Haberin Devamı
Londra Olimpiyatları’nı izleme havasına bir türlü girememiştim...
“Türk sporcuların başarısızlığı” manşetlerini okudukça izleme havasına bir türlü giremediğim olimpiyatlardan iyice soğuyor, yazın bu kalan son günlerinde, denizimle, sporumla, yazılarımla haşır neşir bir hayat sürüyordum...
Çok olimpiyat izledim...
Olimpiyatları izlerken “Atletizm yarışmalarının içine girdim mi” çıkmak bilmezdim...
100 metre, 110 metre Engelli, 200, 400, 800, 1500 metrelerde finaller, 4 çarpı 100, 4 çarpı 400 bayrak yarışları, müthiş tempolu olduğundan başka bir zevk verirdi bana...
Her Türk sporseveri gibi ben de, yarı finaller koşularından kendim için, finalde tutacağım sporcuyu belirlerdim...
Türk atletler nasıl olsa hiç olmazlardı bu yarışlarda...
Hasbel kader finale kalan olursa, ilk yüz metrede önde görünür, yarışın daha ortaları gelmeden kalabalığın arasında kaybolur giderdi...
Birinci ve ikinci genelde Amerikalı ya da Afrikalı atletler olurdu...
Bayraklarına sarılır, olimpiyat şampiyonu ve ikincisi bütün bir atletizm pistinin etrafını dolaşır, seyirciyi selamlarlardı...
Tek bir Türk atletin olimpiyat birinciliğini yaşayamayan ben, aynı ülkenin iki sporcusunun bayraklara sarılmış şeref turu atan hallerini gördükçe derin bir gıpta hissiyle onların sevinçlerine ortak olurdum...
Gözümü alamazdım canlı yayından...
Onlarla birlikte sevinir, onlarla birlikte madalya almışcasına gurur duyardım...
Hayat imkansız dediğim herşeyi mucizevi bir şekilde bana göstereceğini yıllardır farkettiriyor hafiften...
Yıllarca özlemle beklediğim o heyecanı izleyip, gözümden sicim gibi yaşlar akması için evren bana mucize tesadüfler yaratacağını hissettirdiği halde, hala tam inanamıyorum “olmaz denilenin olacağına...”
Önceki gece yazılarımı bitirip, çocukları görmek için gece vakti oyun oynadıkları, oyun parkına gittim...
Hayret bir şey, çocuklar oyun parkında değildiler...
Küçük oğlan restoran civarında oyalanıyor, kız ise bilardo ve tavlanın da bulunduğu hobi odalarında tavlanın taşlarıyla oynuyordu...
Birşeyler atıştırmak için o bölüme ufak birşeyler getirmelerini söyledim ve salondaki
televizyonu açarak zaplamaya başladım...
Düğmeye basa basa sonunda Londra Olimpiyatları’nın yayınlandığı TRT’ye geldim kaldım...
Ne 1500 metre yarışından haberim vardı, ne finalde yarışacak Aslı Çakır Alptekin ile Gamze Bulut’tan...
Finallerde atletizm pistinin çevresinde, Türk sporcu görmemeye o kadar şartlanmışım ki, nostaljik bir heyecan yaşamak için, sporcular arasından yarışmada tutmayı düşündüğüm atleti seçmeye koyuldum...
Olimpiyatlarda mindere güreşçilerimiz çıkardı, arada bir tekvando ya da halterde finallerde boy gösterirdik...
Türkiye’ye başka ülkelerden göç ederek gelmiş, yerleşmiş ve buralarda yaşayan siyahi atletlerimiz de olabilirdi...
Ancak doğma büyüme bu ülkenin çocukları atletizmde başarılı olamazdı, bu mümkün değildi, öyle inanırdık...
Bir tek Süreyya birazcık kırar gibi olmuştu bu duygumuzu...
Atletizmde o kadar başarısızdık, o kadar silik sonuçlar almıştık ki, “atletik branşlarda artık Türk sporcularının vücut yapılarının uygun olmadığı gibi” teoriler bile seslendirir olmuştuk...
Siyahi sporcular atletizmde başarılı oluyorlar!..
Afrikalılar ya da Afriko-Amerika’lılar!..
Yarıştan önce, Aslı’yla Gamze’nin adları okunup seyircileri selamladıklarını gördüğümde, alkışların fazlalığından irkilip, “Allah Allah” dedim içimden, “Pek bir iddiası olmayan bizim kızları neden bu kadar alkışlıyor ki bu
Londra’lılar?..”
Finalde yarışacaklardı...
İkisi de gelen alkışa alışık bir havada seyirciyi selamladılar...
Atletizm yarışında Türk sporcunun olmasının avantajı, izlerken başka ülke sporcusuna rağbet etmemenizdir...
“Kim birinci olacak” diye birine takılmazsınız Türk sporcusu yarışıyorsa...
Kendi sporcumuzun 5. mi 6. mı 8. mi 10. mu olacağına bakar!!! yarışın sonuna kadar mütevazı bir heyecanla yarışmayı izlersiniz...
Yarışın başında Gamze birinciliğe oturunca, bildik alışkanlıkla, 400 metreden sonra nasıl geçileceğini ve arkalarda kalacağını düşünerek, 1500 finaline daha dikkatli bakar oldum...
Aslı arkadaydı zaten...
Birazdan muhtemelen siyahi atletlerin müthiş deparları gelecekti...
Bizimkiler en gerilerde kalırken, yarışın süperleri ön sıralarda inanılmaz bir madalya mücadelesine gireceklerdi...
400 metre oldu 800...
Hayret bir şey!..
Gamze yarışı domine etmeye devam ediyordu...
