmak, “yumrukla her şeyin üzerinden geçmek” anlamına gelmez...
Böyle durumlarda en caydırıcı metot darbeci maziyi hatırlatan ancak, üzerini yeni yumruklar ve yeni mağduriyetlerle örtmek yerine, hoşgörünün yarattığı utancın gölgesinde darbelerle hesaplaşabilme ustalığıdır...
Darbeci ömrünü hapiste geçirmekten ziyade, ömrünü geçmişinden hicap duyarak geçirmelidir...
Hicap, fiziksel müeyyideden daha ağır bir cezadır...