1000 metreden sonra arkadan gelen ataklarda, bu kez Aslı’nın öne fırladığını görüyordum...
Son 200’de Aslı atakla yarışta öne geçince, “Acaba ilk üçe girer mi” demeye başladım...
Gamze tahmin ettiğim gibi geride kalmıştı dördüncülükle beşincilik arasında bir yerde koşmaya devam ediyordu...
Son virajda “tam şimdi Aslı’yı geçecekler” dediğim anda, Antalyalı genç kız inanılmaz bir azimle son virajdan önde çıktı ve gittikçe artan bir tempoda ikinciyle arasındaki mesafeyi korumayı başardı...
O arada bir başka mucize gerçekleşmeye başladı...
Gamze dördüncü olarak girdiği son düzlükte, akıllara ziyan bir atak yapmaya başladı...
Son 100 metrede nasıl koştuysa, önündeki iki atleti yakalayıp geçerek, son metrelerde Aslı’nın hemen arkasında ikinciliğe oturdu...
Son metrelerdi onlar ve o birkaç adımda o metreler sona erdi...
Aslı ve Gamze arka arkaya yarışı önde bitirdi...
Olimpiyat şampiyonu ve olimpiyat ikincisi iki genç Türk kızıydı...
Böyle anlarda yaşadığınızın gerçek olup olmadığını sorgularsınız...
Yarış bittiği anda, bir an “bu final miydi, yoksa seçmeler miydi” diye aklımın bir yerinden “çocukluğumun öğrenilmiş çaresizliklerinden örnek inançsız bir soru” geçti...
Hayır değildi...
İzlediğim 1500 metre finaliydi ve olimpiyat altını ile gümüşü Türk atletlere gidiyordu...
Çocukluğumdan bu yana, on yıllar boyu gıpta ettiğim, ne ki bir kez bile görmeme nasip olmayan, Türk atletlerin “Türk bayraklarına sarılı” halde birinci ve ikinci olarak atletizm pistini turlamaları, seyircilere Olimpiyat Şampiyonu ve ikincisi olarak selam durmaları dayanılacak gibi değildi...
Minik kızıma ve oğluma sarıldım...
Göz yaşlarımın onlar tarafından farkedilmemesi için çocuklarımın kafalarını televizyondan yana çevirdim...
Saçlarını okşadım, kafalarından öptüm...
Hayat inandığınızda bütün mucizeleri yaşatıyordu, bir kez daha görmüştüm...
Eğer gerçekten içten istemişseniz, eğer kalbinizden özlem duymuşsanız, eğer içinizden gelen ses iyi niyet ve sevgi tutamıyla bezenmişse, gerçekleşen şeye inanamıyordunuz bile...
Hayatta imkansız dediğim ve dipten büyük özlemler duyduğum, herşeyi görüp yaşayacağımı biliyordum...
Hayatın mucizelerinin sonsuz olduğunun farkındaydım...
Kalbimizi temiz ve iyi tuttuğumuzda, büyük mucizelere hazır beklemekten başka bir işimiz kalmıyordu...
Kendimiz için, ülkemiz için, milletimiz, anamız babamız, çoluğumuz, çocuğumuz eşimiz dostumuz ve bütün bir insanlık için...
Allah mucizeleri gösteriyordu ki, mucizelere inanalım...
Anlatmaya çalışıyordu ki; sevgiyle ve özlemle istemişseniz, istediğiniz mucizeleri yaşayacaksınız...
Aslı ve Gamze hayatın mucizesini bize ispatlamak için Londra’da yarışıp birinci ve ikinci olmuşlardı...
Bu ülkenin insanına, yıkılmadığını yıkılmayacağını anlatmak istercesine!..
TRT’NİN MÜTHİŞ YAYINCILIĞI...
Otuz yıl televizyon yayıncılığı yaptım...
Bu kadar yıllık bir yayıncı olarak söylemeliyim ki, önceki gece Londra Olimpiyatları’nda TRT ekibinin gösterdiği yayıncılık performansı ve etkiliği muhteşemdir...
Benim dönemimin her televizyon yayıncısı gibi ben de televizyon alanında TRT’nin koridorlarından geçtim...
Öksüzdür TRT’nin televizyoncusu, yayıncısı...
Gazeteler kendi gruplarına bağlı özel te-levizyonların reklamını yaparlar...
Bazı anlı şanlı kalemler, TRT’ye geçirdikçe!!! ne kadar eleştirel olduklarını ispat ettiklerini zannederler...
TRT’yi eleştirmenin hiçbir riski yoktur çünkü...
Eleştir eleştirebildiğin kadar...
Kimsecikler sana bir zarar veremez, sen de ne kadar büyük bir eleştirmen!! olduğunu kanıtlarsın kendi ayranı kabarmış kamuoyuna...
İyi bir yayıncılık yaptığında kimse “Ne muhteşem bir yayıncılık yaptılar” da demez...
Oysa Aslı Çakır Alptekin ile Gamze Bulut’un yarış sonrası, şeref tribününe gelişleri, oradaki TRT ekibiyle röportajları, o sırada kendilerini arayan Başbakan’ın telefonunu alışları, o telefondan konuşmalarının mikrofona yansıyışı, duyguların bütün içtenliği ve samimiyetiyle ekranlara yansıyışı bir televizyonculuk başarısıdır...
Olimpiyat şampiyonu ve ikincisi Başbakan’la telefonda konuşurken, söylediklerinin duyulması için mikrofonu ona uzatan TRT spikeri, büyük bir yayıncılık başarısının altına imza attı...
Dört dörtlük bir yayındı TRT’nin yayını...
Otuz senelik bir yayıncıdan onlara en içten ve kalbi sevgilerle...

